Bu Blogda Ara

19 Haziran 2009 Cuma

BABALAR GÜNÜ

Bu Pazar “Babalar Günü”. Anneler Günü'ne karşı bir gün olarak mı ortaya çıktı bilinmez, tarihçesi bile net değildir. Babalar gününün geçmişi üzerine bazı araştırmacılar tarih belirtmezken, Batı Virginia'da yaşayan John Dowdy'nin annesi öldükten sonra onun yerini alan babası için böyle bir gün kutlanmasını istediğini söylenmekte. Diğer araştırmacılar ise 1910 yılında Washington'daki John Bruce Dodd'un 6. Çocuğunun doğumu sırasında hayatını kaybeden annesinin ardından hayatını çocuklarına adayan babası William Smart'a özel bir gün armağan etmek amacıyla bu fikri ortaya attığını belirtiyorlar. Başka tarihçiler de babalar gününü antik Roma’ya kadar dayandırmakta. Konuyu tarihçilere bırakıp sizlerle Dale Carnegie’nin İşten ve Yaşamdan Zevk Almanın Yolları kitabından aldığım ve orijinalinin bir basın klasiği olarak W. Livingston Larned’in ilk kez People’s Home Journal’de yayımlanan daha sonra Reader’s Digest’da kısaltılmış olarak yayınlanan “Father Forget”, Türkçe’si ile “Baba Unutur” yazısını paylaşacağım.

“Dinle oğlum, bunları sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanağının altına sokmuşsun, nemli alnındaki sarı lülelerin yapış yapış ıslak. Odana bir hırsız gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturmuş gazetemi okurken vicdan azabım nefes kesen bi dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yatağının başucuna geldim. Neler mi düşündüm oğlum? Sabah sabah kızmıştım. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladım, çünkü yüzünü ıslak havluyla öylesine silivermiştin. Ayakkabılarının kirli olduğunu görünce sana onları temizlettim. Bazı eşyalarını yere attığında sana öfkeyle bağırdım. Kahvaltı ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafına saçıyordun, lokmalarını çiğnemeden yutuyordun, ekmeğine çok fazla tereyağı sürmüştün. Sen oyun oynamaya gidiyordun, bense trenime yetişmek zorundaydım. Bana baktın elini salladın ve “Güle güle babacığım” dedin. Ben ise kaşlarımı çattım ve “Dik dur!” dedim sana. Akşam üzeri de durum farksızdı. Eve gelirken seni yere çömelmiş arkadaşlarınla bilye oynarken buldum. Çorapların yırtılmıştı. Arkadaşlarının önünde seni küçük düşürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu çoraplar çok pahalıydı ve giymek istiyorsan dikkatli olmalıydın. Düşün oğlum bunları sana baban söylüyordu! Hatırlıyor musun? Sonra çalışma odama girdin.Gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Kağıtlarımın üzerinden sana baktığımda bir an için çıkmaya yeltendin. “Ne istiyorsun?” diye bağırdım sana. Hiçbirşey söylemeden koşup boynuma sarıldın ve beni öptün. Hem de büyük bir sevgiyle. Sonra koşarak dışarı çıktın. Kağıdım elimden düştü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarını buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmediğim için değil bu; senden çok şey beklediğim için. Seni kendi çağımın değer yargılarına göre değerlendiriyorum çünkü. Oysa ki senin pek çok güzel özelliğin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüşün de bunu kanıtlıyor.Bu gece başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta, yatağının yanında diz çöktüm ve çok utanıyorum.Bunları sana uyanıkken anlatsam da anlamazsın biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle oynayacağım. Sen acı çektiğinde acı çekecek, sen güldüğünde güleceğim. Dilimin ucuna kötü şeyler geldiğinde dilimi ısıracağım. Kendi kendime sürekli, “O bir çocuk!” diyeceğim. Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kolları arasındaydın, başını onun omzuna dayamıştın. Ah, senden çok şey bekledim oğlum, çok şey bekledim...”

