Bu Blogda Ara

25 Nisan 2009 Cumartesi

LEUKAI (Sasalı'nın Ötesi... Kuş Cennetinde Saklı Bir Kent)



Leukai





“Leukai”. Gediz Deltasındaki ilkçağ Leukai Kentinin kalıntıları Kuşcenneti, Çamaltı Tuzlasında Üçtepeler denilen bölgededir. Leukai, İzmir körfezinin en uç noktasında Klazomenai’nin hemen karşısındadır. Bugün bu yere Çiğli, Sasalı köyü geçildikten sonra ulaşılmaktadır. Yerleşim, Sasalı köyü ile Gediz ırmağı arasındaki alana yayılmıştır. Leukai’ye ulaşmak için Kuş Cennetindeki kaftereya ve sergi binasından “yeşil yol” tabelasını takiben gidiyorsunuz. Deltada yarım saat kırk dakikalık bir yürüyüş sonunda Leukai tabelasına ulaşıyorsunuz. Buradan da yine yaklaşık kırk dakikalık bir yürüyüş ile şehir kalıntılarına ulaşabilirsiniz. Ancak sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem. Karşınıza bir Efes, Milet çıkmayacak. Günümüze pek kalıntı kalmamıştır. Belki biraz da kazı bekliyor. Her şeye rağmen güzel bir yürüyüş yapmış olacaksınız.



Size biraz Leukai’yi anlatmaya çalışacağım. Helen dilinde Leuke, hem "beyaz" anlamına gelen Leukos sıfatının dişi biçimidir hem de akkavak anlamına gelir. Leukai bu kelimenin çoğuludur ve her ikisini de belirtebilir. Leukai "ak yerin/kentin halkı" anlamına da gelir. Leukai sözcüğünün dilimizde okunuş biçimi Lökai'dir. Eski çağlarda Aiolis bölgesinin kentlerinden biri olan Leukai M.Ö. 90 ile 30. yıllarda yaşamış Yunanlı tarihçi Diodoros’un Bibliotheke Historike (Tarih Kitaplığı) eserinde, yine M.Ö. 64 ile MS 24 arasında yaşamış Roma dönemi tarihçisi Strabon’un 17 ciltlik Geographumena veya Geographika (Coğrafya) eserinde ve MS 23- 79 arasında yaşamış Plinius, Naturalis Historia (Doğa tarihi) isimli insanlık tarihinin ilk ansiklopedisinde Leukai’den bahsetmektedirler.

Bir Aiol kenti olan Leukai, Pers Kralına karşı bağımsızlık ayaklanmasına girişme hazırlığı yapan Takhos adlı bir Pers komutanı tarafından İÖ 383'de kurulmuştur. Körfezin girişini kontrol eden Leukai kentinin kurulduğu dönemde ada üzerinde olduğu, daha sonra Menemen Ovası’nın oluşması aşamalarında bu özelliğini kaybettiği bilinir. Nitekim Hellenistik çağda kent üç tepeden oluşan uzun bir ada görünümündeyken günümüzde tamamen karayla bağlantılı bir durum yansıtmaktadır.
Peki kimdir bu Leukai’yi kuran Aioller. İçinde benim de bir bölüm yazdığım, derlemesini Yiğit Akın’nın yaptığı KAF SİN KAF’da değerli dostum Uluğ Atasoy şöyle diyor. “ Kuzey İzmir yani Smirna Aioller tarafından kurulmuştur. Karşıyaka ve çevresi de öyle. Güneyde ise İyonlar vardı. Aralarındaki sınır ise Meles çayıdır. İki kavim buralarda sayısız savaşlar yaptılar, barış içinde de yaşadılar. Zaman zaman tehlikelere karşı güçlerini de birleştirdiler. Ama bu iki kavim hep birbirlerinden farklı oldular. Dilleri, gelenekleri, yaşam tarzları ve bir çok özellikleri farklıydı. İyonlar pro – aktif, Aioller ise re-aktiftiler. Yani İyonlular biraz kurgulayıcı, olayları planlayıp, tasarlayıp hareket ederler. Aioller ise daha fazla duyguları ile hareket eden kişiler olarak olaylar karşısında daha hızlı ve başarılı tavır alan yapıları vardı. Aioller iki şeye düşkündüler eğlence ve kentlerine”. İşte Karşıyakalılar bu Aiollerin torunları.

Gelelim biz komutan Takhos'a. Komutanın ölümünden sonra zayıflayan Leukai'yi ele geçirmek isteyen, Urla İskelesi'nde bulunan Klazomenai ve Aliağa yakınlarında bulunan Kyme kentleri arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Leukai'ye sahip olma konusunda anlaşamayan taraflar Delphoi'deki Apollon bilicilik merkezine başvurmayı kararlaştırmışlardır. Apollon'un buyruğunu ileten bilici, her iki tarafın da, önceden belirlenmiş bir tarihte, gün doğarken kentlerinden yola çıkarak Leukai'ye gitmelerini, kente ilk varan ve tanrıya kurban sunan tarafın kentin sahibi olacağını söylemiştir.

Körfezin karşı kıyısında bulunan Klazomenai, Leukai'ye kuş uçuşu daha yakın olmasına rağmen karadan ulaşım daha uzundu. Klazomenai halkı, bu zorluğu aşmak için belirlenen tarihten önce Leukai yakınlarında yeni bir koloni kurarak yarışma gününde buradan yola çıkmışlardır. Klazomenai, Leukai'ye ilk ulaşan ve tanrıya kurban sunan taraf olarak kente sahip olmuşlardır. Bu yüzden Leukai paraları üzerinde Klazomenai paralarındaki gibi kuğu kabartması bulunur. O dönemlerde bir şehrin para basması o şehrin o dönemdeki gücü açısından da önemlidir.

Leukai daha sonraları Pergamonlu Aristonikos'u desteklemesiyle adından söz ettirmiştir. Bergama Kralı III. Attalos, ölümünden sonra krallığının Roma'ya katılmasını vasiyet etmiştir. Bunun üzerine Bergama Krallığı'nda hak iddia eden Aristonikos, Leukai halkını kendi tarafına çekmeyi başarmış ve kenti merkez üssü olarak kullanmıştır. Bu Anadolu’da bilinen ilk halk ayaklanmasıdır. Ayaklanma, Roma Devletinin çıkarlarına aykırı gelmiş M.Ö. 131 yılında, Ephesos ve Smyrna dışında tüm Batı Anadolu’yu etkileyen hareketin bastırılması amacıyla P.Licinius Crassus komutasındaki Roma ordusu öncü merkez durumundaki Leukai’ı kuşatmıştır. Ancak Roma ordusu, Aristonikos’un donanması tarafından burada yenilgiye uğramış ve Pergamon’a kaçmak zorunda kalmıştır. Konsül Mucianus öldürüldü.Bu zafer köleler arasında büyük bir başarı sayıldı ve isyancılar zafer sarhoşluğuna kapıldılar. Roma, iki yıl sonra, İ.Ö.129'da Anadolu'ya, konsül Marcus Perperna komutasında büyük bir ordu gönderdi. Manisa, Kırkağaç yakınlarında yapılan savaşı Roma kazandı. Aristonikos, o yöredeki Stratonikea kentine sığındı ama kent Roma baskısına dayanamadı. Aristonikos Romalılara teslim edildi. Aristonikos Roma'ya götürüldü. Orada, bir şekilde öldürüldüğü sanılıyor. Aristonikos isyanı tarihçiler tarafından, yıllar sonra Spartaküs önderliğindeki köle isyanından yıllar önce yaşanmış ilk büyük köle isyanı kabul edilmektedir. Ama bu gün bizim Leukai’yi mesken tutan Bergamalı Aristonikos, Roma’yı mesken tutan Trakyalı Spartaküs kadar ünlü olamadı.

