Bu Blogda Ara

12 Kasım 2009 Perşembe

ATATÜRK’Ü ANMAK VE ANLAMAK DEVRİMLERİNİ YAŞATMAKTIR

ATATÜRK’Ü ANMAK VE ANLAMAK DEVRİMLERİNİ YAŞATMAKTIR …..
Sevgili Dostum Salih Şirin'nin kaleminden.

125. doğum yıldönümünün kutlandığı bu yıl Atatürk’ü anmak ve anlamak ülkemiz koşulları gereği çok daha büyük bir önem arzetmektedir. Ancak, Prof.Dr.Hikmet Özdemir ,Munis Faik Ozansoy’dan yaptığı alıntıda ; Bir gerçeği itiraf etmeliyim ;”Atatürk’ü anlatmak değil , anlamak güçtür.”üzerine “Anlatacaklarım anlayabildiklerimle sınırlıdır”demektedir

“Atatürk’ü anlamak, sevmek, değerlendirmek ve tanımak bir bilgi aktarım işi değildir fakat akıl yoluyla inceleme, düşünme ve yaptıklarının derinlerine inme sorunudur.
Orhan Hançerlioğlu’nun 1961 yılında Varlık Dergisinde belirttiği gibi: Atatürk’ü anlamak ve sevmek, bir düşünceyi anlamak ve sevmek demektir.

Türk tarihinde Atatürk’ün kişiliğinde beliren, yalın bir gerçekçilikle açığa vurulan bu düşünce, çağdaş uygarlık düşüncesidir. Çağdaş uygarlık deyiminden, bilim ve bilimin gücüne inanmayı, insan haklarına karşı saygı duymayı, çalışmanın değerlendirilmesini, ileriye yönelmeyi ve erdemli olmayı anlıyoruz. Çağdaş uygarlığı yaratan, gereği gibi değerlendiren insan gücüdür, insan emeğidir. Çağdaş uygarlık düşüncesi, bütün insanların eşitliğine, özgürlüğüne ve saygıdeğerliğine inanmaktan doğmuştur. Atatürk, insanı, kesinlikle ussal bir kimlik içinde görmek eğilimindedir. Akılcılığı “ Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözleriyle ifade etmiştir. Nadir Nadi’nin 10 Kasım 1958 yılında işaret ettiği gibi “ Yaşama iradesini akıl yoluyla kamçıladığı zaman Doğu ve Batı arasında hiçbir üstünlük farkı kalmayacağını ilk gösteren Adam Atatürk’tür.” Atatürk’ü anlamak ve sevmek, erdemli olmaktır. “
Mustafa Kemal Atatürk’ü bilmek ve anlamak, bir yönüyle 20. yüzyıl Türkiye’sini ve dünyasını inceleme ve açıklama çabasının bir gereğidir. Coşkun bir Türklük ve çağdaşlaşma heyecanı olan Atatürk bizim için bir onurdur, özgür düşüncenin ve özgür inancın bir abidesidir.

Bugün Atatürk dışında hangi lider, düşünceleriyle, yapıtlarıyla, zaferleriyle güncelliğini koruyor ve ulusuna yol gösteriyor? Atatürk, Türk ulusunun içinde, arasında düşünceleriyle, yapıtlarıyla dipdiri yaşamaktadır. Yalnızca ulusunun içinde mi? Mazlum ülkelerin ulusları arasında da Atatürk adı bir bayrak gibi dalgalanmaktadır. Geri kalmış ya da bırakılmış ülkelerde M. Kemal adı saygı ve sevginin ötesinde bir anlam ifade ederken, Batılı ülkeler, O’nu övgüyle, hayranlıkla, hep coşkuyla takip etmişlerdir. 19 Mayıs 1919 gününün sabahı başlayan ,Türk Mucizesi; Batı’yı yalnızca hayrete düşürmekle kalmamış, onların M. Kemal Paşa ve Türkler hakkında coşku ve övgülerine neden olmuştur.
Tanınmıs bir Alman filozofu Herbert Melzig, Kemal Atatürk: Untergang und Aufstieg der Turkei (Kemal Ataturk: Turkiye'nin Cokusu ve Yukselisi) adli kitabında aynen şu değerlendirmeyi yapmıstır:
"Eski cağın büyük filozofu Eflatun'un 'Ya yöneticiler filozof (yani bilge kisi), ya da filozoflar yönetici olsalar!' yolundaki iki bin yıllık dileği, ilk kez 20. yuzyılda Atatürk’ün kişiliğinde tam olarak gercekleşmiş bulunuyor. Atatürk bir dahi, bir düşünür olarak ulusunun yazgısını eline almış, bu ulusla atıldığı bağımsızlık savaşı ile ve başka ulusların haklarını koruyan bir barışla insanlığa görkemli bir örnek vermiştir. Yeni Türkiye, Atatürk'le yalnız islam anlayıs ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa'nın düşünme biçimini de aşmıstır.
Bu nitelikleriyle Turk Devrimi ve Ataturk ilkeleri yalniz Turk ulusu icin degil, ayni zamanda yeni bagimsizliklarina kavusur gibi olan diğer uluslarada , bu olanagi gercekten kullanabilmeleri ve gercek bir ulusal bagimsizlik, ozgurluk ve gonence kavusabilmeleri icin de en guvenli ve gecerli yolu temsil etmektedir; genellikle geri birakilan ulkelerin ayni gelismeyi elde edebilmeleri icin de orneklik edecek degerdedir. Ama bunlarin da otesinde Turk Devrimi ve onun ürünü olan Turkiye Cumhuriyeti, Ataturk'un kendi deyisiyle, "tum uygar insanligin dikkatle uzerinde durmasina deger"
bir hareketin adidir.

İlknur Kalıpçı’nın “Her Yönüyle İnsan Atatürk” adlı kitabında belirtilen ve Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle yapılan UNESCO toplantısında, 152 ülkenin imzaladığı bir kararla, çağa damgasını vuran önder olarak oy birliği ile kabul ettiği; ATATÜRK KİMDİR? “ Atatürk, uluslar arası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi; Olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci ; Sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder; İnsan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü; Bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşsiz Devlet Adamı; Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu” metni ile Atatürk’ ü nasıl anlamamız gerektiği açıkça vurgulanmıştır.
Ama,1919 yılında son Türklerin son topraklarında mücadele başlarken her şey nereden bakılırsa bakılsın ümitsiz gibidir. Ama koşullar öyle gelişmeliydi ki son Türkler, isteseler de, istemeseler de, beliren karanlık akıbete toptan teslim olamazlardı. Er geç bir davetçi çıkacaktı..... Askerler yeniden silahlarını kuşanacaklardı..... Bu bayrak açılmalı, bir devlet kurulmalı, emirler verilip emirler alınmalıydı. Nitekim bir gün, bütün bunları, yapacak beklenen kahraman çıktı da; Mustafa Kemal Paşa.
Ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde Anadolu halkı; yenilmiş ve işgale uğramış bir din-tarım imparatorluğundan, en elverişsiz koşullarda, bağımsız bir ulus devlet kurma başarısını gösterebilmiştir.
Bu başarısının ardında Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu'daki çok farklı grup ve kişileri aynı amaca, ulusal bağımsızlık amacına doğru birleştirebilmek becerisi yatar.

Yaklaşık 86 yıl önce Anadolu topraklarında bir lider, ulusu ile bütünleşerek, bir imparatorluğun külleri arasından Anadolu halkını ayağa kaldırmış ve yeni bir devlet yaratmıştır ; Anadolu ateşini böylece bir destana dönüşmüştür…
Ve paşa şöyle seslenmektedir ;
“ Yüzyıllardan beri Türkiye'yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir, fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye'yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde karşılayabiliriz: O da artık Türkiye'de, Türkiye'den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü selamet ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz” (1925).
Peki, ama yaşanılanlar unutuluyorsa, yaşamdan dersler çıkarılmıyorsa ve kazanımlar korunamıyorsa “tarih tekerrür mü edecektir ”…?

İlhan Selçuk 02.10.2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde şöyle yazmaktadır ;

Yada bugün içinde bulunduğumuz durum, Türk devriminin başlangıcındaki dönemden çok farklı mıdır ?
Dünyada ki devrimlerin dayanağı olan güçlü, entelektüel ve ulusalcı kadroların varlığından söz edilebilir mi ?
Eğer söz edilebilirse, bu kadrolar, devrimlerin korunmasında , kendisine düşen görevleri yerine getirmekte midirler ?
Türk Devrimlerinin koruyucusu olan kurumlar, kendilerinden beklenen görevleri tam olarak yerine getirmekte midirler ?

Evet ! Bu sorular hepimizin aklından geçmektedir. Ülkemiz çok hassas bir dönemden geçmektedir. Ordu üst kademe yöneticileri ve Cumhurbaşkanı dahil bir çok kurum ve kuruluşların temsilcileri irtica (Gericilik) tehdidinin kaygı verici boyutlara geldiğinden bahsetmektedirler.

İşte bu şartlar altında ;Atatürk ateşini diri tutmanın tek yolu,devrim ilkelerinin ilerisinde, onların ruhuna uygun yeni ateşler yakmaktır.Atatürk’ün, Cumhuriyet devrimlerinin, ulus devlet kavramının ve ulusal onurun unutturulmaya çalışıldığı bu duyarlı dönemde yeni ateşler yakmanın zamanıdır.

Bizler, Atatürk’ü, düşüncelerini, Türk toplumuna ulus olma bilincini aşılayan ve onu uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma yolundaki atılımlarıyla özümseyip, onun düşüncelerini geliştirip, daha ilerilere kulaç atmakla yaşatabiliriz….
TARİH, İLERİSİNİ GÖRMEYENLER İÇİN ACIMASIZDIR …

Osmanlı İmparatorluğu 17.yüzyıldan beri hızla gerileyerek sonunda bir kağıttan kaplana dönüşmüştür.1.Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de Mondros’ta mütareke anlaşması imzalanır iken manzara şöyledir;
- Anadolu halkı, beş cepheye, durup dinlenmeden kan ve can pompalıyordu.O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru,yaşı kaç olursa olsun kilosu 45 ‘i geçen her genç cepheye sürülecektir,
- İttihat ve Terakki’nin başlıca yöneticileri Enver, Talat ve Cemal Paşalar, savaş sonrası yurt dışına kaçarlar,
- Padişah VI. Mehmet ve İstanbul Hükümet yöneticileri tam bir teslimiyet içerisinde İngiliz sömürgeciliğini peşinen kabul etmektedirler,
- Bu arada Osmanlı orduları dağıtılır,337.000 asker terhis edilir, silahları toplanır, donanma gözaltına alınır ve haberleşme kurumlarına el konulur,
- İtalyanlar Güneybatı Anadolu’yu, Fransızlar- Ermenilerle birlikte Çukurova’yı, İngilizler Musul ve Güneydoğu Anadolu’yu işgal ederler.
- İstanbul ortaklaşa işgal edilir,
- 15 Mayıs 1919 Yunanlılar bin yıllık barışı bozarlar ve Ege’de acı ve kanlı bir dönem başlar. İngiliz Donanmasının koruması altında Yunanlılar İzmir’e çıkarlar ve işgal başlar…

Yunan işgalinin hızla yayıldığı günlerde; 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa 9.Ordu Müfettişi olarak çıktığı Samsun’da, Yunan işgaline tepki olarak görevinden istifa eder ve Amasya Genelgesi’ni yayınlar . Ardında hızla Erzurum ve Sivas Kongrelerini toplar.

Bu kongrelerde (Misak’ı Milli) yani Milli Ant olarak da bilinen bir temel kararlılık ve şiar Anadolu halkının gönlünde filizlenen özlemlerle bütünleşmeye başlamıştır…
Bölünmez , bağımsız , hür ve çağdaş bir Türkiye !

İşte Anadolu insanının bu onurlu kıpırtıları için Times gazetesinin değerlendirmesi ise şöyledir ; ”Bütün cihanın kuvvetine karşı milli bir hareket yaratmak … Ne çocukça bir hayal !”

Bu arada İstanbul Hükümeti Sevr Antlaşmasını da kabul ve imza eder. Bu antlaşmayı imzalayanlar da imzalatanlarda tarihin utanç sayfalarına yazılmışlardır. Bu antlaşma için İngiliz Başbakanı Lloyd George Avam kamarasında şöyle diyecektir :

“ Türkiye sahneden siliniyor diye üzülecek değiliz.”(The Times,25.05.1920)

Çok değil bir yıl kadar sonra 1.İnönü Savaşında Yunan taarruzu püskürtülüp yenilgiye uğrayınca, İstanbul sokakları sokağa dökülen Türklerin marşları ile inlemeye başladı …

Bu insafsız savaşı kendi vatanında garip dolaşan bu mazlum millet değil , Anadolu’yu işgale gelen emperyalist devletler başlatmıştır.Anadolu’nun yiğit insanları kadını erkeği, yaşlısı genci hür ve bağımsız yaşamak için anavatanını işgal eden ,üzerine kinle,entrikayla gelen dış düşmanlara ve içerdeki hainlere ve gafillere karşı ,namusunu ve vatanını savunmak için kanını ve canını ortaya koymaktadır.