Bu yazıyı, bu özel günde özellikle biz babalar tarafından bir kez daha çocuklarımız ile ilişkilerimizi düşünmek için paylaştım. Tabi çocuklarda bizlere İzmir in çevresindeki çorak dağları yeşertecek Ege Orman Vakfı projesi olan “İzmir Dostluk Ormanının” a bir ağaç diker, bu anlamlı günde bu güzel hediyeyi verebilirler, bizimde bir dikili ağacımız olmuş olur. Tüm babalar ve çocuklar yakında yada uzakta bu gün sesinizi duyurun.Tüm babaların ve baba adayların babalar günü kutlu olsun…

10 Haziran 2009 Çarşamba

Resimlerle Mustafa Kemal Karşıyaka'da

Değerli Dostlar, Hatırlarsınız geçtiğimiz ay size Karşıyaka ve Mustafa Kemal konusunu derinlemesine aktarmıştım (http://cemkaragozlu.blogspot.com/2009/04/mustafa-kemal-ataturk-ve-karsiyaka-spor.html).

Aşağıda sizlere Mustafa Kemal'in Karşıyaka'da bazı resimlerini paylaşacağım

İplikçizade köşkü girişi 10 Eylül 1922 (KSK Başkanının evi)



Karşıyaka Latife hanım köşkü girişi . Annesi Zübeyde hanımın vefatı sonrası





Annesi Zübeyde Hanım kabrine giderken



Kabri Başında


KSK Şeref Defteri İmzaları

9 Haziran 2009 Salı

KİŞİSEL GELİŞİMİMİZDE ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ


Üniveristelerde final zamanı. Çok yakın zamanda o sınavlarda bitecek . Kiminiz diplomayı alıp hayat yolunda yeni bir dönemeçe gireceksiniz. Aşağıda genç arkadaşlarımızın ufkuna yeni bir görüntü getirmek üzere bir derlememi paylaşıyorum. Hepinizin yolu açık olsun...
CK




KİŞİSEL GELİŞİMİMİZDE ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ

Niçin kişisel gelişimimize önem vermeliyiz? Üniversite ve lisansüstü eğitimlerinde zaten kendimizi geliştiriyoruz. Emsallerimizden farklı olmak niye? Gerçekte yapılması gereken belki de “bireysel kariyer yönetimi planı”dır. Kişisel gelişimimize katkıda bulunacak yetkinliklerimizin geliştirilmesi, bize sadece iş yaşamımızda yardımcı olmaz. Örneğin, “etkili iletişim” konusunda bir eğitim aldığınızı ve kendinizi bu konuda geliştirmek istediğinizi varsayalım. Gelişen iletişim becerinizi sadece iş ilişkilerinde mi kullanacaksınız? Kuşkusuz hayır. Bu yetkinlik, iş dışı yaşamımızda da oldukça yararını göreceğimiz ve kullanacağımız bir özelliktir. Sorumluluk alma, sağduyu, stresle başa çıkabilme, sürekli öğrenme, sorgulama, sorun bulma ve çözme, karar verme, çatışma yönetimi, zaman yönetimi, ekip çalışması gibi iş dünyasında oldukça geçerli yetkinlikler, özel yaşamımızda da kullanılır.

Çocukluğumuzdan bu yana önce Anadolu Liseleri, sonra Üniversite sınavları ile kendimizi hep başkaları ile yarışır halde buluruz. Daha sonra bu yarış, iyi bir iş bulma ve nihayet çalıştığımız işte daha iyi bir konuma gelme ile devam eder. Biraz dikkatli düşünelim: Neden hep başkalarıyla yarışıyoruz? Çünkü sistem bunu gerektiriyor. Peki, odak noktamızı başkalarına değil de, kendimize çevirsek ne olur? Yani kendi kendimizle yarışsak, kendimizin bugününden daha iyi olmaya çalışsak… Böyle bir bakış açısı kuşkusuz başkaları ile olan yarışımızda da bize katkıda bulunur, ama daha önemlisi bize hiç kaybolmayacak bir hedef verir. Çünkü başkaları ile olan yarışta kazanabiliriz, ama her zaman bu günümüzden daha iyi olduğumuz söylenemez. Dolayısıyla kendisi ile yarışmak kişiye hiç bir zaman son bulmayacak doğru bir vizyon kazandırır. Zaten bireysel gelişimin de amaçladığı; başkalarından üstün olmak değil, kendimizin bugünkü halinden daha üstün olmaktır.