Daha sonraları kent, Roma Devleti tarafından 10 bölgeye ayrılan Asya eyaleti kapsamındaki Smyrna idari merkezine bağlı bir statü kazanmıştır (M.Ö. 70-50). Bizans döneminde de kullanılan Leukai'den günümüze fazla bir şey kalmamıştır. Kentin taşları yeni yapılarda kullanılmak üzere taşınmış, tuz tavaları arasındaki yolların yapımında kullanılan malzeme, taşocağı olarak kullanılan tepelerden elde edilmiştir. Temel izleri, çatı kiremidi ve seramik parçaları, arkeolojik kazı yapılmayan ve pek fazla bilinmeyen Leukai'den arta kalanlardır. Bunlar da özellikle Lodos tepenin kuzey doğu ve doğu yamaçları ile Abdültepesi'nde bulunur. Leukai, Helenistik çağda 4 tepeli bir ada üzerindeydi. Gediz Nehri, taşıdığı alüvyonlarla İzmir Körfezi'ni doldurarak deltasını oluştururken, çevresinde alüvyon biriktirdiği adaları da tepe haline getirmiştir. Deniz, dört tepeden biri olan Lodos tepenin yaklaşık 1.5-2 km kadar uzağındadır. Bu bölge, Çiğli yönünden bakıldığında üç tepeli görünüp dördüncü tepe görünmediği için Üçtepeler diye adlandırılır. Lodos tepenin önünde Homa Dalyanı bulunur ve bu çevrede deniz sığdır.



Evet değerli dostlar, Leukai Karşıyaka’mızdan yaklaşık 25 km uzaklıkta. Takhos’u, Aristonikos’u aramak istiyorsanız bu bahar günlerinde sizleri bekliyor.


Leukai Parası:

Leukai antik kentinin bulunduğu tepeler aynı zamanda görülmeye değer bir manzaraya sahiptir. Leukai'nin yayıldığı tepelerden denize en yakın olanı Lodos Tepe, Gediz Deltası'nın, İzmir'in, Karaburun Yarımadası'nın ve gün batımının en güzel izlenebileceği noktalardan biridir.
(*)Yerel adı: Ak Kavak
Populus alba L. - Akkavak - white poplar
İngilizcede ayrıca silver-leaf poplar olarak da isimlendiriliyor.
Familya: Salicaceae
Boyu-Genişliği: Ülkemizde 30-35 metre kadar boylanabiliyor.
1 metreye kadar çap yapabiliyor. 300 yıl yaşayabiliyor
Doğal Ortamı: Doğal ormanlar, ırmak kenarları, tarım alanları, otlaklar, şehir bölgeleri.
İklim İhtiyacı: Bol güneşli ve açık alanları sever.
Toprak: Pek çok toprak türünde yetişir (hemen her de denebilir)
Genel Dağılım: Avrupa, Siberya, Batı Asya ve Kuzey Amerika'nını Kuzeydoğu bölgeleri.
Park ve bahçelerde kullanılan güzel görünümlü bir ağaçtır.ayrıca eczalık sektöründe idrar söktürücü ve ishal ilaçlarının üretiminde kullanılır.odunu iyi yanmadığı için yakıt olarak tercih edilmez.

14 Nisan 2009 Salı

Sözsüz İfadeler

Kapadokya
Kapadokya

Kapadokya

Çeşme

İzmir





MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE KARŞIYAKA SPOR KULÜBÜ


MUSTAFA KEMAL ATATÜRK VE KARŞIYAKA SPOR KULÜBÜ
(KARŞIYAKA KARŞIYAKA Dergisinde Yayınlanmıştır)

Mustafa Kemal Atatürk bir çok kulüp tarafından spor kulübünün taraftarı olduğunu söylemi sadece İzmir’de değil, bütün Türkiye’de ifade edilmektedir. Bu konuda gerek söz konusu spor kulübü sitelerinde, zaman zaman basında yer alan bazı yazıları okumaktayız.

Biz Karşıyakalılar olarak Ulu Önderin hangi takım taraftarıydı tartışmasına girmeden, onun devrimlerine ve ilkelerine bağlılığımız sürdürmemiz, ulusal egemenliğimize sahip çıkmamız konusunda işaret ettiği hedeflere inatla yürüyoruz.

13 Karşıyakalı evladımızı şehit verdiğimiz Çanakkale Savaşında Mustafa Kemal Paşa’nın şu anısını sizlerle paylaşırsak;

Çanakkale Savaşı sırasında keşif görevine çıkan bir Türk askeri, yakaladığı İngiliz askerini gırtlağından tutup Mustafa Kemal Paşa'nın karşısına getirir. Paşa, İngiliz askerine, memleketinden kalkıp buralara niçin geldiğini sorduğunda "Spor için" cevabını alır. Mustafa Kemal: "Bizim neferi nasıl buldun?" diye sorar. Esir asker, "Spor bilmiyor" diye cevaplar. Bunun üzerine Mustafa Kemal; "Bana spor nedir? diye sorarlarsa vereceğim cevap şudur: Spor, vatan ve milletin yüksek menfaatlerine tecavüz edenleri gırtlağından yakalayıp memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiyet-i maddiyesi ve maneviyesidir" demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk yine değerli araştırmacı Sancar Maruflu’nun KSK’nün 95. yıldönümü nedeni ile düzenlenen paneldeki konuşmasında Ulu Önder’in “Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim” sözünü KSK’nün ikinci ziyaretinin etkisiyle söylediğini tarihçi Afet İnan’a atıf yaparak anlatmıştır. 1937’de şöyle demiştir Ulu Önder ‘‘... Spor yalnız beden kabiliyetinin bir üstünlüğü sayılmaz. İdrak ve ahlak da bu işe yardım eder. Zeka ve kavrayışı kısa olan kuvvetliler, zeka ve kavrayışı yerinde olan daha az kuvvetlilerle başa çıkamazlar. Ben sporcunun zeki, çevik ve ahlaklısını severim’’ . Bu sözlerden sonra aslında söylenecek pek fazla söz yok. Kısaca bu nitelikler hangi spor kulübünde, hangi takımda, hangi sporcu da ise, Atatürk o kulübün, o takımın, o sporcunun taraftarıdır.

Diğer yandan Mustafa Kemal’in Karşıyaka ve Karşıyaka Spor Kulübü ile tarihi buluşmalarına bakacak olursak;

Karşıyaka Spor Kulübü, 1 KASIM 1912 günü Karşıyaka Mumaresei Bedeniye Kulübü asıyla daha sonraki yıllarda bir kuva-yı milliye kahramanı olarak anılan Zühtü Işıl ve silah arkadaşları tarafından kuruluyor. Zaten kulübün renkleri de Türklüğün en önemli iki değerinden geliyor. Karşıyaka kırmızısını bayraktan, yeşilini ise İslam'dan alıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’de kulüp yöneticilerinin Milli Mücadele'deki etkinliklerini karşılıksız bırakmamış. Örneğin İzmir'in düşman işgalinden kurtuluşundan sonraki ilk gün yani 10 Eylül 1922'de bu şehirde bir karargâh oluşturmasını istediğinde adres olarak dönemin Karşıyaka Spor Kulübü başkanı Sadi İPLİKÇİ'nin köşkünü göstermiş. Herkes tarafından bilinen, Atatürk'ün ayaklarının altına yunan bayrağının serilmesi ve kendisinin bunu başka bir milletin değerlerine böyle hakaret edemeyeceğini söyleyerek yerden kaldırması olayı da bu köşkte yaşanmıştır.
Atatürk'ün Karşıyaka'ya olan ilgisi elbette bu olaylarla sınırlı değil. Milli Mücadele döneminde ve sonrasında İzmir'e yaptığı her ziyarette Karşıyaka Spor Kulübü'nü ziyaret eden Gazi, defalarca futbol ve tenis takımlarının antrenmanlarını da izlemiş. Kulübün armasında Ay Yıldız kullanılması emrini de bizzat kendisi vermiş.