Anadolu halkının bu şanlı direnişi, savaşın anti emperyalist özelliği tüm dünyada da yankılar bulmaya başladı. Mazlum milletler Anadolu’da başlayan hareketi örnek almaya ve destek olmaya başladılar.

Özellikle Kemalist hareketin başarısızlığını kendi çıkarları açısından gerekli gören İngiltere’ye ilk tokat, Hindistan halkı’nın lideri Gahndi’nin; sömürgeci İngilizler ile her türlü işbirliğinden kaçınma önerisini onaylayan Hindistan Ulusal Kongresinden geldi.
Bozkırda bir kıvılcım yangını başlatmış ve ateş hızla her yanı kaplamaya başlamıştır artık...

Ve destan taçlanmış 30 Ağustos zaferi kazanılmıştır, Falih Rıfkı Atay şöyle yazacaktır;
“ Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak , hür vatandaşlar olmuşsak,şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak,yurdumuzu Batının pençesinden,vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak,şu denizlere bizim diye bakıyor,bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ,belki nefes alıyorsak ,hepsini,her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.”

Ve Türk ordusu 9 Eylül günü Yunan ordusunu kovalayarak İzmir’e girmiş ve Yunanlılar İngiliz gemileriyle kaçmışlardır… Anadolu’nun işgali İzmir’den başlamış,ilk kurşun gazeteci Hasan Tahsin tarafından atılmış ve İzmir’in geri alınması ile bitmiştir.İşgalciler geldikleri gibi gitmişlerdir…

Olayların bu seyri karşısında İngiltere Başbakanı Lord Curzon şöyle diyecektir.” Ne yapalım..” yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir.Şu talihsizliğimize bakınız ki o büyük dahiyi yüzyılımızda Türk milleti yetiştirdi.Hiç bir çabamız sonuç vermedi,M.Kemal Paşa’ ya yenildik.”

VE ZAMANIN ÖTESİNE GEÇEN ANEKDOTLAR …
Sakarya muharebesi öncesi durumun hassasiyeti nedeniyle Öğretmenler Derneği’nin düzenlediği bir toplantı için , görevlilerin uygun görürseniz erteleyelim önerisine Mustafa Kemal Paşa şöyle cevaplar ;” Hayır,hayır,ertelemeyin..” der,” cahillikle,ilkellikle savaş,düşmanla savaştan daha az önemli değildir.Toplantıya katılacağım ve konuşacağım.”

Ve paşa aynı toplantının sonunda Mazhar Müfit Bey’e seslenir ve herkesin duyabileceği kadar bir yüksek sesle şöyle der ; “Kongreye hanım öğretmenlerimizi çağırdığınız için sizi kutlarım. Ama hanımefendileri niye böyle ayrı oturttunuz ? Sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk hanımlarının faziletine mi ?Bir daha böyle bir ilkellik görmeyeceğimi ümit ederim.”Temmuz 1921 Yunan saldırısı karşısında ordumuz , Mustafa Kemal Paşa’nın ‘hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıhta tüm vatandır’ ünlü deyişinin ve askeri dehasının gereği, daha geri hatlarda müdafaa yapabilmek için geri çekilmiş bunu yenilgi olarak algılayan askerlerin bir kısmı ki, sayısal olarak silahlı ordunun yarısı kadar asker, savaş alanından kaçmıştır.

Bu durum karşısında Gazi Mustafa Kemal dayanamaz ve şöyle bir değerlendirme yapar ; “Anadolu’yu yüzlerce yıl, yalnız canına ve malına ihtiyacın olduğu zaman hatırlarsan, bunun dışında kaderine terk ve cehalete teslim edersen,sonuç tabii böyle olur.İnsanlarımızı okutmamış ,biliçlendirmemiş,kafalarını ve yüreklerini milli bir terbiyeden geçirmemişiz ki. Cami okullarında ve medreselerde, ne tarih, coğrafya dersi verilir, ne de vatan, millet nedir öğretilir.Bu yüzden iki yıldan beri düşman kadar,cahil,gafil ve hainlerle de uğraşıyoruz. Komutanlar bu sefer çok dikkatli olsunlar, bozgunculara fırsat verilmesin.”

Cephede Kurmay kurulu’nun gece toplantısı sürmektedir, Yunan Ordusu topyekün bir yürüyüş hazırlığındadır,tek bir askerde tek bir silahta çok önemlidir.Görüşmelerin tam ortasında bir haber gelir,Delibaş Mehmet’in çetesiyle birlikte Afyon’dan ayrıldığı ve Konya istikametine çekildiği öğrenilmiştir.

Ve Kurtuluş Savaşımı’zın liderlerinden biri İsmet İnönü şöyle bir değerlendirme yapar ; “Bu it yine dini alet edip cahilleri azdırmaya çalışacaktır.”dedi,”Valiye acele bilgi verin. Geri hizmetteki erlerden bir birlik kurup bu Yunan uşaklarını tepelesin.”

“Bu nasıl iş ? Dinimiz düşmana hizmet etmeyi, hainliği , işbirlikçiliği ,sefilliği,sürünmeyi, geri kalmayı,yenilmeyi,esir olmayı,şerefsizliği caiz gören bir din midir?Hiç bir din caiz görmez. İslamiyet hiç görmez.

Öyleyse bu yapılanlar , bu yaşadıklarımız ne ? Nedir bu utanç verici olayların sebebi ?
Bunun bir açıklaması olmak gerekir. Medreselerde milli duygudan, istiklal fikrinden, yurt sevgisinden yoksun yetiştirilmiş olmak mı, din eğitiminin yetersizliği mi, din eğitimi verenlerin cahilliği mi , din devleti olmanın etkisi mi,son yüz yıllık ezik Osmanlı ruhu mu,dine gömülüp hayatı izlememek mi,İslamlığı hiç anlamamış olmak mı,dini ortaçağ kafasıyla yorumlamak mı, yoksa başka bir şey mi ? Ne? Hangisi ?
Neden bütün Müslüman ülkeler geri , sefil, esir ?

Bunun sebebini saptamak, dinin vatan ve millet aleyhine, çıkar için,ticaret için,siyaset için,karanlık emeller ve yanlış amaçlar için kullanılmasını, sömürülmesini önlemek,bunun için gerekeni yapmak zorundayız.Çünkü biz dindar bir milletiz. Din bizde her zaman etkili olacaktır. Yoksa bu acı olayları sürekli yaşayacağımzdan korkarım.”




İzmir’e giren muzaffer Türk ordusunun başkomutanı Mustafa kemal Paşa Göztepe’deki köşkün bahçesinde Yakup Kadri ile sohbet etmektedir.”… birkaç gün içinde mütareke isteyeceklerdir. Böylece Milli Mücadelemizin dört yıl süren ilk safhası kapanmış olacak.Şimdi yeni bir yol ayrımındayız.Ya ülkeyi ve milleti,İstanbul’un o teslimiyetçi,çağ dışı zihniyetine ve rejimine terk edeceğiz; ya da akılcı,bilime öncelik veren,bağımsız,özgür, başı dik,yeni bir toplum olacağız.Sizce hangi yolu seçmeli?” Tabii akıl yolunu diye cevapladı Y.Kadri hemen..

“Evet,asıl kurtuluşa akıl yolu ile varabiliriz.Bunun içinde Milli Mücadelenin ikinci safhasını açmalıyız.Zor,çetin bir yol.Bağnazlıkla,dar görüşlülükle , önyargılarla, hurafelerle, iliklere işlemiş cahillikle,din tüccarlarıyla,belki uyanmamızı istemeyen dış güçlerle de mücadele edeceğiz.Ama bunu göze almak,hepsiyle mücadele etmek,bu güzel toplumu bir daha hiçbir gücün sömüremeyeceği şekilde bilgi ve bilinçle donatmak zorundayız…”

Yer Bursa Şark Tiyatrosu ,salonu İstanbul’dan gelen kadın ve erkek öğretmenler doldurmuş ve karışık vaziyette oturuyorlarken,M.Kemal Paşa alkışlar arasında kürsüye çıkar ;
“...Hanımlar, beyler !

Bu noktaya kolay gelmedik. Öğretmenlerimiz, şairlerimiz,yazarlarımız ,uğradığımız felaketin bir daha yaşanmaması için o kara günlerin sebeplerini,nasıl kan ve gözyaşı dökerek kurtulduğumuzu,en doğru,en güzel şekilde anlatacaklardır… Kurtuluşa emek vermiş asker sivil,kadın erkek,şehirli köylü,genç yaşlı herkesi minnetle selamlıyorum…”

“… Ama bilelim ki bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Kurtuluşa ancak uygar,çağdaş,bilime,fenne ve insanlığa saygılı,istiklalin değerini ve şerefini bilen, hurafelerden arınmış ,aklı ve vicdanı hür bir toplum olduğumuz zaman ulaşabiliriz.

Öğretmenler !
Ordularımızın kazandığı zafer ,sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak , siz koruyacaksınız.Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz.Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz.’”

ATATÜRK DEVRİMLERİ ….
Eğer Milli Kurtuluş Savaşı sadece yedi düvele karşı kazanılmış bir zafer olsaydı bu kadar önemli sonuçlara yol açmayacaktı.Ama zafer, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde devrimlerle taçlandırılmış ve tarihin gidişi değişmiştir.Bir çok ülkenin toplumsal tarihinde yüzyıllar süren değişim 10 yıla sığdırılmıştır...

SİYASİ ALANDA YAPILAN DEVRİMLER

Bunları ; Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922),Cumhuriyetin İlanı ( 29 Ekim 1923), Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924),1924 İlk Anayasa’nın Kabulu (20 Nisan 1924) olarak tasnifleyebiliriz.
Atatürk anlatıyor ;1 Kasım 1922 günü, Meclis toplantısında Padişahlık konusu tartışılmaktadır.


“(…) Biz çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk.Bu tarz görüşmelerin,istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.Bunu anladık.Nihayet Karma Komisyon Başkani’ndan söz istedim.Önümdeki sıranın üstüne çıktım.Yüksek sesle şunları söyledim:’Efendim,dedim,egemenliği hiç kimse,hiç kimseye,bilim gereğidir diye,görüşmeyle tartışmayla veremez.Egemenlik,güçle,iktidarla,zorla alınır.Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine ve saltanatına el koymuşlardı.Bu tutumlarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi.Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara,artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğinini ve saltanatını,kendi eline fiili olarak almış bulunuyor.Bu bir olup bittidir.Söz konusu olan ,ulusa saltanıtını,egemenliğini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız sorunu değildir.Sorun zaten gerçekleşmiş olan bir olayı kanunla saptamaktır.Bu,ne olursa olsun yapılacaktır.Burada toplananlar,Meclis ve herkes meseleyi doğal karşılarsa, benim fikrime gör euygun olacaktır.Aksi takdirde,bu gerçek,usulüne göre kabul edilecektir.Ama belki birtakım kafalar kesilecektir.
Siyasi Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Anavatanın işgal edilmesine bile sessiz kalan Saltanatın kaldırılması ile 700 yıllık bir imparatorluk’ta bitmiştir.
- Millet egemenliğine dayalı bir siyasi rejim olan Cumhuriyet ilan edilmiştir.
- Hemen akabinde 16.Yüzyıldan beridir gelen halifelik kaldırılmıştır. Uluslaşma sürecine girmiş olan bir dünyada, ulusal devletlerin hüküm sürdüğü Afganistan,Hindistan,İran v.b. ülkelerde bir Türk halifenin sözünün ne kadar dinleneceği de tartışmalı bir konudur.
- Kul,mürit yada tebaa olan Anadolu halkı Cumhuriyet yönetimi altında, artık özgür birey ve vatandaşlar haline gelmişlerdir.
- Demokrasilerde dil, din,mezhep,cinsiyet ve siyasal görüş farkı gözetilmeksizin herkes yasalar önünde eşittir.
- İlk Anayasa’nın kabulü ile şeriat yasaların uygulamasından vazgeçilmiş olmaktadır.
- Laiklik hem anayasanın 24 maddesinde yerini bulmakta hem de yeni Türk Devletinde taşlar yerine oturmaktadır. Laiklik temel hareket noktası olarak aklı ve bilimi temel alır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 24 şöyledir ;
“ Herkes ,vicdan,dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir…Kimse,devletin sosyal , ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa,din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