Gazi Mustafa Kemal genç Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı olarak ilk ziyaret ettiği kulüp Karşıyaka Spor Kulübü. Kendisinin kulübe yaptığı iki ziyarette imzaladığı hatıra defterindeki yazılar.

İlk ziyaret 13 ekim 1925 tarihini taşıyor,

Gazi bu yazılarında deftere şu notları düşüyor: "Karşıyaka Spor Kulübü'nde karşı karşıya bulunduğum gençlik iftihara şayandır. Bu gençlik muvacehesinde istikbalin kuvvetli saadeti ne bariz görünmektedir.”

Gelelim ikinci ziyarete. Önce o tarihlere bir gidelim.1925 yılı içinde ve 1926’nın başlarında devrimlerin önemli bir kısmı gerçekleşmişti. Bu arada Terakkiperver Fırkası irtica ile ilgili görülerek kapatılmıştı. İrtica dalgaları zaman zaman ortada görülmekte idi. Eskiye bağlı olmaktan kurtulamayanlar, çıkarcı düşüncelerin etrafında birleşenler, cumhuriyete ve onun başındaki Cumhurbaşkanına karşı bir takım çalışmalar içindeydiler.
Gazi 8 Mayıs 1926'da Konya'dan başlayarak bir yurt gezisine çıkmıştı. 16 - 30 Haziran 1926 tarihleri arasını da İzmir'e ayırmıştı. 14 Haziran günü Balıkesir’den İzmir’e geçeceği sırada İzmir Valisi’nden İzmir’de kendisine karşı bir suikast düzenlendiği haberini aldı. 14 Haziran gecesi Mustafa Kemal’e suikast girişiminde bulunacaklardan, ulusal bağımsızlık savaşında Mustafa Kemal’in yanında yer almış olan Kadı Hurşit’in oğlu da vardı. Mustafa Kemal, babasının hizmetlerinden ötürü, 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne Rize Milletvekili olarak Ziya Hurşit’i seçtirmişti. Mustafa Kemal, suikastçıların yakalanmasından sonra, 15 Haziran saat 19.00’da İzmir’e doğru yola çıktı. 16 Haziran’da, Soma, Menemen’e uğrayarak, 16 Haziran akşamı saat 18.00’de İzmir’e vardı.
İşte bu önemli gelişmelere rağmen Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal ve beraberindeki heyet 24 Haziran 1926 tarihinde Karşıyaka Spor Kulübünü ziyaret eti. KSK Bayan tenisçilerinin maçlarını seyrederek KSK Şeref defterine
"Bu defa ki ziyaretimde geçen aylar da masarrıf ve mesai hizmetin kıymetli asarını gördüm. Teşekkür ve tebrik ederim."
Gazi Mustafa Kemal
(24 Haziran 1926)
(İsmet İNÖNÜ, Fahrettin Paşa,Dr. Tevfik RÜŞTÜ)


Mustafa Kemal 15 Ocak 1923 tarihinde çok sevdiği annesi Zübeyde Hanım’ı Karşıyaka’da kaybediyor. 27 Ocak 1923 tarihinde mezarı başına gelen Mustafa Kemal annesinin mezarı başındaki konuşmasının sonunda şu yemini yapıyor; “Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin kabri önünde ve Allah'ın huzurunda yemin ediyorum. Bu kadar kan dökerek milletimin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hâkimiyetin muhafaza ve müdafaası için icap ederse validemin yanına gitmekten asla tereddüt etmeyeceğim. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun”. Karşıyakalı ulusal egemenlik yolunda bu yeminin de bekçisi olduğunu aradan geçen 85 yıla rağmen unutmamıştır.
Gazi Mustafa Kemal 11 Ekim 1925'te Karşıyakalılara hitaben Naim Palas Oteli'nin balkonunda yaptığı konuşmasında, burayı ne kadar çok sevdiğini anlatmak için şu sözcükleri tercih ediyor: "İzmir'in Karşıyakalıları; sizi derin muhabbetle selamlarım…Ben bütün İzmir'i ve bütün İzmirlileri severim. Güzel İzmir'in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. Yalnız, bir rastlantı beni Karşıyaka'ya daha fazla bağlamıştır. Karşıyakalılar, annem sizin sinenizde sizin topraklarınızda yatıyor. Karşıyakalılar, İzmir'i gördüğüm gün, öncelikle Karşıyaka'yı ve orada da sizin Türk topraklarınızda yatan anamın mezarını gördüm."

Gazinin evlenmek için Karşıyakalı bir kızı, annesinin defnedilmesi için ise Karşıyaka'yı seçmesi tesadüfmüdür?

KAHVEHANELERDEN SANAL SİTELERE


KAHVEHANELERDEN SANAL SİTELERE
(KARŞIYAKA KARŞIYAKA Dergisinde Yayınlanmıştır)
Cem KARAGÖZLÜ


Yüzyılın oyunu olarak nitelendirilen futbol kitleselleşerek ve popülerleşerek git gide endüstrileşmektedir. Çok büyük paraların gerekmeden mahalle aralarındaki arsalarda, sokaklarda oynanan futbol, çok büyük paraların zorunluluk olduğu bir meslek alanı ve etrafında bir endüstrinin örgütlendiği adeta popüler bir kültür olayı haline gelmiştir.

Futbol sektör olarak artık medyanın daha fazla ilgi gösterdiği, toplumların daha fazla önem verdiği bir olgu haline dönüşmektedir. Umberto Eco bir yazısında dediği gibi; “Futbol günümüzün en yaygın dini batıl inancıdır”. Bu inanç bütünlüğü futbol taraftarlığı olarak ifade edilen yapı içerisinde daha net biçimde ortaya çıkmaktadır.

Futbolun bireysel ve toplumsal çekicilikleri arasında, futbolun aidiyetlerle buluşma başarısı öne çıkmaktadır. Takım tutma davranışı, en kolay ve zahmetsiz yoldan bir aidiyet sağlama biçimi olarak görünmektedir.

Taraftarlık Yavuz Saltık’ın dediği gibi; bir şeyden, bir görüşten, düşünceden ya da birinden yana olma, ondan yana saf tutmadır. En basit ifadesi ile futbol taraftarlığı da bir futbol takımından (spor kulübünden) yana tavır koyma, destekleme ya da saf tutma olarak tanımlanabilir. Bir takımın taraftarı olmanın sıklıkla rastlanan önemli bir biçimi, bireyin akrabalarından veya yaşadığı çevreden kendisini özdeşleştirdiği bir kişinin tuttuğu takıma gönül vermesidir. Kişi, sosyalleşme süreci içinde yakın çevresi ile birlikte yaşanılan şehrin, semtin futbol takımı etrafında yapılanmış bir aidiyet ve kimlik arayışı içinde futbol taraftarlığına yönelebilmektedir.

Taraftar olma sürecinde yakın çevre ve aile ile birlikte okul da önemli bir araç olarak ifade edilebilir. Okullardaki arkadaşlık grupları da aileye benzer bir rol oynamaktadır. Diğer yandan okulların spor faaliyetleri ile yakın ilişkisi de önemli bir taraftar olma sürecine işaret etmektedir.

Metin Argan ve Hakan Katırcı’nın “Spor Pazarlaması” kitabında taraftarlık biçimlerini beş ana başlık altında irdelerler. Buna göre taraftarlık biçimleri, geçici taraftarlar, yerel taraftarlar, sadık taraftarlar, fanatik taraftarlar ve kötü fonksiyonlu taraftarlar olarak sınıflandırmıştır. Geçici taraftarlıkta kazanma ve kaybetme, taraftarlığın türünü belirlemede bir değişken olarak kabul edilmektedir. Coğrafik temele dayanan bir güdülenme altında davranış gösteren yerel taraftarlar, yaşadıkları ya da doğdukları bölgede bulunan takımları destekleme eğilimindedirler. Bu tip için, geçici taraftarlıkta görülen zaman kısıtı, coğrafik bölge kısıtına döner. Bir diğer taraftarlık türü olarak ifade edilen sadık veya adanmış taraftarlık, yer ve zaman sınırlarını aşmış bir taraftarlık türüdür. Sadık bir taraftar kulübün müsabakalarına katılmak, müsabakaları televizyonda izlemek ve bu takım tarafından tanıtılan veya satılan ürünleri satın almak eğilimi gösterebilir. Fanatik taraftarlar, taraftarlıklarını kişiliklerinin önemli bir parçası olarak kullanma eğilimindedir. Bu bireyler müsabakalara gitmek, kulüp ürünlerini satın almak konusunda daha duyarlı ve isteklidirler. En klasik örneği olarak “holigan” kavramı ile ifade edilen kötü fonksiyonlu/sert taraftarlar ise, kendi kimliklerinin/kişiliklerinin temel bir metodu olarak taraftarlığı kullanır. Fanatik taraftarlar ile kötü fonksiyonlu taraftarlar arasındaki takım veya sporcuya bağlanma farklılığı, sadece taraftarlara benzer davranışın derecesi (sadık ve fanatik taraftarlar arasındaki farklılık gibi) ile değil; aynı zamanda davranışın derecesi, anti-sosyal oluşu, rahatsız edici oluşu veya sapkın oluşu ile de ilgilidir.

Karşıyakalıya bakıldığında KSK taraftarı olma sürecinde kişisel olarak kulüp ile geçmişten gelen duygusal bağa sahip olduğu, çeşitli sosyalleşme ve öğrenme süreçlerinde bu ilişkinin geliştiğini görürüz. Karşıyaka semti ile özdeşleşmenin bir ifadesidir.

Etkin Taraftar mı? Edilgen Taraftar mı?

Karşıyakalının beklediği taraftar, müsabaka gününde stadın yolunu tutup kalabalığın içine karışan ve gönül verdiği takıma tezahürat yapan insan mıdır? Yoksa televizyon başında müsabaka izleyen kişiyi Karşıyaka taraftarı olarak mı değerlendireceğiz? (Buraya Karşıyaka’nın uzağındaki dostlarımızı katmıyorum). Burada benim anlayışım; yaşamının önemli bir parçasını spora ayıran ve KSK taraftarlığını bir yaşam biçimi olarak ifade eden bireyler için taraftarlıktır.

Evde televizyon başından ayrılmayan “edilgen” taraftarların, bilet alıp maça giden, takımın formasına, kaşkoluna para ödeyen, tribünlerdeki gösteriye katılıp takımını destekleyen “etkin ve eylemli” Karşıyakalıdan bir farkı bulunmaktadır. KSK taraftarı kulübüne daha yakındır.

Etkin ve eylemli taraftarın bir grup bütünlüğü altında hareket eden kitleyi ifade ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu oluşum ile beraber hiçbir zaman taraftarı olduğu kulüpten uzaklaşmayan, yaşamının önemli bir bölümünü futbola ayıran ve bununla bir kimlik biçimlendirmesi yoluna giden bireyler ve gruplar her zaman var olmuştur. Ancak günümüzde, bu sosyal grupların daha farklı araç ve olanaklarla hareket ettiklerini gözlemlenmektedir. Genellikle kendisine tribünde belirli bir yer bulan ve etkinlikleri ile bir güç konumuna gelen bu taraftar grupları zaman içerisinde hem iletişim hem de örgütsel yapılanma açısından gelişim göstermişlerdir (En güzel ve başarılı örnek: Karşıyaka Taraftarlar Derneği).

Her spor kulübü için geçerli olan Karşıyaka içinde geçerlidir. Geçmişte semt kahvehanelerinde, iş yerlerinde, belirlenmiş mekânlarda ufak gruplar halinde strateji oluşturup, büyük kitlelere ancak tribünde dönüşen taraftar grupları, bugün mekan ve zaman kısıtları dışında bir araya gelebilmektedir. Bu sayede taraftar grupları daha geniş kitlelere daha süratli bir biçimde ulaşılarak kamuoyu yaratma ve gündem belirleme konusunda bir güç oluşturmaktadır.

Geçmişte Karşıyaka çarşısındaki sağlı sollu sokaklardaki kahvelerde buluşulup maça gidilir, yine maç sonrası haftada o kahvelerde maçların yorumu yapılır, o hafta söylenecek tezahüratlar bestelenirdi. Kahveye gelenler bu tezahüratları ezberler, o zamanlar lüks sayılabilecek fotokopiden çoğaltma yerine herkes birer ikişer kâğıda yazarak tribünde beşli onlu gruplara dağıtılırdı.

Karşıyaka’nın geçmişinde her zaman düzenli, sistemli ve organize bir taraftar hareketi olmuştur. KSK en zor dönemlerinde yine taraftarı sayesinde çıkmıştır. İçinde bizimde gençliğimizin bulunduğu 70’li yılların sonunda örgütlenmeye başlayan 80’ler kuşağı denilen taraftar kitlesi özellikle 1980’de önce mahalli kümeye düşen, Mazhar Zorlu’nun Federasyon başkanlığında 2. Lige çıkıp bu taraftar kitlesinin de katkısıyla 1980 – 1981 sezonunda Türkiye’ye örnek ve sürpriz bir KSK’nin varlığına vesile olmuştur. Zaman zaman yaşanan umutsuzluk ve darboğazları aşmak için örnek alınacak bir dönemdir.

Konumuz her ne kadar kahvehaneler olsa da lise yıllarımızın başında İzmir Atatürk Liseli olarak Hakan Ortabaş, Uluğ Atasoy ve Semih Türetken’nin bizleri örgütlemesi. Bornova Anadolu Lisesinde Hakan Düzdemir. Özel Türk Kolejli, Karşıyaka (Erkek) Lisesi, Karşıyaka Kız (Gazi) Lisesi, hatta Amerikan Kız Kolejindeki kız arkadaşlarımız bu taraftar örgütlenmesinde birer kilometre taşlarıdır.

Kahvehanelere gelecek olursak. Özellikle ağabeylerimizin gittiği kahvehanelere lise bitip üniversiteye başlamamızla birlikte olan ilgimiz, bu kahvehaneleri bu günün tanımıyla birer taraftar sitesi, mail grubu haline getirmiştir.

Bizden önceki kuşak ağabeylerimizden Ferdi Köyatası ve Kel Aydın ağabeylerin Erdağ Kıraathanesi aklıma ilk gelen yerdir. Şimdiki Deniz, o dönemki Elif Sineması sokağındaki Cafe Mesut daha genç grubu bünyesinde tutuyordu. Hala ayakta kalan Ferah Kahvesi. Arabacılar sokağında, bu gün Karşıyaka Çarşı grubunun ilk nüvesi “Ölüm Treni” taraftar grubu Cafe Banu’da buluşurdu. Eski Belediye sokağındaki Cafe Oral, Soğukkuyu’da Ayı Süreyya’nın kahvehanesi. Burada yazamadığım Şemikler, Nergiz, Bayraklı, Dedebaşı, Altındağ’da onlarca kahve buluşma mekânıydı. Ege Üniversitesinde okuduğumdan Bornova’daki Turnuva Kıraathanesi akla gelen başka bir mekândır.