TOPLUMSAL ALANDA YAPILAN DEVRİMLER
Bunlarıda şöyle sıralayabiliriz; Tekke,Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925), Şapka ve Kılık-Kıyafet Devrimi ( 24 Ağustos 1925),Miladi Takvim ve Yani Saat Sisteminin Kabul Edilmesi (26 Aralık 1925,Kadınlara Belediye Seçimlerinde Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi (3 Nisan 1930),Yeni Ağırlık ve Uzunluk Ölçü Birimlerinin Kabul Edilmesi (1 Nisan 1931),Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkının Tanınması ( 18 Aralık 1934),Soyadı Kanununun Kabul Edilmesi (21 HAzran 1934)
Atatürk 23 Ağustos-1 Ekim 1925 tarihleri arasında Kastamonu ve civarını ziyaret etmiş ve bu ziyaretinde halkın karşısına ilk kez şapka ile çıkmıştı. Tarihi Şapka Nutku'nda;
''Efendiler,
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, gerçekte uygardır. (…) Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla uygar olduğunu göstermek zorundadır. Kısaca uygarım diyen Türkiye'nin gerçekten uygar olan halkı baştan aşağıya, dış görünüşüyle de uygar ve olgun insanlar olduğunu doğrudan göstermeye mecburdurlar.'' *(1) demişti.
Atatürk yüzlerce yıldır var olan yanlış bir anlayışı yıkmak ve ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' bizzat kendisi göstermek istedi... Ve bu amaçla şapka giyerek halkın önüne çıktı... O zamana kadar ''Semssiperli Serpuş'' ve ''Medeni Serpuş'' vb. gibi adlandırılan çeşitli tuhaf isimleri bir yana bırakan Atatürk, ''Bunun adına 'Şapka ' derler'' diyerek Türk halkının çağdaş ve modern bir dış görünüme kavuşabilmesini sağlayacak olan kıyafet devrimini başlattı.
Cumhuriyet gazetesinin 4 Eylül 1925 tarihli başyazısında, Atatürk'ün soruna nasıl çözüm getirdiği ''Gazi'nin Sosyal Düşünceleri'' başlıklı makalede şöyle anlatılmıştır:
''Gazi'nin sosyal düşünceleri, siyasi düşünceleri, askeri planları kadar kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, biz İstanbul gazetecileri burada bilmem ne türlü serpuş diye şapkaya türlü türlü isimler takmaya çalışırken o orada 'Bunun adına şapka derler' diye meseleyi halledebilir miydi.'' *(2)
Ve halen tartışılan, kılık kıyafet kanunumuzda şöyledir ;
BAZI KİSVELERİN GİYİLEMEYECEĞİNE DAİR KANUN
Kanun Numarası : 2596
Kabul Tarihi : 3.12.1934
Madde 1.Herhangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin ( din görevlilerinin ) mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır. Hükümet her din ve mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya başka bir ruhaniye verilmesi caizdir.
Madde 2.Türkiye’de kanuna tevfikan teşekkül etmiş ve edecek olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve kulüp gibi heyetler ve mektepler mahsus kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri zaman yalnız nizamname ve talimatname ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alamet ve levazım taşıyabilirler.
Madde 3.Türkiye’de bulunan Türklerin ve yabancıların, yabancı memleketlerin siyaset, askerlik ve milis teşekkülleri ile münasebetli kıyafet ve alametlerini ve levazımını taşımaları yasaktır.
Madde 5Türkiye Devleti nezdinde memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel mer’i adetlere tabidir.
Madde 8.Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Toplumsal Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Hurafeler ,cehalet ve yobazlık ile mücadele için Tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır.
- Türk insanını çağdaş ve modern giyimli bir insan haline getirmek için şapka ve kılık kıyafet devrimi yapılmıştır.
- Dünyaya entegre olacak bir Türkiye için,Miladi Takvim,yeni saat sitemi,yeni ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri kabul edilmiştir.
- Dünyada ilk defa önce belediye seçimlerinde sonra milletvekili seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

EĞİTİM VE KÜLTÜR ALANINDA YAPILAN DEVRİMLER
Bunları; Tevhid-i Tedrisat Kanununun Kabulü ( 3 Mart 1924),Medreselerin Kapatılması, Çağdaş egitim ve öğretim kurumlarının açılması, Arap Harflerinin kaldırılarak yeni Türk alfabesinin Benimsenmesi ( 1 Kasım 1928),1933 Üniversite Reformu,Türk Tarih Kurumu’ nun kurulması ( 15 Nisan 1931),Türk Dil Kurumu’nun Kurulması ( 12 Temmuz 1932) olarak sıralayabiliriz.
Atatürk’ün Türk Tarik Kurumu ve Türk Dil Kurumu için söyledikleri ve verdiği önemi anlatan sözleri şunlardır ;
". ... Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır."
"Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız." demektedir. Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir.
Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk'ün mirasından karşılanmaktadır. Bu miras bugün Türkiye'nin en büyük bankalarından biri olan Türkiye İş Bankası sermayesinin % 30'unu oluşturmaktadır.
Falih Rıfkı Atay devrim yıllarını şöyle anlatmaktadır ; Atatürk, medeni kanunu kabul edip laik anlayışı hakim kıldıktan sonra bütün ağırlığını eğitime verdi:


''Cumhuriyetin kuruluş devrinde bir asırdan beri devam eden medeniyet mücadelesinin kesin zaferi medeni kanun ve laiklikle kazanılmıştır... Türk milletinin bir 20'inci yüzyıl topluluğuna doğru tekamül etmesi için, artık hiçbir engel kalmamıştı. Bundan ötesi eğitim meselesi idi...''

''. Bu da Türkiye halkını yüzde yüz müspet ilme dayalı ilk eğitim terbiyesinden geçirmeye bağlı idi. Bizler Tanzimattan beri çok zaman geçtiğini sanırdık. İlk öğretim ve eğitimi görmeyen köy için Tanzimat gelmemiştir bile''

''... Hiçbir devlet kurucusu Atatürk kadar 'eğitim konusunun hayati önemi' üzerinde durmamıştır. 'Cumhurbaşkanı olmasaydım Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim', diyen O'dur.
Eğitim ve Kültür Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Öğrenim Birliği kanununu çıkartılmış ,yeni okullar ve kurumlar kurulmasının yolu açılmıştır, Çağdışı medreseler ise kapatılmıştır.
- Arap Harfleri kaldırılarak yeni türk alfabesi benimsenmiş ve Cumhuriyet okullarında öğretilmeye başlanmıştır.
- Üniversite Reformu benimsenmiş,Türk Tarih Kurumu,Türk Dil Kurumu kurulmuştur.

HUKUK ALANINDA YAPILAN DEVRİMLER
Bu alanda yapılanlar da ;Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması ( 3 Mart 1924) , Cumhuriyetin İlk Anayasası’nın Kabul Edilmesi ( 20 Nisan 1924) Ankara Hukuk Mektebi’nin Açılması ( 5 kasım 1924)Medeni Kanun’un Kabulu,T.C.K.nu,H.M.U.K.nu, Ceza Muhakemeleri K.nu,İ.İ.K.nu,Deniz Ticaret K.nu,Kara Ticaret Ka.nun Kabulü
Hukuk Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Şeriat kanunu uygulamasının kaldırılması ve Cumhuriyet Anayasasının kabul edilmesi ve özellikle İsviçre Yasaları ağırlıklı olmak üzere yani yasaların kabulü…

Kazım Özalp Atatürk’ten Anılar atlı kitabında tarihe şöyle tanıklık etmektedir ; Atatürk Medeni Kanun çıkarılması için yapılan çalışmalar süresinde,”Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektedir.Bu gibi oyuncular varsa,kendilerine başka tarafta sahne arasınlar. Bir takım şeyhlerin,dedelerin,seyitlerin,çelebilerin,babaların, dervişlerin arkasından sürüklenen ve falcılara,büyücülere,üfürükçülere,muskacılara talih ve hayatlarını emniyet eden insanlardan meydana gelmiş bir kütleye,medeni bir millet gözüyle bakılabilir mi?
Milletimizin gerçek özelliğini yanlış anlamda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi kuruluşlar, yeni Türkiye Devleti’nde,Türkiye Cumhuriyeti’nde varlıklarını sürdürebilirler mi? Her sarıklıyı hoca sanmayınız,hoca olmak sarıkla değil,beyinledir.’ Efendiler ve Türk Milleti,iyi biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti,şeyhler,dervişler,müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat,medeniyet yoludur.Medeniyetin emrettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir “gibi sözlerle görüşünü açıklamıştır.

EKONOMİK ALANDA YAPILAN DEVRİMLER
Bunları da ; İzmir İktisat Kongresinin Toplaması ( 18 Şubat 1923),Milli Ekonomi İlkesinin Benimsenmesi ( 18 Şubat 1923),Aşar Vergisi’nin Kaldırılması (17 Şubat 1925),Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun Kabulü ( 28 Mayıs 1926),Kabotaj Kanunun Kabulü (1 Temmuz 1926), Anadolu Demiryolları’nın Yabancılardan Alınması,Beş Yıllık kalkınma Planı’nın Yapılması, Ülkenin İhtiyacı olan Fabrikaların devlet eliyle Kurulması,İlk Özel Banka İş Bankası’nın kurulması,Ziraat Bankası’nın yeniden düzenlenmesi,Denizcilik Bankası’nın Kurulması, Etibank’ın kurulması,Halk Bankası’nın kurulması,Sümerbank’ın kurulması, Emlak ve Eytam Bankası’nın kurulması gibi…sıralayabiliriz…
1923 Yılında İzmir İktisat Kongresi’nin açılışında Gazi seferberlik ilanını şu şekilde açıklamıştır;
“Fatihler Türk Ulusunu peşlerine takarak kılıçla ülkeler alırken,kılıç sallayıp dururken ele geçen ülkelerin halkı kazandıklarını bağışlar ve ayrıcalıklarla sapana yapışıp toprak üzerinde çalışıyorlardı.Kılıçla toprak alanlar sapanla toprak işleyenlere yenilmek ve sonunda yerlerini onlara bırakmak zorundadırlar.Osmanlıların başına gelen de budur işte ! Bulgarlar,Sırplar, Macarlar,Romenler sapanlarına yapışmışlar ,varlıklarını korumuşlar, güçlenmişler,bizim ulusumuzda böyle fetihlerin arkasında sergerdelik etmiş ve kendi yenik ve bitik düşmüştür.Bu bir gerçektir ki,tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde böyle olagelmiştir. Nitekim Fransızlar, Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi yerleşivermiştir. Bu uygar sapanla dövüşçü kılıç savaşmasında en son kazanan sapan olmuştur. Sapan Kanada’yı kılıcın elinden almıştır.Kılıç,kullanan kol yorulur,er geç kılıcı kınına koyar ve kılıç da kınında paslanır gider,ama sapan kullanan kol gün geçtikçe daha da güçlenir, güçlendikçe de daha çok toprağı alır ve işler.”
Ekonomik Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
Atatürk Devrimlerinin sonucunda, Türkiye'nin ekonomik yapısı tümüyle iyi yönde bir gelişme göstermiştir. Kapitülasyonların kaldırılması ile birlikte, ulusal bir ekonomi için gerekli olan temel atılmıştır. Atatürk'ün ülke ekonomisi hakkındaki düşüncesini, "Memleketin efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür" sözlerinde bulmak mümkündür.
İzmir İktisat Kongresi kararları ile tespit edilen ihtiyaç ve hedefler doğrultusunda, Genç Cumhuriyetin kadroları çalışmaya başlamıştır. Milli ekonomi ilkesinin benimsenmesi, Sanayi Teşvik Kanunu,Kabotaj Kanununun çıkartılması,demiryollarının millileştirilmesi, Devlet eliyle fabrikalar kurulması ve bir çok sektörde faaliyet gösterecek Bankaların kurulması ile Anadolu topraklarında ilk defa hem sanayi hem ticaret hareketlenmiş, levanten nüfus dışında Türk haklıda sanayi ve ticaret hamlesine katılmıştır.