İnternet çıktı mertlik bozuldumu bilinmez ama, bu ortamda taraftar gruplarının hazırladıkları web sayfaları, mail grupları ve forumlar sayesinde hem etkin hem de eylemli taraftar bilinci oluşturulmaya çalışıldı. Hatta daha sistemli ve planlı eylemlere, tribün şovlarına geçilmeye çalışıldı. Tabi bu oluşumlar kendi içinde hiyerarşik bir yapılanmayı süreç içinde beraberinde getirdi. Genellikle taraftarı olunan spor kulübüne resmi bir bağlantısı olmayan taraftar siteleri, webmaster’lar, admin, moderatör ve çalışma grupları sayesinde işlemektedir. Webmaster’lar internet sitesinin değişikliklerden, güncellemeden, gelen postalara cevap vermeden kısacası işleyişinden sorumlu kişilerdir. Adminler internet sitesinin genel sorumluları olarak ele alınırken, moderatörler siteye gelen mesajları inceleyen, tartışma konuları belirleyebilen bireyler olarak ön plana çıkmaktadır. Çalışma grupları ise siteye haber taşıyan ve sitenin oluşumunda bilgi kaynağı olarak çalışan kişilerdir. Her bir taraftar sitesi belirlediği amaç, misyon ve hedefler dâhilinde faaliyetlerini yürütürken belirli bir derneğin, taraftar grubunun ya da bağımsız bir kitlenin yayın organı olarak da çalışabilmektedir.

İlişkilerin sıcak ve canlı yaşandığı kıraathaneler de ortam sigara dumanlı da olsa gerçekte kaç kişilerse, o kadar olmaları en farklı özellikleriydi. Ancak sanal âlemde 500 – 600 kişi gerçek âlemdeki bir eylemde on - yirmi kişiye düşmesi internet ortamının belki de en yumuşak karnını oluşturmaktadır.

Diğer yandan internet eylemli grup yanında edilgen taraftarı da bir araya getirmektedir. İnternet ortamındaki enerji, yakalanan sinerji ile eylemlere dönüşebilmektedir. Ancak bu ses getiren eylemler yine sanal ortamda olmaktadır. Örneğin Türkiye Basketbol Federasyonuna mail bombardımanına tutup sistemi kilitleme, spor portallarındaki sanal anketlerde Karşıyaka’nın adını ilk sıralara çıkma, en çok tıklanan taraftar sitesi olma çabaları gibi eylemler yaşanmaktadır.

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki spor içinde en önemli faktör insanın kendisidir. Kıraathane kültüründe de sohbet, fikirler ve saygı ne kadar öndeyse insan da o kadar önemliydi. Ne zamanki Karşıyaka’nın sanal siteler bunu aşacak o zaman daha etkin olacaklar inancındayım.

BOZCAADA’DA BAĞ BOZUMU

BOZCAADA’DA BAĞ BOZUMU

“Deniz kıyısında rüzgarın önünde durup serinlediler biraz, kuruttular ter içinde kalmış pelerinlerini, sonra girip Nestor’un kulübesine rahat koltuklarına kuruldular. Hoş bir şurup hazırlanmıştı onlar için örgülü saçlı güzel Hecamede. Akhilleus’un Tenedos yağmasından Nestor’a armağan, geniş yürekli Arsinoe’nin kızı. Akhalılar, toplantılarda sözünü seçerek söyleyen Nestor’a uygun görmüşlerdi onu. Kız önce önlerine güzel, cilalı bir masa koydu, ayakları boyalı, üstünde tunç bir tabak, içinde soğan içkiye tad katmakiçin, yanında biraz sarı bal ve kutsal arpa ekmeği; ve bunların yanı başına yaşlı Nestor’un ta evinden getirdiği altın kakmalı, dört tutamaklı görkemli kupayı koydu. Her iki ayağın üstünde yemini gagalayan kabartma iki kumru. Doluyken bu kupayı kaldırmak her yiğidin karı değildi ama yaşlı Nestor bana mısın demiyordu. Güzel bakıcı bu kupada Pramnos şarabıyla karıştırdı her şeyi, üzerinde tunç bir rendeyle biraz beyaz peynir ufaladı, onun da üstüne azıcık arpa unu serpti. Buyrun beyler, için dedi onlara. İçtiler." Homeros’un İlyada'dasının 11. bölümünde Tenedos’lu Arsinoe'nin kızı Hecamede'nin daha önceleri Tenedos'u da yağmalamış olan katı yürekli Akhilleus'un dostu Nestor'a hizmeti anlatılır. Homeros Tenedos yada bu günkü adıyla Bozcaada’dan böyle bahsediyor.

25 – 27 Temmuzda Aya Pareskevi şenliklerinin arından Ağustos ayının sonlarında bağbozumu başlar. Bozcaada’da. Adada 10 bin dönümüz üzerinde bağ var. Bu alan, en az daha yarısı kadar daha arttırılabilir. Adaya ismini veren Tenes, bu günkü Poyraz Limanı çevresinde yabani asmayı bulmuş, onu geliştirerek kuntra asma denilen şimdiki durumuna getirmiş. Bu gün bu bağlardan 1500 tonun üzerinde sofralık 4 bin ton civarında şaraplık üzüm alınmakta. Sofralık Çavuş üzümü – ki son zamanlarda şarabı da yapılıyor -, şaraplık Kuntra (Karasakız) ve Vasilaki (Altınbaş) en ünlü üzüm çeşitleri. Ancak adada Merlot, Cabarnet Seuvignon, Chardonnay ve Sevignon Blanc’da yetiştirilmekte. Son zamanlarda Talay şarapçılığının bir vefası olarak Karalahana’da yetiştirilip şarap yapmakta.

Adada şarapçılık çok eski bir geçmişe sahip. Bağcılığa son derece uygun olan volkanik, kumlu, kireçli, killi taşlı tabakalardan oluşmuş toprak var. Farklı tipteki bu toprak yapıları ile bölgenin iklimi ve özellikle kuzeyden gelen rüzgarlar adanın gece ve gündüz sıcaklık farkı yaratıp bağcılık için uygun zemin hazırlıyorlar. Homeros Tenodos şaraplarını övdüğü gibi, 17 yüzyılda Evliya Çelebi’de Bozcaada şarapçılığından bahsetmiştir. Özellikle Avrupa’da 18. yüzyılda yaşanan filoksera zararından ada da etkilenmiştir. O dönemde ülkemizden bir çok şaraplık bağ çubuğu Avrupa’da başta İtalya ve Fransa’ya götürülmüş kullanılmıştır.

Adada Talay(1948), Ataol (1927), Corvus(2003) ve Rumlardan sonra adada ilk Türk şarap üreticisi (1925) aile Yunatçılar (Çamlıbağ) kaliteli şaraplar üretmektedir. Yukarıda belirttiğim gibi özellikle 1998 yılından sonra adada şarapçılığa ilgi artmış. Yabancı üzüm çeşitlerde üretilip tek başlarına veya yöresel çeşitler ile kupaj şarapla yapılarak piyasaya verilmektedir.