ATATÜRK DEVRİMLERİNİN SON UÇLARI
Osmanlı Devleti bir din devletidir.Osmanlı Sultanları ve yöneticileri bir Türk devleti değil , Halife’nin başında bulunduğu, temel felsefesi islamın “ümmet “ anlayışı ile tüm Müslüman’ ların tek bir çatı altında toplanmasını hedefleyen bir büyük devlet olmak düşüncesinde ve davranışındaydılar.Tarihçi Bernard Levis şöyle demektedir “Tarihte hiçbir millet kendi öz benliğini İslam ümmeti anlayışı içinde eritmede Türklerden ileri gitmemiştir.”
Atatürk ,Nutuk’ta,”Felaket başa gelmeden evvel ,onu önleyecek ve ona karşı savunulacak gerekleri düşünmek lazımdır.Geldikten sonra dövünmenin faydası yoktur.”demektedir.
Aristoteles,şöyle demektedir, “ Bir harbi kazanmaktan çok ve daha güç şey barışı teşkilandırmaktır.Eğer barış iyi teşkilatlandırılmazsa,harpte kazanılan zaferin meyveleri kaybolacaktır”
Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur” Bu nedenle O’nu anmayı bırakıp düşüncelerini anlamaya çalışıp, yakamızda rozetlerini taşımak yerine, düşüncelerini fikir ve eylemlerimize de taşıyabilmeliyiz.
Yüce Atatürk, 1937 yılında milli ve ebedi vasiyetinde “Gençler; benim gelecekteki emellerimi üstlenen gençler…Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnunum ve mutluyum.
Buna cidden sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız müddetçe benim hedefime yürümenizi talep etmek, meşru bir hakkım olarak tanınmalıdır.” biçiminde seslenmiştir.
Atatürk; kurucu, yapıcı, geliştirici ve daima ileriye, çağdaşlaşmaya yönelen,enerjiyi milletten, milletin vicdanından, inançlarından ve özlemlerinden alıyor; topluyor ve bir güç oluşturarak tekrar millete yansıtıyordu. Atatürk gerçeğinin en önemli özelliği de buydu.
Erdal Atabek’in 13 Kasım 2000 de Cumhuriyet gazetesinde yazdığı gibi “Yapılması gereken Atatürk’ün yaratıcı dehasını keşfederek O’nu üretmek, anlamak, geleceğin bilinci yapmaktır.” demekte ve şöyle devam etmektedir ;iki farklı şiirden birkaç satırla yazımıza son vereceğim..
“Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi Atatürk ,
Tam insandı.
Ata’dan Mektup
“Beni seviyorsanız ve anlıyorsanız;
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı, bilgi toplumu olunuz.
Ancak, böyle aydınlanır sonsuz karanlıklar.
Mustafa Kemali anlamak, ağlamak değil;
Mustafa Kemal bilinci, sadece resimde değil
Ve Atatürk o inanılmaz uzak görüsüyle en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği Türk Gençliğine şöyle sesleniyordu …
Ey türk gençliği! Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuza dek korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur.
Bu temel, senin en değerli (güven) kaynağındır.
Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyecek kötüler bulunacaktır.
Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!
Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir yenginin temsilcisi olabilirler.
Zorla ya da aldatıcı düzenlerle, sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemi yapım yerleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine eylemli olarak girilmiş olabilir.
Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde yönetim başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık ve üstelik hayinlik içinde bulunabilirler.
Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan (dış) düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.
Ulus, yoksulluk ve darlık içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir. Ey Türk geleceğinin genç kuşakları! İşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır.
Gereksindiğin güç, damarlarındaki soylu kanda vardır.
Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ekim 1927
"Atatürk'ün gençliğe hitabesi"nin Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu tarafından günümüz Türkçe'sine uyarlanmış hali

Enver Ziya Karal (…) Gazi’nin halkı ile her şeyi açık açık konuşmayı tercih ettiğini anlatırken bir örnek verir. Bir aralık tutucu bir grup,yaptığı devrimleri eleştirmeye başlayınca Atatürk şöyle cevaplar ; ‘Eğer onlar hakkında yani devrime karşı koyanlar hakkında ne düşündüğümü bilmek isterseniz, derim ki ben şahsen onların düşmanıyım.Onların ileri atacakları her adım yalnız benim şahsıma değil milletimin kaderine karşı bir saldırıdır. Böyle bir saldırıyı yapanların karşısında Meclis bulunmazsa,kanunlar bulunmazsa ,bütün arkadaşlarım beni terk etse ben yalnız kalsam,onlara karşı yine yürürüm,yine öldürürüm.’Bu üsluptur ki,devrimi perçinlemiştir,ayakta tutmuştur.


SONSÖZ….
‘Atatürk Devrim ve İlkeleri bir tezdir.her tezin mulaka bir antitezi olduğu gerçeğine göre,Atatürk Devrimi’nin ve İlkelerininde karşıtlarının olduğu ve olacağı doğal karşılanmalıdır.Ülkede temel haklar ve hürriyetler varsa,Atatürk,Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri karşıtlarının düşünce ve ifade olarak var olabileceği kabul edilmelidir.Bunlara karşı,belirli bir sınıra kadar , tahammül şarttır. … Ancak,Türk Ulusu’nun kutsalları arasına girmiş Atatürk’ün kişilğine saldırıya,hakarete veya ülkenin çağdaş temelini oluşturan ilkeleri geriletmeye yönelik eylemlere asla müsaade edilemez.Bunları yıkma girişimleri hoş görülemez.Doğru karşılanamaz. Bananecilik,nemelazımcılık yapılamaz.Çünkü,bu gibi eylemlerin arkasında vatanın bölünmezliğini ,milletin birlik ve beraberliğini bozmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp parçalamak gibi kötü niyetler vardır.Bizler, bu gibi düşünceler ve eylemler için , cehalet-taasup-batıl-zulüm düşmanlarına karşı son derece dikkatli,uyanık ve kararlı olmak zorundayız.Çünkü,Laik ve demokratik rejimin varlığı ,hürriyetlerin sürekliliği,ülkenin bölünmez bütünlüğü,ulusun sevgi birliği önemlidir.’
‘Bilgilenme ve bilinçlenmenin tek çaresi Atatürk’ü anlamaktır.Anlamak için tek yol,yılda bir kez de olsa,Atatürk ve eserlerini,çağdaş ve gelişen dünya görüşlerinin ve değer yargılarının ışığında tekrar tekrar incelemektir.İnceleme sonuçlarının doğrultusunda toplumu aydınlatmak ve doğruları sosyal pratiklere dökmektir.Yani yaşama geçirmektir.’

KAYNAKÇA
• PROF.DR.HİKMET ÖZDEMİR “ATATÜRK’ün Liderlik Sırları ”
• TOKTAMIŞ ATEŞ “DEMOKRASİ, KAVRAM-TARİHİ SÜREÇ ÜLKELER,
İST. 1976”
• NİYAZİ BERKES “TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA” İST.1978
• ANIL ÇEÇEN “ATATÜRK VE CUMHURİYET” ANK.1981
• HAMZA EROĞLU “ATATÜRK VE TÜRK TOPLUMU” ANK.1981
• AYFERİ GÖZE “İNKILAP TARİHİMİZ VE ATATÜRK İLKELERİ” İST.1985
• ENVER ZİYA KARAL “ATATÜRK’TEN DÜŞÜNCELER” İST.1986
• ÇETİN ÖZEK “TÜRKİYE’DE LAİKLİK” İST.1962
• TARIK ZAFER TUNAYA, “DEVRİM HAREKETLERİ İÇİNDE ATATÜRK
ATATÜRKÇÜLÜK “ İST.
. ATATÜRK, SÖYLEV VE DEMEÇLER ANK.1
. ATATÜRKÇÜLÜK, GN.KUR.YAY.3.KİTAP, ANK.1983
"The world is a dangerous place, not because of those who do evil, but because of those who look on and do nothing..." İsmet İnönü

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Hatırlamakta Fayda var

<
Bu günlerde hatırlamakta fayda var...
CK


26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
ve
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E
BAKAN NEFER



Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.


Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın :
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>


Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...

Nâzım HİKMET

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Selluka Çiçeği




Selluka çiçeği İzmir'e özgü bir çiçek, maalesef yok olmaya yüz tutmuş. Çok az kişide
var. Oysa çok hoş kokulu, eflatundan beyaza spiral şeklinde sarmaşık tarzı bir çiçek. Kokusu limon çiçeği, yasemin arasında nefis bir koku. Ancak biraz zor yetişiyor, nazlı.

Selluka deyince belki aklınıza Ezgi'nin Günlüğü'nün “Aşk” albümünde yer alan bir şarkı geliyordur; “Yağmur yağdı, gene dallar boyandı / Sellukalar uyandı... Işık kapıya dayandı / Sen sen sen aşkı bulsan / Selluka gibi sarılsan”.

Latincesi "vigna caracalla" ve anavatanı Venezüella Caracas. Papilionaceae familyasından bir tür bitki. Tropikal bitkiler grubundandır. Ergin bitki boyu 4.7-6 m arasında değişir. çiçekleri tam güneş durumunda acar. pembe, eflatun, soluk sari çiçekleri olabilir. Yaz ortası, yaz sonu- son bahar bası çiçeklenir. Ülkemizde 6.1-6.5 pH değerine sahip topraklarda görülür. Dekoratif amaçlı kullanılabilen bir bitkidir.

Eskiden İzmir’in bahçe içinde evlerinde vardı. Şimdi bahçeli evler ile birlikte selluka’da yok olmak üzere. Bundan 2 – 3 yıl kadar önce Kemeraltı Esnaflar Odası selluka tohumu dağıtmıştı. Bilmiyorum yetiştirebilen odlumu. İzmir’de yada sayfiye yerlerinde rastladığınız sellukalardan da kuru fasulye ile kuru börülce arası büyüklükteki tohumlarından alabilirsiniz. Ancak çok nazlı, her tohumdan verim alamıyorsunuz. O nedenle sellukayı yetiştirirken sabırlı ve inatçı olmalısınız. Bazı çiçek ve bitki satan peyzaj seralarında da selluka fidanına rastlayabilirsiniz. Çeşme’de Alaçatı tarafında bir serada olduğu haberini aldım.

Hafta sonu sellukayı dediğim yerde buldum. Ilıca kavşağından Alaçatı yoluna girince solda çam ağaçlarının altında bulunan bakkalın yanıdaki yoldan girip yaklaşık 700 – 800 metre gidince sağda Koç Çiçekçiliğe ulaşıyorsunuz. Bildiğiniz peyzaj seralarından değil. Sahibi Hüseyin Koç. Koç Amca. 1924 den beri Alaçatı’da. Zaten 1923 Selanik doğumlu. 1924 mübadelesinde Selanik’den Çeşme’ye ailesiyle bir yaşında gelmiş. Mübadelede devlet Alaçatı’dan yer vermiş.

Eski bir taş ev etrafındaki bahçede çeşit çeşit bitki, ağaç, çiçek var. Bahçenin girişinde büyük bir sakız ağacı var. Gövdesinden damlayan damla sakızları tatmanız öneririm. Koç Amca bu ağaçtan bahçenin diğer ucuna üç tane daha yetiştirmiş. Üç tane sellukası kalmıştı. Birini ben aldım. Hafta sonu itibariyle iki tane kalmıştı. Koç Amca bitkiler konusunda tecrübelerini gelenler ile paylaşıyor. Seksen dört yaşında, bir tarih. Mübadeleyi, Çeşme’yi, Alaçatı’yı anlatıyor size. Bize anlattığı, yıllar önce gelen Alman profesörün dediklerinin bu gün bir bir çıkması pek ilginç geldi. Bahçesinin karşısındaki evlerin yerinde olan siyah incirler maalesef yok, ama o incirleri Koç Amcadan bu gün dinleyebilirsiniz. Çeşme’de, Alaçatı’da yazınızı geçirip bahçe ile ilgileniyorsanız Koç Amcaya gitmenizi tavsiye ederim. Hem sohbet eder hem de aradığınız çiçekleri belki onda bulabilirsiniz.


Bu haftaki konumuzu Maksude Kılınç'ın sözleri ile bitirelim “İzmir'in, Karşıyaka'nın bahçelerinde açardı salkım salkım. Kimi bir ağaca sarılmış, kimi bir kameriye ile içli dışlı. Sokaklarda imbatın kokusu ve baştan çıkarıcı renkleriyle selluka, şenlendirirdi İzmir'i…”

Dondurma'nın Tadı

18 Ağustos 2006 tarihli Akşam Gazetesi Ege ilavesi "Ziraatçi Gözüyle" Köşemden;



Dondurma yaz aylarının en sevilen gıdalarından birisidir. Tarihi 3 bin yıl kadar eskiye uzanan dondurmanın aslında bir Çin icadı olduğunu görüyoruz. 1777 yılından sonra ABD’de sadece evlerde üretilen bir yiyecek olmuş. 1851 yılı ticari dondurmanın miladı olmuş. Bu tarihten sonra dondurma endüstrisi hızlı bir gelişme göstermiş. Bu nedenle bazı uzmanlar 20. yüzyılın ikinci yarısı "Dondurma Çağı" olarak adlandırılmış. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından üretim kapasiteleri büyük tesislerde yapılmaya başlanmış. Çeşidi artan ve maliyet düşen dondurma, lüks bir tüketim maddesi olmaktan çıkıp herkesin damak tadına dönüşmüş.

Yazın bunaltıcı sıcağından biraz olsun kurtulmanın en leziz yolu ya da serinlemenin. Dünyanın en sevilen tatlarından biri olan dondurma, günümüzde artık çilekten, kahveye, karamelden kavuna kadar her türlü lezzette üretilebiliyor. Yüksek besin değerine sahip bu özel ürünü her yaşta ve aslında her mevsimde tüketilmesi gerekiyor.

Türkiye’de 80’li yıllarda kişi başına sadece yarım kilo dondurma tüketiyorduk. 2006’ya geldiğimizde bu rakkam bir buçuk kiloya ulaştı. Ancak yeterli değil. Bu tüketim miktarı Avrupa ortalamasından 6, ABD’den ise 20 kat daha düşüktür. Ülkemizde dondurma 1980’li yıllara kadar pastanelerde satışı ile tüketilmekteydi. Ayrıca 70’li yıllarda İzmir ve Ege’de Memo ve Sütsan anımsanacak fabrikasyon dondurmalardı. 80’li yıllarda ülke genelinde ilk endüstriyel dondurma markası Panda ile tanışıldı. 1990’da Türkiye pazarına giren Algida ise bugün pazarın en büyüğü. 1999 yılında Algida’ya rakip olarak Türkiye piyasasına giren Almanların ünlü dondurma markası Schöller, pazardan umduğunu bulamadı. 2003 yılında Ülker Golf Bursa’da Schöller’e ait tesislerini alarak sektöre girdi. Ülker’in Golf markasıyla dondurma pazarına girişi sektörü hareketlendirdi. Dondurma pazarı bu sezon da yeni bir oyuncuyla hareketlendi. Pazarın yeni aktörü Haagen Dazs ise İstanbul'dan sonra gelecek sezon İzmir, Ankara, Ege ve Akdeniz'in sahil kentlerinde olacak. Dondurma firmaları yaptığı tüm kampanyalara ve yatırımlara rağmen, tüketimi yılın tüm zamanına ve tüm yaş gruplarına yaymakta henüz çok yol kat etmiş değiller. Ancak pazardaki kıyasıya yaşanan rekabet, reklam ve kampanyaların da etkisiyle markalar lehinde gelişiyor.

Sağlıklı beslenmenin alışkanlığa dönüşmesi için yapılan çalışmalar, birçok gıda gibi dondurmaya karşı oluşan önyargıları ve olumsuz uygulamaları ortadan kaldırmaktadır. Günlük enerji ve gereksinimi için yeterince alındığında şişmanlatmaz. Dondurma boğazda ağrı, ateşlenme gibi sorunlara yol açmadığı gibi, yemek solunum ve sindirim organları üzerinde de olumsuz etki yapmaz. 100 gram dondurma 174, çikolata 550, baklava 425, profiterol 350 kaloridir. Önemli olan sağlıklı koşullarda üretilmiş dondurmayı tüketmektir.

Maden Suyu

Havaların sıcaklığı, ikoncan rejimi, Maden Suyu Üreticilerinin Nil Karaibrahimgil'e yaptırdığı reklam ile Maden suyu gündeme geldi. 7 Temmuz 2006 tarihli Akşam gazetesi Ege ilavesinde "Ziraatçi Gözü " köşemde şöyle demişim;



Bilindiği üzere sağlıklı bir hayatın şartlarından biri de, vücuda ihtiyacı olan mineralleri temin etmek. İnsan vücudu, fonksiyonlarını doğru bir şekilde yerine getirebilmek için 80'den fazla mineral kullanıyor. Vücudun dengesi için çok önemli olan minerallerin eksikliği, dengenin bozulmasına sebep oluyor. Bu mineralleri gıdalardan aldığımız gibi bir kaynağı da maden suyu.

Maden Suyu, içerdiği tüm mineraller ve karbondioksit gazı ile birlikte yeraltındaki çatlaklardan yol bularak yeryüzüne çıkar ve tamamen “doğaldır”. Yurt dışında rastlanan bazen bizimde dil alışkanlığı ile kullandığımız “soda” ise su ve sudan yapılan içeceklere üretim esnasında karbondioksit gazı basılmasıyla elde edilen ve tamamen “yapay” olan bir içecektir. Türkiye jeolojik yapısı nedeniyle çok zengin maden suyu ve kaplıca kaynaklarına sahiptir. Bunların toplam sayısı 500’den fazladır ve bunun yaklaşık 1/3’ini soğuk maden suları oluşturmaktadır. Soğuk maden sularından içilerek faydalanılır. Sıcak maden suları ise genellikle kaplıcalarda kullanılır. Bazen sıcak kaplıca sularından içilerek faydalanma yoluna gidildiği görülmektedir. Batıda her geçen gün maden suyu tüketimi artış gösteriyor. Avrupa'da kişi başına yıllık maden suyu tüketimi 24 litre civarında. Türkiye'de ise bu rakam henüz sadece 2.2 litre. Maden sularının bileşiminde yer alan mineraller, diğer elementler ve suyun sıcaklığı uzun yıllar değişmeden kalır. Örneğin 10 yıl içinde ancak yüzde 20 oranında değişebilir.

Sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, sülfat, bikarbonat ve karbondioksit gibi minerallerin maden sularındaki konsantrasyonları içme sularındaki değerlerden çok fazladır. Bu minerallerin fazlalığı maden sularına bazı olumlu özellikler kazandırır. Maden sularının tedavide etkin olduğu hastalıklar; mide, bağırsaklar, sindirim sistemi hastalıkları, böbrek ve idrar yolları hastalıkları, iç salgı sistemi hastalıkları, sinir sistemi hastalıkları, romatizmal hastalıklar, kadın hastalıkları, cilt hastalıkları, kan dolaşımı ve kalp hastalıkları, solunum sistemi hastalıkları, gut, şeker hastalığı, pankreasın kronik rahatsızlıkları, göz hastalıkları, kemik ve kireçlenme hastalıkları, astım, bronşit hastalıkları, bünye yorgunlukları, tüm organların uyarılması, hormonal dengesizliklerin giderilmesi, ayrıca kandaki demir oranını düzenleme ve zayıflığı gidermede de bu sulardan yararlanılmaktadır. Beslenme bozukluğu ve hareketsizlikten meydana gelen şişmanlık hastalıklarında, halsizlik ve bitkinlik olmadan kilo vermede yararlanılan, şifalı sular da bulunmaktadır. Çocuklar ve hamileler açısından maden suyunun belirli bir zararı tespit edilmemiştir. Maden suyunun içerdiği zengin mineraller, vücudumuzun birçok bölgesine olduğu gibi cilde de yararlıdır. Hatta piyasada, sprey şişelerine doldurulmuş ve yüze püskürtülerek kullanılan maden suları satılır. Diğer yandan akla gelen bir soruda “Maden suyu böbrek taşı yapar mı?” Böbrek taşlarının oluşumunda ana sebep, yetersiz miktarda sıvı tüketimidir. Bu duruma gelmiş ve böbreklerinde taş oluşmuş insanların maden suyu tüketmeleri tavsiye edilmez; ancak esas olan düzenli ve yeterli miktarlarda su ve maden suyu tüketerek vücudumuzu bu gibi etkenlerden korumaktır.

Ancak maden suyunun çıkarıldığı bölgenin tüm açılardan dikkate alınması gereklidir. Maden suyu kaynaklarının bir çoğu volkanik bölgelerde olduğundan oluşabilecek ağır metal kirliliği göz ardı edilemez. Bilindiği gibi ağır metaller vücutta zamanla birikim yaparak insan sağlığına zararlı olmaktadırlar. Tüketiciler maden suyu alırken standartlara uygun olanları seçmelidirler. Hiç kontrolü yapılmamış kaynaklardan faydalanmak sakıncalıdır. Özellikle kaplıca sularının soğutulduktan sonra içilmesi çok sakıncalıdır; çünkü kaplıca sularının içerikleri maden suları için belirlenen sınırların oldukça üzerinde olabilmektedir. Ayrıca kaplıca sularının radyoaktiviteleri de çoğunlukla maden suları yönetmeliğindeki sınırların üzerindedir.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Ziraat Mühendisliğini Tercih Edecek Üniversite Adaylarına



Üniversite sınavlarının sonuçları belli oldu. Gençlerimiz tercih sıralamalarını yapıp ÖSYM ye gönderilecek ve ardından heyecanlı bir bekleyişe girecekler. Bu tercihleriniz sizin mesleğinizi(mi) belirleyecek? Meslek nedir? Meslek mezun olduğumuzun bölümün adı mıdır? Mezun olduğumuz bölüme ilişkin iş bulamadığımız için yaptığımız herhangi bir iş veya görev midir ? Yoksa; Meslek “Kariyer” midir? Bence hiç biri. Meslek; mutlaka bir okuldan (üniversiteden, yüksek okuldan veya meslek lisesinden) mezun olmak gerekiyorsa mezun olduktan sonra aldığımız diplomayı, kazandığımız deneyimleri ve mesleki eğitimleri, profesyonel hayatımızda kendimizi de mutlu edecek bir şekilde kullanma biçimimizdir.

ÖSS- Sayısal puan ile öğrenci almakta olan Ziraat Mühendisliği eğitimi Türkiye de bundan 158 yıl önce İstanbul da Halkalı Ziraat Mekteb-i Ali’sinde başlamıştır. Nüfusumuzun yüzde 35’i geçimini tarım ile sağlamaktadır. Tarım sektörü, ürettiği ürünler ve sağladığı istihdam olanakları sebebiyle beslenme, sanayiye hammadde sağlama, iç pazarlama gibi konularda geniş bir iş hacmi oluşturması bakımından ülke kalkınmasına oldukça büyük destekleri bulunan stratejik bir özelliğe sahiptir. Ziraat Mühendisliği lisans programında tarla bitkileri, bahçe bitkileri, bitki koruma, tarım ekonomisi, toprak, tarım makinaları, tarımsal yapılar ve sulama, zootekni, süt teknolojisi, ekolojik tarım, biyoteknoloji alanlarında teknik ve pratik bilgilerle donanmış Ziraat Mühendisleri yetiştirmek amaçlanmaktadır. Toprağı, bitkiyi, hayvanı ve doğayı seven, çevreyi ve doğayı korumayı ilke edinmiş, arazide ve tarımsal işletmelerde sorunsuz çalışabilecek, yeni bilgileri ve teknikleri çiftçiye aktarabilecek yetenekte adayların, öğrenimleri sırasında bu programda okunacak dersleri de göz önüne alarak tercihlerini yapmaları önerilmektedir. Bazı üniversitelerde bunlara ilave olarak bir yıl İngilizce hazırlık programı vardır. Mezun “Ziraat Mühendisi”leri konuları ile ilgili bakanlıklarda, kamu kuruluşlarında ve özel sektöre ait firmalarda çalışabilmektedirler. Ayrıca tarım alanında faaliyet gösteren proje, işletme, pazarlama ve ihracat-ithalat şirketlerinde danışmanlık ve yönetim hizmetleri verebilirler. Bunun yanında kendi özel tarımsal işletmelerini de kurabilirler.

Türkiye’de sürdürülebilir çağdaş tarımcılığın geliştirilebilmesi, kaliteli Ziraat Mühendislerinin yetiştirilmesiyle yakından ilgilidir. Günümüzde ZM mesleği, istihdam yetersizliği nedeni ile arzu edilen meslek gruplarının dışına itilmiştir. Ancak Ziraat Fakülteleri yeniden bir yapılanma sürecine girmiş ve yeniden ihtisasa yönelik me olarak Ziraat Mühendisliği Bölümleri seçimi yapılmıştır. Tüm Ziraat Fakültelerindeki bölüm eğitimlerinde ders programları çağın getirdiği yeniliklere uygun olarak düzenlenmiştir. Diğer yandan yine ders programları Avrupa Kredi Transfer Sistemi (ECTS)’ne entegre edilmiştir. Ziraat Fakültesine giren öğrenciler AB ile yapılan ikili anlaşmalar çerçevesinde Socrates Programı içinde yabancı ülkelerde bir yada iki yarı yıl okuma şansına sahip olabilmektedirler. Fakültelerde Türkiye tarımının sorunlarına çözüm getirebilecek bilgi ve becerilerle donatılmış mühendisler yetiştirilerek, bu mesleğin aranılan ve arzu edilen bir meslek haline getirilmesine hedeflenmektedir.

Gençlerimizde KARİYER bir hedef olarak karşılarına çıkmaktadır. Mesleğimizde ekonomik, sosyal ve kişisel açılardan tatmin olabildiğimizde, hayatımızın en önemli koşulunu yerine getirebildiğimizi düşünüyorum. Bu gün tercihlerini yapıp dört yıl sonra mezun olacak genç meslektaşlarımın eğitim süresince; Türkiye ile dünya coğrafyasını, doğal kaynakları iyi bilen, problemleri tanıyacak ve çözümleyecek, tarım tekniklerine ve becerilerine sahip, çiftçi ile iyi ilişki kuracak nitelikleri kendilerinde oluşturmalarını, ayrıca iyi yazabilme, konuşabilme ve ikna yeteneklerini geliştirmelerini, yeni fikirlere açık, ileri görüşlü, bencilliği aşacak, kendi çıkarlarından çok, uzun vadede doğanın kurallarını koruyacak bilinçte, öğrenme arzuları yüksek ve sürekli, yöneticilik ve liderlik yetenekleri gelişmelerini, iyi bir meslek ahlakına sahip olmalarını, özellikle ekonomi biliminden anlamalarını, bilgiye ulaşım, yabancı dil, bilgisayar kullanım yeteneklerinin yüksek olması için ellerinden geleni yapmalarını öneririm.