Adada şarap yatırımı ve ilgi de git gide artmaktadır. Bağbozumu şenliğinin dışında kültür turları, adadaki şarap firmalarının tanıtım ve tadım organizasyonları bu günlerde sizler için ideal bir hafta sonu programı olacaktır. Butik bir ada olmaya giden Bozcaada’nın gerek turizm, gerek sanayici ve gerekse devletten ilgi görmesi beklenmektedir. Ezine’nin koyun peyniri, deniz ürünleri ile Bozcaada şaraplarının güzelliği ve kalitesi birlikte değerlendirilmesi burayı ülkemizin en önemli şarap ve turizm yöresi olmaya yaklaştırmaktadır. Aman beraberinde gelen yapılaşma ve kirletici etkilerden adayı uzak tutalım. Zaten adada Polente Feneri burnundaki enerji santralinde mevcut 17 modern yel değirmenleri size bu durumu hatırlatacaktır.

CEMRE

İLK CEMRE DÜŞTÜ

Bu kış yumuşak geçti, küresel ısıma derken Salı ilk cemre havaya düştü. Bu cemre lafını küçükken rahmetli anneannemden duymuştum. Elle tutulur, gözle görülür somut bir şey zannetmiştim uzun yıllar. Meğerse eski takvimden gelen bir tarih olup, halk arasında baharın müjdecisi olarak anılırmış. Eskiler seneyi Kasım (kış) ve Hızır (yaz) olmak üzere yılı ikiye ayırmışlar. Kasım 180, Hızır 186 gün sürermiş. Kasım günleri 8 Kasım'da başlar. Kasımın kırk altısında, kırkgün anlamına gelen erbain, seksen altısında elli gün anlamına gelen hamsin girer ve böylece kışın en soğuk zamanları sayılan doksan gün geçmiş olurmuş. Kasımın 105'inde (19-20 Şubat) birinci cemre havaya; 112'sinde (26-27 Şubat) ikinci cemre suya, 119'unda (5-6 Mart, Şubatın 29 çektiği dört senede bir 5 Mart'ta) üçüncü cemre toprağa düşer. Buna göre de önce havanın, sonra suyun, sonra da yerin ısındığı kabul edilirmiş. Her cemrenin düşüşüyle hava sıcaklığı artar, cemrelerin arasında ise sıcaklıkta küçük bir düşüş görülürmüş.
Cemre, havanın aşağıdan değil de sanki yukarıdan aşağıya doğru ısındığını ifade eder. Ancak sanıldığı ve cemrenin açıklandığı gibi güneş ışınları atmosferimizi doğrudan ısıtmaz. Yeryüzü, güneş ışınlarını yutarak önce kendi ısınır, sonra atmosfer ısıtır.
Cemre, kelime karşılığı olarak kor halindeki ateş anlamına gelir. Diğer bir anlamı ise, Müslümanların hac sırasında Mina vadisinde attığı taşlardan meydana gelen yığındır. Divan şairlerinin, cemre zamanlarında baharın gelmesi dolayısıyla önemli kişilere yazdıkları övgü şiirleri de “Cemreviye” olarak bilinir. Meteorolojik bir olay olarak bilinen cemre ise takvimlerde ilkbahardan önce birer hafta aralıkla havaya, suya ve toprağa düştüğü inanılan ısıtıcı güç veya sıcaklık yükselmesi olarak tanımlanır.
Cemre sözcüğüyle adlandırılan sayılı günlerin, takvim klimatolojisine nasıl girdiği bilinmiyor. Cemrelerin, yılın 180 gün süren soğuk yarısı olarak ayırt edilen Kasım döneminin 100.gününden sonra, sıcaklığın yükselmesiyle ilgili gözlem birikimini, kora benzetilen bir enerji kaynağıyla açıklama düşüncesinden kaynaklandığı söylenebilir. İstanbul'da 60 yıllık dönem için yapılan bir araştırmada, cemrelerin kıştan bahara geçilirken ortalama sıcaklık eğrilerinin yükselmeye başladığı dönemin başlangıcını belirlendiği ve bu dönemde mevsim normallerinin üzerindeki az ya da çok bir sıcaklık artışıyla çakıştıkları ortaya koymuştur. Cemreler arasındaki günlerdeyse, sıcaklıklarda az da olsa bir düşüş olduğu saptanmış. Aynı araştırmaya göre her üç cemre dikkate alındığında, bir iki günlük farklarla bu tarihlerde %42 olasılıkla, iki cemre dikkate alındığındaysa %74 olasılıkla belirgin bir ısınma gerçekleştiği belirlenmiş.

Son söz olarak; kalplerimize de cemrelerin düşmesi dileğiyle.

DATÇA’DAN KNIDOS’A

DATÇA’DAN KNIDOS’A

Datça olacak Datça
Kadınların yarımadası
Boşuna değil o dediğim
Burası Afrodiçia
Ve gördüğüm bütün herşey
Sevda, aşk ve tazelik
diye gidiyor büyük usta Can Yücel’in Hıdırellez şiiri. Muğlanın güney batısında Reşadiye yarım adası üzerinde yer alır Datça. Hem Ege’ye hem Akdeniz’e bakar. Yarımada Akdeniz bitki örtüsünün çeşitliliğine sahip çok önemli bitkileri barındırır. Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) 1999 yılında Datça ve Bozburun yarımadalarını, dünyadaki 100 korunması gereken sıcak nokta içine aldı. Ki bu 100 noktanın 9’u ülkemizdedir. Aynı vakıf, aynı yarımadayı dünyadaki 122 “önemli bitki alanı”ndan biri olarak belirlemiştir. Datça, 30’dan fazla endemik, Türkiye genelinde 160 bitki taksonomisini barındırır. Akdeniz fundası, sığla ormanları, peygamber çiçeği, ters lale, kuzu kişnişi, deve dikeni, karya dikeni, dağ çayılı gibi endemik türlerin yanı sıra, başta Datça hurması (Phoenix theophrastti), Arum creticum, Biarum davisii, Linum arboreum gibi türlerin sadece burada olması ve korunması gerektiği belirlendi. Diğer yandan karakulaklı kuyurukkakan, kızık kirazkuşu, karaboğazlı ötleğen, küçük sıvacıkuşu, zeytin mukallidi, bıyıklı ötlegen, maskeli örümcek kuşu gibi kuşlar için önemli bir alan olup, tanımlanmış kuş alanları içindedir. Akdeniz fokları içinde önemli fok habitadı içinde kalan Datça yarımadası ayrıca yaban keçisi, yaban kedisi ve porsuklara da ev sahipliği yapar.

Gelelim Knidos’a. İsa’dan önce 4. yüzyıl ortalarında antik dünya, sofizim etkisine girmişken Knidoslular yaptırdıkları Aphrodite tapınağına, Atina’lı sanatçı Praksiteles’e heykel ısmarlarlar. Sanatçı iki Aphrodit heykeli yapar. Heykellerin biri giyinik, diğeri çıplaktır. Kos’lular önce davranıp giyiniği seçerler. Knidoslulara da çıplağı kalır. Fakat en ünlüsü de Knidoslulara kalanı olur. Pek çok insan övgüler düzülen bu heykeli görmeye gelir. 80’li yıllarda ancak karadan yol ile bağlanan Knidos, gerek Datça’ya karadan, gerekse Mavi Yolculuk ile ulaşanlar için vazgeçilmeden uğranması gereken bir yerdir. Daha İsa’dan önce (İÖ) 330 da demokratik yaşama kavuşan Knidos önemli bir sanat ve kültür merkezidir. Dünyanın 7 harikasından biri olan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos ve İÖ 355 de ölen, ünlü filozof Platon’un (Eflaun) dostlarından olan matematikçi, fizikçi, astronomi bilgini ve filozof Eudokos buradaki rasathanesinden Kanopus yıldızını gözlemlemiş, gezegenlerin aynı merkez üzerinde dönen küreler olduğunu, güneşin çapının ayın çapının 9 katı, dünyanınkinin de 3 katı olduğunu söylemiştir.