19 Haziran 2009 Cuma

BABALAR GÜNÜ

Bu Pazar “Babalar Günü”. Anneler Günü'ne karşı bir gün olarak mı ortaya çıktı bilinmez, tarihçesi bile net değildir. Babalar gününün geçmişi üzerine bazı araştırmacılar tarih belirtmezken, Batı Virginia'da yaşayan John Dowdy'nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir gün kutlanmasını istediğini söylenmekte. Diğer araştırmacılar ise 1910 yılında Washington'daki John Bruce Dodd'un 6. Çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart'a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtiyorlar. Başka tarihçiler de babalar gününü antik Roma’ya kadar dayandırmakta. Konuyu tarihçilere bırakıp sizlerle Dale Carnegie’nin İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları kitabından aldığım ve orijinalinin bir basın klasiği olarak W. Livingston Larned’in ilk kez People’s Home Journal’de yayımlanan daha sonra Reader’s Digest’da kısaltılmış olarak yayınlanan “Father Forget”, Türkçe’si ile “Baba Unutur” yazısını paylaşacağım.

“Dinle oğlum, bunları sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanağının altına sokmuşsun, nemli alnındaki sarı lülelerin yapış yapış ıslak. Odana bir hırsız gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturmuş gazetemi okurken vicdan azabım nefes kesen bi dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yatağının başucuna geldim. Neler mi düşündüm oğlum? Sabah sabah kızmıştım. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladım, çünkü yüzünü ıslak havluyla öylesine silivermiştin. Ayakkabılarının kirli olduğunu görünce sana onları temizlettim. Bazı eşyalarını yere attığında sana öfkeyle bağırdım. Kahvaltı ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafına saçıyordun, lokmalarını çiğnemeden yutuyordun, ekmeğine çok fazla tereyağı sürmüştün. Sen oyun oynamaya gidiyordun, bense trenime yetişmek zorundaydım. Bana baktın elini salladın ve “Güle güle babacığım” dedin. Ben ise kaşlarımı çattım ve “Dik dur!” dedim sana. Akşam üzeri de durum farksızdı. Eve gelirken seni yere çömelmiş arkadaşlarınla bilye oynarken buldum. Çorapların yırtılmıştı. Arkadaşlarının önünde seni küçük düşürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu çoraplar çok pahalıydı ve giymek istiyorsan dikkatli olmalıydın. Düşün oğlum bunları sana baban söylüyordu! Hatırlıyor musun? Sonra çalışma odama girdin.Gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Kağıtlarımın üzerinden sana baktığımda bir an için çıkmaya yeltendin. “Ne istiyorsun?” diye bağırdım sana. Hiçbirşey söylemeden koşup boynuma sarıldın ve beni öptün. Hem de büyük bir sevgiyle. Sonra koşarak dışarı çıktın. Kağıdım elimden düştü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarını buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmediğim için değil bu; senden çok şey beklediğim için. Seni kendi çağımın değer yargılarına göre değerlendiriyorum çünkü. Oysa ki senin pek çok güzel özelliğin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüşün de bunu kanıtlıyor.Bu gece başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta, yatağının yanında diz çöktüm ve çok utanıyorum.Bunları sana uyanıkken anlatsam da anlamazsın biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle oynayacağım. Sen acı çektiğinde acı çekecek, sen güldüğünde güleceğim. Dilimin ucuna kötü şeyler geldiğinde dilimi ısıracağım. Kendi kendime sürekli, “O bir çocuk!” diyeceğim. Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kolları arasındaydın, başını onun omzuna dayamıştın. Ah, senden çok şey bekledim oğlum, çok şey bekledim...”

Bu yazıyı, bu özel günde özellikle biz babalar tarafından bir kez daha çocuklarımız ile ilişkilerimizi düşünmek için paylaştım. Tabi çocuklarda bizlere İzmir in çevresindeki çorak dağları yeşertecek Ege Orman Vakfı projesi olan “İzmir Dostluk Ormanının” a bir ağaç diker, bu anlamlı günde bu güzel hediyeyi verebilirler, bizimde bir dikili ağacımız olmuş olur. Tüm babalar ve çocuklar yakında yada uzakta bu gün sesinizi duyurun.Tüm babaların ve baba adayların babalar günü kutlu olsun…

10 Haziran 2009 Çarşamba

Resimlerle Mustafa Kemal Karşıyaka'da

Değerli Dostlar, Hatırlarsınız geçtiğimiz ay size Karşıyaka ve Mustafa Kemal konusunu derinlemesine aktarmıştım (http://cemkaragozlu.blogspot.com/2009/04/mustafa-kemal-ataturk-ve-karsiyaka-spor.html).

Aşağıda sizlere Mustafa Kemal'in Karşıyaka'da bazı resimlerini paylaşacağım

İplikçizade köşkü girişi 10 Eylül 1922 (KSK Başkanının evi)



Karşıyaka Latife hanım köşkü girişi . Annesi Zübeyde hanımın vefatı sonrası





Annesi Zübeyde Hanım kabrine giderken



Kabri Başında


KSK Şeref Defteri İmzaları

9 Haziran 2009 Salı

KİŞİSEL GELİŞİMİMİZDE ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ


Üniveristelerde final zamanı. Çok yakın zamanda o sınavlarda bitecek . Kiminiz diplomayı alıp hayat yolunda yeni bir dönemeçe gireceksiniz. Aşağıda genç arkadaşlarımızın ufkuna yeni bir görüntü getirmek üzere bir derlememi paylaşıyorum. Hepinizin yolu açık olsun...
CK




KİŞİSEL GELİŞİMİMİZDE ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ

Niçin kişisel gelişimimize önem vermeliyiz? Üniversite ve lisansüstü eğitimlerinde zaten kendimizi geliştiriyoruz. Emsallerimizden farklı olmak niye? Gerçekte yapılması gereken belki de “bireysel kariyer yönetimi planı”dır. Kişisel gelişimimize katkıda bulunacak yetkinliklerimizin geliştirilmesi, bize sadece iş yaşamımızda yardımcı olmaz. Örneğin, “etkili iletişim” konusunda bir eğitim aldığınızı ve kendinizi bu konuda geliştirmek istediğinizi varsayalım. Gelişen iletişim becerinizi sadece iş ilişkilerinde mi kullanacaksınız? Kuşkusuz hayır. Bu yetkinlik, iş dışı yaşamımızda da oldukça yararını göreceğimiz ve kullanacağımız bir özelliktir. Sorumluluk alma, sağduyu, stresle başa çıkabilme, sürekli öğrenme, sorgulama, sorun bulma ve çözme, karar verme, çatışma yönetimi, zaman yönetimi, ekip çalışması gibi iş dünyasında oldukça geçerli yetkinlikler, özel yaşamımızda da kullanılır.

Çocukluğumuzdan bu yana önce Anadolu Liseleri, sonra Üniversite sınavları ile kendimizi hep başkaları ile yarışır halde buluruz. Daha sonra bu yarış, iyi bir iş bulma ve nihayet çalıştığımız işte daha iyi bir konuma gelme ile devam eder. Biraz dikkatli düşünelim: Neden hep başkalarıyla yarışıyoruz? Çünkü sistem bunu gerektiriyor. Peki, odak noktamızı başkalarına değil de, kendimize çevirsek ne olur? Yani kendi kendimizle yarışsak, kendimizin bugününden daha iyi olmaya çalışsak… Böyle bir bakış açısı kuşkusuz başkaları ile olan yarışımızda da bize katkıda bulunur, ama daha önemlisi bize hiç kaybolmayacak bir hedef verir. Çünkü başkaları ile olan yarışta kazanabiliriz, ama her zaman bu günümüzden daha iyi olduğumuz söylenemez. Dolayısıyla kendisi ile yarışmak kişiye hiç bir zaman son bulmayacak doğru bir vizyon kazandırır. Zaten bireysel gelişimin de amaçladığı; başkalarından üstün olmak değil, kendimizin bugünkü halinden daha üstün olmaktır.

Bu konuya benzer bir bakış açısını 87 yaşında yarım bıraktığı üniversite eğitimine devam eden Bay Rose’un Üniversite balosunda yaptığı konuşmanı paylaşarak devam ediyorum. Şöyle diyor; “Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır..". Sanırım Bay Rose’un bu anlamlı sözleri üzerine bana söyleyecek pek fazla bir şey bırakmıyor. Yaşlanmak mı? Büyümek mi? Karar sizin…

Her insan tektir ve özeldir. Tanımlar ve kuramlar sanki insanın bu özelliğini ortadan kaldırıp insana bakışı belli kalıplar içerisine sokmaya çalışıyor gibi görülebilir. Ancak bu tanımlar olmadan da düşünmeyi sürdürmek ve bilgiye ulaşmak olanaksız görülmektedir.

Eğitim, önceden saptanmış amaçlara göre insanların davranışlarında belirli değişiklikler sağlayan planlı etkinlikler dizgesidir. Eğitim yeni yetişen kuşakları yaşama hazırlamak amacı ile onların gerekli bilgi, beceri, anlayış kazanmalarına ve kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme sürecidir.

Eğitim, temel olarak kişileri ilerideki mesleklerine hazırlamaya yönelik bir araçtır. Ancak ülkemizdeki üniversite eğitim sistemi, gencin istediği mesleği seçmesini engellediği de söylenebilmektedir. Üniversite eğitiminde öğrencilerin sevdikleri bir mesleği seçmek yerine Öğrenci Seçme Yerleştirme Sınavlarında aldıkları puanların önem taşıdığı görülmektedir. Mesleği için eğitim görülecek okulun, dolayısıyla ileride gelir getirici amaçla çalışılacak olan işin seçilmesinde genç, bilinçli bir seçim yerine toplumun ve çevrenin istekleri doğrultusunda tercihini kullanmaktadır. Bu durum ister istemez öğrencilerin genellikle istemedikleri okullarda okumak zorunda kalmalarına, sevmedikleri bir mesleğe sahip olarak hayata atılmalarına yol açabilmektedir. Buna karşılık genç, istemediği bir mesleği olmasına rağmen, yapacağı işin seçiminde özellikle ilgi alanı doğrultusunda bir tercih yapmak durumunda kalabilir.

Ancak kişi ister istekle, ister istemeden tercih ettiği fakülteler arasında sınavda aldığı puana göre birine gitsin; üniversite eğitimi, öncesiyle de bütünlük arz eden dinamik bir süreçtir. Bu nedenle, üniversiteye gelen öğrencilerin bilimsel ve kültürel altyapıları ve üniversite eğitiminden beklentileri, üzerinde durulması gereken önemli konulardır. Diğer bir önemli nokta da üniversite eğitiminin; iş dünyasının, devlet ve toplumun beklentilerine cevap verecek hale getirilmesidir. O nedenle bir öğrenciyi mükemmel bir insan yönünde şekillendirmede son söz şüphesiz ki, bilimselliği esas alan üniversitedir. Bu bağlamda bilgi, beceri ve bilimsel yaklaşımlar yanında ahlâkî değerler ve küresel gereksinimler de bir üniversite mezunu için önemli kavramlar haline gelmektedir.
Üniversiteler ancak, eğitimdeki bu yeni kavramlar çerçevesinde kendi içinde yeniden yapılanarak diğer eğitim kurumlarına örnek olabilir ve değişen şartlara göre gerekli yeniliklere öncülük edebilirler. Üniversitede yetişen bilim adamları, aldıkları eğitim doğrultusunda geliştirdikleri felsefe ve bilgi sistemlerine göre daha bütüncül bir yaklaşımla eğitim sorunlarını inceleyebilirler ve bu anlayışla üniversite gençliği yetiştirebilirler. Bütün bu gerçekler ışığında 21. yüzyılda üniversite eğitiminin yeni ufuklara doğru yönelmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Üniversite"nin sözlük anlamı ve amacı nedir? İngiliz OXFORD sözlüğüne göre "üniversite" sözcüğünün kökeni Latince "universitas = lonca, birlik, vb."dir. Yani bildiğimiz üniversitenin kökeni, "bilgeliklerini paylaşmak ve aktarmak için bir araya gelen bilgeler topluluğu!" anlamındadır (Görüldüğü gibi, bildiğim tüm yabancı dilde yazılışlarında kelimenin kökeninde de “c” harfi olmadığı gibi, bir bileşik kelime de değil, yalnızca türetilmiş bir kelime olduğu ortadadır. Dolayısıyla bunu "evrenkent" olarak Türkçeleştirmek yanlıştır).
Şimdi üniversite eğitiminin niteliği üzerinde durmak istiyorum. Bana göre üniversite eğitiminin başlıca iki amacı, öğrencilere eğitim verilen alanda temel bilgileri vermek ve o alanda öğrencileri iş yaşamına hazırlamaktır. Günümüzde bunlardan sadece ilkine ağırlık verilmekte (o da üniversite öğretim elemanlarının yetkinliklerine bağlı olarak…), ikincisi ise neredeyse unutulmuş görünmektedir. Gerçi temel bilgilerin alınması son derece önemlidir, çünkü çalışma yaşamında edineceğimiz yeni bilgi birikimini bu temel üzerine inşa edeceğiz, bu temel ne kadar sağlam olursa, üzerine inşa edilen kariyer binası da o kadar sağlam olur.
Üniversite sadece temel bilgileri vermekle kalmaz, yeni bir bakış açısı kazandırır. Lise eğitimine kadar (meslek liseleri dışında) standart bilgilerle donatılan öğrenciler üniversiteye başlamakla birlikte o güne kadar öğrendiklerinin sadece bir temel olduğunu, bunların dışında çok farklı uzmanlık alanlarının varlığını ve bu alanlarda öğrenilecek çok şeyin olduğunu algılamaya başlar. Bu çok olumlu bir gelişmedir ve bilgiye bakış açısında önemli bir değişikliği simgeler. Dolayısı ile üniversite mezunu olmakla bireylerin olaylara bakış açılarında önemli gelişmeler sağlanır.

Diğer bir konu, genellikle üniversitede son sınıflara yaklaşırken öğrencilerin ilk yıllardakinin aksine, öğrenim gördükleri alanda artık oldukça bilgili oldukları izlenimine kapılmalarıdır. Oysa bilginin sonu yoktur, nasıl ki üniversiteye yeni başlayan bir öğrenci lisede öğrendiklerinin çok temel bilgiler olduğunu algılıyorsa, son sınıfa geldiklerinde de kendilerine verilen bilgilerin o alandaki temel bilgiler olduğunu algılamalıdır.

Üniversite eğitiminin bir diğer amacının öğrencileri çalışma yaşamına hazırlamak olduğu konusuna gelince. Bildiğim kadarıyla (en azından insan kaynakları konusundaki kitaplarda) A.B.D.'de üniversiteler ile iş dünyası yakın ilişki içerisindedir. Özellikle işletme yönetimi eğitimlerinde "Case Study" (Örnek Olay) çözümlemeleri ile oldukça pratik bilgiler verilmektedir. Bunun ülkemizde çok yaygın olarak uygulandığını söylemek zordur.

Üniversite ve lisansünstü eğitimlerinde, yapılan eğitimlerin konusuna uygun olarak “temel nitelikte” bilgiler verilir. Gerçekte üniversitede lisans ve lisans üstü eğitimin temel felsefesi şöyledir. Lisans eğitimlerinde öğrencilere doğrular (temel bilgiler) öğretilir. Yüksek lisans eğitimlerinde ise öğrenciler, o güne kadar öğrendiklerinin aslında o kadar da doğru olmadığını (bilimsel şüphecilik-araştırma) öğrenirler. Doktora öğrencileri ise öğrendiklerinin yanlış olabileceğini (tez-antitez) anlarlar”.

Üniversitelerde aldığımız eğitimin kişisel gelişimimize çok önemli katkılarda bulunduğu doğrudur. Ancak bu bilgiler, bizim eğitim aldığımız alanda en azından neler olup bittiğini anlamamıza yardım edecek anahtar niteliğinde bilgilerdir. Bu bilgileri iş yaşamına uyarlamak için ise daha detaylı bilgilere ihtiyacımız var. Öncelikle eğitim aldığımız konu ile ilgili çok çeşitli uzmanlık alanları vardır. Dolayısı ile çabalarımızı bu belirli uzmanlık alanlarına yoğunlaştırarak daha detaylı bilgi sahibi olmalıyız. İkincisi ve daha önemlisi bilim hızla ilerliyor ve bilgiler her geçen gün artıyor. Belirli bir alanda uzmanlaşsanız bile o alandaki yenilikleri ve gelişmeleri takip etmek durumundasınız. Bu da o konuda her gün kendimizi geliştirmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Diğer yandan üniversitede verilen bilgiler daha çok o konu ile ilgili teknik bilgilerdir. Belirli bir alanda uzmanlaşsanız bile çalışma yaşamında bu bilgileri diğer insanlarla birlikte uygulayacaksınız. Bu noktada sosyal ilişkiler ve çalışma yaşamının dinamikleri ön plana çıkmaktadır. Diğer bir deyimle “yaşam dersleri”ni, üniversitelerde ders olarak elde edememesi olanaksızdır. Bu bilgileri ya yaşayarak (ki oldukça uzun dönemli ve maliyetli bir yöntemdir) ya da bilinçli bir şekilde bu alanlarda kendinizi geliştirerek öğrenebilirsiniz.

Kazanımları, prensipleri hayatımızda uygulamamız gerekir. İşin en zor yanı da budur. Pekiyi bunu yapmayı hayatımızda nasıl kolaylaştıracağız. İzin verirseniz, bunu okuduğum bir kitaptaki alıntı ile örneklemek istiyorum. Westminster manastırının bodrumunda bir Anglikan piskoposunun mezarı üstünde yazılı sözleri şöyle: "Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu kabul ettiremedim. Ve şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim."

Gençken hepimizin dünyayı, mevcut düzeni daha iyiye götürmek için bir çok idealimiz olur. Kendisini daha ileri götüremeyen bir kişi, mevcut düzende nasıl bir gelişme sağlayabilir? Bireyler, toplumun temel taşıdır. Toplumsal gelişim, bireylerden başlar. Biz birey olarak kendimizi geliştirirken aslında toplumsal gelişime de katkıda bulunmuş oluyoruz. Aramızda toplumun gelişmesini, daha ileri yaşam ve düşünce koşullarına geçilmesini istemeyen var mı?

Cem KARAGÖZLÜ
Mayıs 2008

6 Haziran 2009 Cumartesi

Teşekkürler...



Değerli Kaf Sin Kaf Dostları,

16 Mart 2007 tarihinden başlayıp yaklaşık 26 aylık süre ile onur ve gurur ile yaptığım Karşıyaka Spor Kulübü yöneticiliğimi bayrağı devir aldığımız gibi devir ettik. Yaşadığım sürece hayatta taşıdığım en güzel, tekarlıyorum en onur duyduğum günlerdi. Yöneticiliğimizin ilk günlerinde Voleybol bayanlarda Fenerbahçe'yi 3-1 yendiğimiz maçı ve ardından kazandığımız Türkiye Voleybol Bayanlar ligi 3. lüğü kupasını Dalaman'da kaldırıken, arkasından Genç ve yıldız basketbolcularımızın Türkiye 1. ve 2. lik leri. Hele geçtiğimiz Banka Asya 1. liginde son dakikaya kadar yaşadığımız heyecan içerisininde Rize ve Ordu maçları, Her iki Bolu maçı ömrümüze ömür mü kattı, ömür mü götürdü bilimez ?

Bu süreçte mutlaka yanlışlarımız, eksiklerimiz ve yapamadıklarımız oldu. Gücümüz, aklımız bu kadarına yetti. Bu nedenle de öncelikle yapamadıklarımız için özür dilerim ve ne kadar hatamız oldu ise af olla. Ama iyi kötü bir tecrübe de kazandık. Hatalardan ders almaya çalıştık.

Bu nedenle siz değerli Kaf Sin Kaf dostlarıma tüm destek ve eleştirilerinize öncelikle teşekkür ederim.

Ayrıca bu süreçte birlikte çalıştığım başkan ve yönetim kurulu arkadaşlarıma, Onursal Başkanımız Sayın Selçuk Yaşar’a, Karşıyaka Belediye Başkanı Sayın Cevat Durak’a, İzmir BŞB Sayın Aziz Kocaoğlu’na, değerli camiamız büyüklerine, Karşıyaka Taraftarlar Derneği ve Çarşı grubu nezdinde bu güne kadar “hep destek, tam destek veren, bizlere inanan” benimde içinde bulunduğum taraftarımıza, mübarek Kaf Sin Kaf formasını terleri ile ıslatan tüm sporcularımıza, teknik adamlarımıza, fedakârca çalışan kulüp personelimize, değerli basın mensuplarına ve son olarak da bu süreçte her koşulda bana destek olan ve onlardan Karşıyakam için çaldığım zamanlar için gösterdikleri anlayış için eşim ve oğluma içtenlikle tekrar tekrar teşekkür ederim.

Belirtiğim 26 aylık süreçte görevim gereği bazı bildiklerimi buradan paylaşamadım. Bazen genel, bazen özelden cevaplar vermeye çalıştım. Artık geldiğimiz yere döndük, tribünde istediğimiz gibi bağırıp çağıracağız.

Bu vesile ile sizlere bazı saptamalarda da bulunmak istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Sevgili Ziyanur Hasbay değerli Bilim insanı Bilge Umar'ın Karşıyaka adının nereden geldiğine dair bir yazısını paylaşmıştır. Karşıyaka adı öyle "Coeur de Lion" dan falan gelmediğini değerli Bilim İnsanı Bilge Umar ortaya koymuş. Aslan Yürekli Rişar Haçlı seferlerinde İzmir'e dahi uğramamış. Karşıyaka tarihi 1850 lerden başlıyor. yaklaşık 50 - 60 yıl sonra bir milat var. 1912. 1912 yılı bir milattır. Kadızade Zühtü Işıl, Süreyya İplikçi, Refik Civelek, Osman Nuri, Örnekköylü Hüseyin ve arkadaşları Kaf Sin KAf'ı kurarken milli tepkilerini ortaya koyuyorlardı, Kurtuluş savaşı sonrası da Kemalist devrimlerin bekçisi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Ancak ben sizi biraz daha önceye götürmek istiyorum.

Fransız Devrimi.

14 Temmuz 1789 günü Paris'teki Bastille zindanı, ayaklanan Paris’liler tarafından ele geçirildi,14 Temmuz dönemeci ile belirlenen Fransız Devrimi, uzun yıllar boyunca tüm insanlık için özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin yani demokrasinin başlangıcı oldu. Pek çok devrimin gelişme evreleri Fransız Devrimi'nin evreleriyle kıyaslanarak ele alındı; bu devrimin figürleri örnek alındı. Karşıyaka’mızın da 1912 de kuruluş felsefesi İzmir’de değil Türkiye’de bir devrimdi. Ancak 14 Temmuz 1789 da yapılan devrimin ardından Fransa hemen düzlüğe çıkamadı.

Önce kurucu meclis süreci, sonra anayasa meclisi, hemen ardından ulusal meclis ve cumhuriyet dönemi çalkantılarla geçti. Bu dönemde bütün Avrupa, Fransa’ya karşı birleşti ve müttefik orduları Fransa’yı işgal etti. Bu sırada Montenyar partisi iktidara sahip oldu, şiddet ve korku ile herkesi sindirdi. Müttefikleri ülke sınırlarının dışına püskürttü. İşte bu sırada ihtilalin liderlerinden Robespierre; Danton gibi ihtilalin ruhu ve kalbi olan kıymetli arkadaşını ve diğer devrimci kadroyu diktatörlük hırsıyla vatan haini diye giyotine yollayarak öldürttü. Artık ihtilal Danton’un dediği gibi “devrim kendi öz evlatlarını yemeye başlamıştı”. Danton’un yargılanması ve bundan sonraki tarihsel süreci (Robespierrin’de hayatını aynı şekilde üç ay sonra giyotinde sonlandığını hatırlatarak) sizlerin bilgilerine bırakarak sözlerime son vermek istiyorum.

Hatırlatmak isterim ki ikibuçuk yıllık sürede en çok eksikliğini çektiğim yıllarca bu kulüpte yöneticilik yapmış olan ağabeylerimin, kardeşlerimin tecrübelerinden yeterince yararlanamamak olmuştur. Karşıyaka Spor Kulübü 97. yılında her günden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı vardır. Kişisel kırgınlık, kızgınlıklar ve alınganlıklar Karşıyaka’mıza zarar vermektedir. Kişilere kırılabiliriz ama hiç birimiz Kaf Sin Kaf’a kırılamayız, ondan uzaklaşamayız.

Karşıyakalı’nın da tabiî ki liderinden beklentisi olacaktır. Bu liderin bizleri ortak hedeflere, şampiyonluklara yöneltmesini, hedefler benimsetmesini; yönetim, sporcu, teknik heyet, taraftar ve camia arasında köprüyü oluşturmasını, dağınık güçleri bir araya toplayıp sinerji yaratmasını beklemektedir.

O zaman bu günden itibaren maddi ve manevi desteğimizi Karşıyaka’mızdan esirgemeyelim. Karşıyaka’mızın evlatları yenmesin. Unutmayalım ki başka Kaf Sin Kaf yok.