Tabii Datça yarımadasını gitmişken o güzel koyları dolaşmazsanız olmaz. Yolunuz Hayıtbükü’ne düşerse Ortam restoranda Süleyman Canbet ve Mehmet Ayhan’ın kalamar dolmasını ve ahtapotunu bademli özel sosları ile yemenizi, Ovabükü’nde eğer mayonuzu unutmadıysanız denize girmenizi, Palamutbükü’nde Yılmaz ve Mercay Yeşiltaş’ın Nostalgia Kafe’sinde o güzel salata ve yemeklerini tatmanızı tavsiye ederim.

Datça yarımadası, orman yangınlarından ve plansız yapılaşmadan korumamız gereken tarihi ve doğal bir cennet. Özellikle yöre halkının da ekonomik geleceğini düşünerek ekoturizm, ekolojik tarım gibi alternatif geçim kaynağı yaratmalıyız. Denizde biyolojik tahribatı önlemeli, yapılan ağaçlandırma çalışmalarında yabancı türlerin kullanılmamasına özellikle dikkat etmeliyiz.

ATATÜRK VE TÜRK TARIMI

ATATÜRK VE TÜRK TARIMI
(Yrd. Doç. Dr. Cem KARAGÖZLÜ 29.10.2004 Akşam Ege ilavesi köşe yazısı)


Cumhuriyetimizin 81. Yıldönümünü kutladığımız bu gün köşemizi Atatürk’ün Türk Tarımına verdiği önemi, yine onun sözleri ile bizlere tekrar anımsatmaya ayırdık.

Birinci Dünya Savaşı'ndan önce, tarım ürünlerinin Türkiye'nin ulusal gelirindeki payı yüzde 54 civarındada idi. Tarım tamamen ilkel üretim metotlarına dayandığı için rekolte ve verim oldukça düşüktü. Bu dönemdeki nüfusun % 80'nin kırsal bölgelerde yaşadığı, tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sürdürdükleri bilinmektedir. Ancak halkın bu bölümü ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik yaşamında hiçbir söze sahip değillerdir. Mustafa Kemal, bu olumsuzlukları engellemek üzere yaptığı atılımların başında köylüyü Türkiye'nin gerçek sahibi olarak tanımlaması gelmektedir. Atatürk’ün önderliğinde köylünün durumunun bir an önce iyileştirilmesi, modern tarıma geçilmesi, çağdaş üretim tekniklerinin uygulanması yönünde önemli adımlar atılmıştır. Son model tarım makinaları ithal edilerek yurda getirilmiş, köylü hem maddi olarak desteklenmiş, hem de teknik araç ve gereçlerle donatılmıştır.

Büyük zaferin kazanılmasından önce, Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM'yi açış konuşmasında köylü ve tarım sorunlarına eğilmiştir. “Efendiler! Milletimiz çiftçidir. Milletin çiftçilikteki emeklerini asrî, iktisadî tedbirlerle azamî haddine çıkarmalıyız. Köylünün çalışmalarının netice ve semeresini kendi menfaati lehine azamî haddine yükseltmek, istisadî siyasetimizin temel taşıdır....Onun için, bir yandan çiftçinin emeğini arttıracak ve semereli kılacak bilgi, vasıta ve fennî aletlerin kullanma ve yapılmasına, öte yandan onun çalışmalarının neticelerinden azamî derecede faydalanmasını temin edecek iktisadî tedbirlerin alınmasına çalışmak lâzımdır.” “Türk köylüsünü 'Efendi' yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez. Kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Fakat sapan kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa malik ve sahip olur.” (1923)

“Milletimiz çok büyük elemler, mağlûbiyetler, facialar görmüştür. Bütün olanlardan sonra yine bu topraklarda bulunuyorsa bunun temel sebebi şundandır: Çünkü Türk çiftçisi bir eliyle kılıcını kullanırken, diğer elindeki sapanla topraktan ayrılmadı. Eğer milletimizin büyük ekseriyeti çiftçi olmasaydı biz bugün dünya yüzünde bulunmayacaktır.” (1923)
“Millî ekonominin temeli ziraattir. Bunun içindir ki, ziraatte kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar, bu maksada erişmeyi kolaylaştıracaktır...Fakat, bu hayatî işi, isabetle amacına ulaştırabilmek için, ilk önce ciddî etütlere dayalı bir ziraat siyaseti tesbit etmek ve onun için de, her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek tatbik edebileceği bir ziraat rejimi kurmak lâzımdır. Bu siyaset ve rejimde, önemli yer alabilecek noktalar başlıca şunlar olabilir: Bir defa, memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın, hiçbir sebep ve suretle, bölünmez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus kesafetine ve toprak verim derecesine göre sınırlandırmak lâzımdır.” (1937)

Bu gün dahi her kelimesi geçerliliğini koruyan bu sözleri çoğaltmamız mümkün. Önemli olan onun düşüncelerinin izinden yürümek, bıraktıklarını korumak ve daha ileriye götürmek. Bunu da Mustafa Kemal ATATÜRK “... Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” diyerek hatırlatıyor.

ATATÜRK VE TÜRK KÖYLÜSÜ

ATATÜRK VE TÜRK KÖYLÜSÜ

Geçtiğimiz gün önce Ulu Önder Atatürk’ün aramızdan ayrılışını 66. defa andık. Bu satırlarda daha öncelerde de tekrar ettiğimiz gibi Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart 1922’de Millet Meclis’inde yaptığı bir konuşmasında şöyle dile getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”

Atatürk Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıldan itibaren de bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet bütçesinin yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden kurtarmış, örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime yönelik eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıda Atatürk’ün bir Türk köylüsü Halil ağa ile anısını kısaltılmış olarak bulacaksınız. Bu olay Sayın Hanri Benazus’un derlemelerinde, İsmet Bozdağ'ın "Atatürk'ün Sofrası" ve Noelle ROGER’ın “Olaylar ve Atatürk” kitaplarında ayrıntılar ile yer almaktadır.

Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek: “Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.

Ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ve Halil Ağa'nın öyküsü geçen yıllar içerisinde yeterince sahip çıkamadığımız, bazı hallerde kaybettiğimiz ve yaşamımızda çok fazla yer veremediğimiz ama Türk ulusunun özünde olan, özellikle zor günlerimizde toplu yada ferdi olarak gösterdiğimiz ve asla yitip gitmeyecek değerlerimizin varlığını anımsatan bir anı olarak ATATÜRK’ü bir kez daha minnetle anıyoruz.

ATATÜRK’Ü ANLAMAK BİLİMLE MÜMKÜN

(Resim: 1 Mart 1930 Karşıyaka Halkevi, Afet İnan ile ziyareti)

ATATÜRK’Ü ANLAMAK BİLİMLE MÜMKÜN
(ZİRAATÇİ GÖZÜYLE Cem KARAGÖZLÜ – AKŞAM EGE 18 Mayıs 2007 Yazısı)

Geçtiğimiz hafta Pazar günü İzmir’de bir büyük mitingi yaşadık. Tandoğan ile başlayıp, Çağlayan ile devam eden, Gündoğdu ile doruğa ulaşan Cumhuriyet Tarihimizin en büyük mitingleri iktidara, muhalefete, bağnazlara, başta AB ve ABD olmak üzere yabancı ülkelere gereken cevabı ve mesajı verdi. Önemli olan söz konusu kesimlerin bunu ne kadar anladığı yada anlamak istediğidir.