En içten sevgi ve saygılarımla…



Cem Karagözlü

30 Mayıs 2009 Cumartesi

NAZLI BİR MEYVE; ÇİLEK

NAZLI BİR MEYVE; ÇİLEK

Mevsim ve iklimin bu seneki gidişat ile ilgili olarak bu yıl güzel çilek yiyoruz. Günümüzde gelişmiş seracılık sayesinde market ve manavlarda kolaylıkla bulabildiğimiz çilek tüm pasta ve tatlılarda da yaygın olarak kullanılır. Nazlı bir meyvedir çilek. 18. yüzyılda Frezier adlı bir Fransız asker, görevli olarak Şili'ye gönderilir. Dönüşünde ilk kez bu ülkede yediği ve tadına doyamadığı küçük kırmızı renkli bir meyveyi, yani çileği Fransa'ya getirir. Oradan tüm dünyaya yayılan çilek, gülgiller familyasından geliyor. Sapları yerden fazla yüksek olmayıp çiçekleri beyaz olan bitkinin yemişleri önceleri pembe, geliştikçe de koyu bir renk alıyor. Çileğin yaklaşık 600 çeşidi olduğu biliniyor. Ülkemizde 6 çeşit çilek yetiştiriliyor. Bunlar; Frenk çileği, turfanda yetiştirilen sera çileği, Arnavutköy çileği, reçel yapımında da kullanılan Bursa çileği, Ereğli Osmanlı çileği ve ormanlarda yetişen yabani çilek.

Çilek bol çeşitli ekolojik şartlarda yüksek verim ve kalite gösteren çeşitlerinin ortaya çıkarılmasından sonra, büyük bir gelişme ve günümüzde bir çok ülkede ekonomik bir öneme sahip olmuştur. Köklerin % 90'ı toprağın 15'lik derinliğinde bulunur. Bir çilek çeşidinde ne kadar fazla yaprak var ise, o kadar fazla çilek salkımı oluşacak demektir. Çeşide ve çevre şartlarına bağlı olarak, ana bitkiden kollarla 100'ün üzerinde yavru bitki oluşabilir. Çilek tanelerinin şekli yetiştikleri iklim şartlarına ve çeşide göre değişiklik gösterebilmektedir. Çilekte tanelerin sertlik durumu pazarlama açısından önemlidir. Çiftçiler için pazar ve endüstriye uygun sert çeşitler avantajlıdır. Kışın sıcaklığı 8-10 derecenin altına düşen yerlerde, çilek bahçelerinin soğuktan zarar görmemesi için korunması gerekir. Bunun için en pratik yol, çilek sıralarının arası ve üzeri, buğday, çavdar sapı ve samanı ile yaklaşık 5-10 cm kalınlığında örtülür. İlkbaharda yeni yaprak gelişmesinin başlaması ile birlikte bitkilerin üzerindeki malç kaldırılmalıdır. Çilekler en uygun olum zamanında toplanmalıdır. Tamamen kırmızı renk alan çilek olgunlaşmış demektir. Çilek fazla olgunlaştığı takdirde pazar değeri fazla olmamakta ve nakliyatı da zor olmaktadır. Genellikle çilekler sofralık olarak kullanılacak ise her iki günde bir toplanmalıdır. En uygun toplama zamanı sabahın erken saatleridir. Toplanan çilekler hemen gölge bir yere taşınmalıdır. Taze olarak tüketilecek çilekler sap ve çanak yaprakları ile birlikte koparılmalıdır. Koparırken başparmak ve işaret parmağı ile meyve sapı tutulur ve meyve çanak yapraklarının 1 cm kadar üstünden koparılır. Çilekler 2 – 5 derecede 2 - 4 gün, 0 derecede 8 gün muhafaza edilebilir. Ambalajında, taşıma süresince meyveleri iyi bir halde koruyacak nitelikte yapılmış kutu veya sepetler şeklinde olmalı ve en çok net 500 gram meyve alacak büyüklükte olmalıdır.

Çilek bağışıklık sistemini güçlendirir. Vitamin açısından Limon ve Portakala oranla çilekte daha fazla C vitamini bulunur. A ve B vitaminleri ile kalsiyum, demir ve fosfor gibi mineral maddeleri bol miktarda içerir. Ayrıca çilek, çocuk felci, ağız ve deri yaralarını oluşturan bazı virüsler için de öldürücü bir etkiye sahiptir. Çileğin ciltteki sivilcelere de iyi geldiği söylenir. İdrar söktürücü, ayrıca romatizma ve gut hastalığı ağrılarını azaltan bir etkiye de sahiptir. Ateş düşürücü etkisi yanında, sinirleri kuvvetlendirip, bağırsak kurtlarını da döker. Çilek son derece güçlü bir etkiye sahip olduğu için bazen insanlar bu meyvenin besin etkisine alerjiyle tepki verebilir. Bu tepki “Çilek Alerjisi” olarak tanımlanır.

Mevsimi çok kısa süren çilek en dayanıksız meyvelerden biridir ve ancak 2 gün zor dayanır. Çileği satın alırken dikkat edeceğiniz noktalara gelince. Canlı kırmızı renkli ve lekesiz olanları seçin. Paketlerde satılanları kontrol ederek alın. Satın aldıktan hemen sonra tüketin. Buzdolabında 1-2 gün saklayacaksanız saplarını koparmadan ve yıkamadan geniş bir kâse içinde saklayın. Çilekleri yıkarken saplarını ayıklayın. Akarsuyun altında hızla yıkayıp süzün. Çileği 1 yıl süreyle dondurarak saklayabilirsiniz. Bunun için taze, sert ve olgun olanları buzlu suda iyice yıkayın. Saplarını temizleyip kâğıt havlu ile kurulayın. Havası mümkün olduğunca alınmış bir kap veya poşetlere doldurup derin dondurucuya yerleştirin. Kışın pasta ve tatlılarınızda kullanabilirsiniz.

21 Mayıs Dünya Süt Günü

21 MAYIS DÜNYA SÜT GÜNÜ


“YETİŞKİNLERLERİNDEN ÇOK ÇOCUKLARINI DÜŞÜNEN, ONLARI KORUYAN VE SAĞLIKLI YETİŞTİRİLMELERİNİ DESTEKLEYEN VE SAĞLAYAN BİR ULUS, GÖZÜ ARKADA KALMADAN, GELECEĞİNİ DAHA İYİ VE DAHA GÜZELOLANLARIN ELLERİNE TERK EDEBİLİR”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
(1928, CENEVRE ÇOCUK HAKLARI BEYANNAMESİNİ İMZALARKEN)


İnsanoğlu 5000 yıldan beri süt içiyor. Bununla ilgili tarihi kayıtlar Dicle ve Fırat ırmakları arasına kurulmuş Sümer uygarlığının Ur kentinde bulunmuştur. Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Teşkilatı 1956 yılında 21 Mayıs tarihini “Dünya Süt Günü” olarak ilan etmiştir.

Dünya’da Birleşmiş Milletlere bağlı ülkelerde bu gün süt tüketimini teşvik eden, süt ve süt ürünlerinin faydalarını anlatan kampanyalarla geçmektedir. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde, A.B.D’nde sanatçılar, sporcular, çizgi film kahramanları süt ve süt ürünleriyle poz verip halkın önüne çıkmaktadırlar.

Türkiye’de de yıllardan beri “Dünya Süt Günü” özellikle Tarım Bakanlığının, Ziraat Mühendisleri ve Gıda Mühendisleri Odaları girişimleri ile çeşitli etkinlikler ile kutlanmaktadır. Süt ve ürünleri üreten firmalar bu kampanyalara destek vermektedirler. Keza 21 Mayıs ta TBMM’de gündem dışı söz alarak milletvekilleri Türkiye süt sanayii konusunda konuşmalar yapmaktadır.

Bilindiği üzere Süt, bütün besin maddelerini, yaşamsal işlemler için gerekli olan vitaminleri, mineralleri, enzimleri, antikorları bünyesinde yeterli ve dengeli bulunduran tek gıda maddesidir. Yeni doğan bir bebek sadece anne sütüyle beslenir. Süt bir yavrunun gereksinimi olan bütün besin maddelerini “yeterli” ve “dengeli” bir şekilde içerir. Bilim adamları Süt’e “Tam Gıda” da derler. Yapılan araştırmalar süt içen toplumların bireylerinin fiziki yapılarının daha güçlü olduğu ortaya konmuştur. Örneğin Japon ve Çinliler kısa boylu ve minyondurlar. Bu toplumların tükettikleri süt miktarları da çok azdır. Oysa A.B.D. ne yerleşen Çinli ve Japonların ikinci nesillerinin daha güçlü ve uzun boylu oldukları belirlenmiştir. Bunu nedeni sonradan kazanılan süt içme alışkanlığıdır.

Ülkemizde süt eşdeğeri olarak kişi başına tüketim, yaklaşık yılda 170 litredir. İşlenmiş içme sütü (kutusüt; pastörize ve UHT) olarak kişi başına tüketim ise yılda 5 - 6 litre civarındadır. Oysa, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda sadece işlenmiş içme sütü tüketimi kişi başına yılda 60-170 litre arasında değişmektedir. Avrupa Birliğinde ve ABD de bu değer kişi başına 95 litredir. Bu rakamlarda, ülkemizde süt ve eşdeğeri ürünlerin tüketimi çok gerilerde olduğunu ortaya koymaktadır.

Diğer yandan Türkiye Süt Sanayii için önemli olan bir diğer konu da sağlıklı süt tüketimini artırmaktır. Sağlıksız süt Türkiye için çok önemli bir sorundur. Sütü sağmaya başladığınız andan itibaren havadan, insanlardan, sağıldığı kaptan bulaşan mikroorganizmalar, sütü bozmaya başlar. Süt hangi ürüne işlenecekse işlensin besin değeri bozulmadan işlenerek piyasaya sunulmalıdır. Temiz ve hijyenik ortamlarda modern teknolojiler kullanarak üretim yapılmalı ve ambalajlanmalıdır. Sağlıksız süt ve ürünleri yüzünden her yıl binlerce kişi çeşitli gıda zehirlenmelerine yakalanmaktadır.

Diğer yandan yukarıda belirttiğim üzere kişi başına yılda 5-6 litre kutu sütü tüketilen Türkiye'de bunun üç misli sağlıksız sokak sütü tüketilmesi ciddi bir sağlık ve ekonomik sorun olarak karşımızdadır. Yapılan araştırmalarda Türkiye’de yılda üretilen 10 milyon ton sütün yaklaşık % 40 ‘ı açıkta satılmaktadır. tüketicilerin % 40'ı sokak sütü almaktadır. Avrupa Birliğinin kapılarını zorladığımız (!) bu günlerde. AB denetçileri Kopenhag kriterlerindeki uyumu izlerken, diğer yandan Türkiye’de açıkta satılan yiyecek bolluğu karşısında hayrete düşmekte ve bu konuda devletin üzerine düşeni uygulaması konusunda uyarılarını ısrarla yapmaktadırlar. Zira AB ülkelerinde açıkta süt satılma oranı % 1 düzeyinde bile değildir. Açıkta satılan sütler konusu başka bir haftaya bırakarak, Türkiye’de süt içme alışkanlığının arttırılması konusunda önerilerimizi;
• Okul sütü programının tüm yurtta zaman geçirilmeden başlatılması,
• Özellikle ilköğretim öğrencilerine ve velilerine yönelik “Üretimden Tüketime Süt ve Ürünleri” konulu konferanslar verilmesi ve kitapçıklar hazırlanması,
• Popüler spor ve sanat camiasından kişilere spot reklamlar yaptırılması, TV ve sinemalarda sık sık gösterilmesi,
• “Süt Kupası” adı altında futbol, basketbol, voleybol, yüzme, yelken, at yarışı gibi spor dallarında müsabakalar ve turnuvaların düzenlenmesi,
olarak sıralayabiliriz.

Yazımızın başında ulu önder Atatürk’ün sözünden hareket ile; iyi beslenen toplum bireyleri, fiziksel ve zihinsel yönden sağlıklı olduklarından dolayı yaratıcı, yetenekli, düzenli çalışma ve üretme gücüne sahip olmaktadır. Ülkelerin kalkınmasında da, bu yaratıcı ve üreten insanların itici gücüne ihtiyaç vardır. İnsanların yeterli ve dengeli beslenmesinde hayvansal kaynaklı gıda maddelerinin çok büyük katkısı ve önemi vardır. Hayvansal kaynaklı bir gıda maddesi olan süt ve süt ürünleri, içindeki besin öğeleri dolayısıyla insanların beslenmesinde önemli rol oynarlar. Her geçen gün daha da artan ülke nüfusumuzun sağlıklı beslenmesi için süte ve sütçülüğe gereken önemin verilmesi zorunlu bir görevdir. Bu bilinçle, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi için süt talebini canlandırmak ve her yaş grubundaki insanımıza süt içme alışkanlığı kazandırmak, süt ve mamullerinin besin değeri konusunda kamuoyunu aydınlatarak süt ve ürünleri tüketimi artırmak gerekliliği ortadadır. Bu sadece 21 Mayıs a sığacak bir günle kalmayıp “21 Mayıs Dünya Süt Günü”nden başlayarak Türkiye'nin geleceği için her gün 2 bardak süt içme başlayalım. Geleceğimize yatırım yapalım.