Yarın 19 Mayıs. Türkün uyanışının bir başka yıldönümü. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlere armağan ettiği bir bayram. Ancak unutulmaması gereken bir gerçekte gençlerin bekçiliğini yaptığı Türkiye Cumhuriyeti.

Hala daha kimilerinin kafasında “Acaba” sorusu olan kişilere, Cumhuriyet bekçileri yine en güzel cevabı tarihe tanıklık ettiğimiz bu günlerde veriyor.

Yukarıda anlamak yada anlamayı istemekten bahsettik. Bu eylemleri anlayamayanlara bir ufuk açsın diye Atatürk bu konuda bir yol gösterici sözünü hatırlatmak istiyorum; “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”. Mustafa Kemal ve arkadaşları 19 Mayıs’da yola çıktıklarından itibaren ülkemizde halkın yaşamı, yaşam şekli ve düşüncesi üzerine devrimler gerçekleştirmiştir. Atatürk’ün ilkeleri; Cumhuriyetçilik, laiklik, milliyetçilik, haçlılık, devrimcilik ve devletçilik. İşte bütün bu ilkelere temel olan söz “Hayatta en hakiki mürşit (yani doğruyu göstereni rehber) bilimdir” sözündeki bilimsel düşüncedir. Bu söz Atatürk’ün düşünme sisteminin anlaşılmasını ve bizim anlamamızı kolaylaştıracak temel sözdür.

22 Eylül 1924 tarihinde Mustafa Kemal Samsun İstiklal Ticaret Mektebinde şöyle diyordu; “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, muvaffakiyet için hakiki mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir. Yalnız, ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakki yatını zamanında takip eylemek şarttır.”

İşte bu sözler bu gün Ankara Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesinin binasının cephesinde kısaltılmış olarak yazılmıştır.

Modern yaşamın, çağdaşlaşmanın, önder olmanın gereklilikleri ve nitelikleri, bilimin insan için önemi bu sözlerle özetlenmektedir. Çünkü bilim; belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma sürecidir. Bu süreç de bize çalışmak, bilimsel bilgiye ulaşmada kazanacağımız donanımlar ve tecrübe ile kazandıklarımızı pratik hayatımıza aktarmamız gerekliliğini göstermektedir. Bu yüzden Cumhuriyetin emanetçisi gençlerdir, o nedenledir ki ilköğretim okullarının, liselerin, üniversitelerin duvarlarında hep “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yazar. Gerçekleri başka yerde aramak sizi aymazlığa, ihtiyatsızlığa, cahilliğe ve eskiye yani GERİYE götürür.

Atatürk Ve Çağdaşlık


ATATÜRK VE ÇAĞDAŞLIK
(9 Kasım 2007 Akşam Ege Gazetesindeki "Ziraatçi Gözü İle" köşemden)

Yarın Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılıp ebediyete uğurladığımız 10 Kasım. Dün olduğu gibi bu günde Mustafa Kemal'in yaktığı meşale Türk ulusunun önünü aydınlatmaya devam ediyor. Kanımca 10 Kasımlarda O’nun gösterdiği hedeflere yani Çağdaş Uygarlık yolunda ne kadar yol aldığımızı, devrimlerine ne kadar sahip çıktığımızı sorgulayacağımız bir gün olmalıdır.

Önce Atatürk’ün belirttiği çağdaşlaşma kavramına bakalım. Çağdaşlaşma; içinde bulunulan çağın gereklerini anlamak, bunları benimsemek ve topluma hem anlayış hem de kurumlar açısından o çağın gerektirdiği yaşam biçimine geçirebilmektir. Bir ülkenin, bir ulusun çağdaş olup olmadığını da yaşadığı çağın uygarlık düzeyine yakınlığı ile değerlendirilir. Atatürk’e göre “Türk toplumunda çağdaşlaşmayı bir yaşam davası, bir yaşam savaşı olarak görüyorlar. Yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını, bütünüyle çağdaş ve bütün anlam, biçim ve görünüşleriyle uygar bir toplum haline eriştirmektir” diye tanımlarken, “Uygarlık” tan da ne anladığını şöyle ifade etmiştir; “Uygarlığı kültürden ayırmak güçtür, gereksizdir. Bu nedenle, kültürden ne anladığımı söyleyeyim. Kültür bir toplumun devlet hayatında fikir hayatında yani bilim ve güzel sanatlarda, iktisadi hayatta, yani tarımda ticarette, zanaatta; kara, deniz ve hava ulaşımında yapabileceği şeylerin bileşkesidir… Bir milletin uygarlığı dendiği zaman kültür adı altında saydığım bu üç tür faaliyetin bileşkesinden başka bir şey olmayacağını sanırım”.

Kuşkusuz Atatürk, kendinden sonra karşılaşılacak her sorunu önceden bilen ve bunlara karşı sağlığında çözüm yolları gösteren bir kahin değildi. Atatürkçü düşünce ve çağdaşlık da bir doktrin bir dogma da değildir. Çeşitli düşünce akımlarının kendine özgü bir sentezidir. Bu sentez, Türk Toplumu’nun özelliklerini ve gerçeklerini dikkate alan; bilimin ve aklın egemenliğini amaçlar. Atatürk ilkeleri ve bu ilkeleri yaşama geçirmek için yapılan Atatürk devrimleri birer araçtır; bu araçlarla ulaşılmak istenilen amaç çağdaşlaşmadır. Atatürk`ün sözlüğünde ve 10. Yıl Söylevinde çağdaşlaşma, "Muasır medeniyet" denilerek, bugünkü dille "Çağdaş uygarlık" sözcükleriyle dile getirilir.

Atatürkçü çağdaşlaşma ve düşünce sistemi içinde eğitim; “yaşamda en gerçek yol göstericinin bilim olduğu”nu esas alır. O nedenle Atatürk eğitim politikasını oluştururken akıl ve bilimi esas almıştır. Maarifin Milli Mücadele kadar önemli olduğunu belirten Mustafa Kemal Paşa 15 Temmuz 1921’de Ankara’da Maarif Kongresini gerçekleştirdi. Bu gün hala eğitimde bir çok yollar aranıyor. Atatürk ulusal eğitimin yaygınlaşması için; eğitime ve öğretmenlere çok işin düştüğünü belirterek 24 Mart 1923 günü Kütahya lisesinde yaptığı konuşmada şunları söylemiştir; “Toplumumuzu gerçeğe ve mutluluğa eriştirmek için iki orduya gerek vardır. Biri, vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri ulusun geleceğini yoğuran irfan ordusu”.

Eğitimin temel görevinin devletin varlığını sürdürmek olduğunu bilen Atatürk, 27 Ekim 1922 günü yaptığı konuşmada “çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun onlara temel olarak şunları öğreteceğiz: 1) Ulusuna 2) Türkiye devletine 3) Türkiye büyük millet meclisine düşman olanlarla savaşma gereği”. Atatürk ün eğitimle ilgili düşünce ve görüşleri incelendiğinde bu günden daha modernd olduğu görülecektir.Ulu Önder’in eğitimde bize yol gösteren ilkeleri şunlardır: Eğitimimiz ulusal olmalıdır, bilimsel olmalıdır, uygulamalı olmalıdır, karma olmalıdır ve laik olmalıdır.

Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş ve uygarlık yolunda emin adımlarla ilerliyor. Her ne kadar, cumhuriyeti içine sindiremeyen ve çağdaşlığı çağdışı olarak nitelendirenler, bölücüler, iç ve dış güçler tekerin önüne taş koymaya çalışsalar da, güçleri yetmedi ve yetmeyecektir.