Bu konuya benzer bir bakış açısını 87 yaşında yarım bıraktığı üniversite eğitimine devam eden Bay Rose’un Üniversite balosunda yaptığı konuşmanı paylaşarak devam ediyorum. Şöyle diyor; “Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır..". Sanırım Bay Rose’un bu anlamlı sözleri üzerine bana söyleyecek pek fazla bir şey bırakmıyor. Yaşlanmak mı? Büyümek mi? Karar sizin…

Her insan tektir ve özeldir. Tanımlar ve kuramlar sanki insanın bu özelliğini ortadan kaldırıp insana bakışı belli kalıplar içerisine sokmaya çalışıyor gibi görülebilir. Ancak bu tanımlar olmadan da düşünmeyi sürdürmek ve bilgiye ulaşmak olanaksız görülmektedir.

Eğitim, önceden saptanmış amaçlara göre insanların davranışlarında belirli değişiklikler sağlayan planlı etkinlikler dizgesidir. Eğitim yeni yetişen kuşakları yaşama hazırlamak amacı ile onların gerekli bilgi, beceri, anlayış kazanmalarına ve kişiliklerini geliştirmelerine yardım etme sürecidir.

Eğitim, temel olarak kişileri ilerideki mesleklerine hazırlamaya yönelik bir araçtır. Ancak ülkemizdeki üniversite eğitim sistemi, gencin istediği mesleği seçmesini engellediği de söylenebilmektedir. Üniversite eğitiminde öğrencilerin sevdikleri bir mesleği seçmek yerine Öğrenci Seçme Yerleştirme Sınavlarında aldıkları puanların önem taşıdığı görülmektedir. Mesleği için eğitim görülecek okulun, dolayısıyla ileride gelir getirici amaçla çalışılacak olan işin seçilmesinde genç, bilinçli bir seçim yerine toplumun ve çevrenin istekleri doğrultusunda tercihini kullanmaktadır. Bu durum ister istemez öğrencilerin genellikle istemedikleri okullarda okumak zorunda kalmalarına, sevmedikleri bir mesleğe sahip olarak hayata atılmalarına yol açabilmektedir. Buna karşılık genç, istemediği bir mesleği olmasına rağmen, yapacağı işin seçiminde özellikle ilgi alanı doğrultusunda bir tercih yapmak durumunda kalabilir.

Ancak kişi ister istekle, ister istemeden tercih ettiği fakülteler arasında sınavda aldığı puana göre birine gitsin; üniversite eğitimi, öncesiyle de bütünlük arz eden dinamik bir süreçtir. Bu nedenle, üniversiteye gelen öğrencilerin bilimsel ve kültürel altyapıları ve üniversite eğitiminden beklentileri, üzerinde durulması gereken önemli konulardır. Diğer bir önemli nokta da üniversite eğitiminin; iş dünyasının, devlet ve toplumun beklentilerine cevap verecek hale getirilmesidir. O nedenle bir öğrenciyi mükemmel bir insan yönünde şekillendirmede son söz şüphesiz ki, bilimselliği esas alan üniversitedir. Bu bağlamda bilgi, beceri ve bilimsel yaklaşımlar yanında ahlâkî değerler ve küresel gereksinimler de bir üniversite mezunu için önemli kavramlar haline gelmektedir.
Üniversiteler ancak, eğitimdeki bu yeni kavramlar çerçevesinde kendi içinde yeniden yapılanarak diğer eğitim kurumlarına örnek olabilir ve değişen şartlara göre gerekli yeniliklere öncülük edebilirler. Üniversitede yetişen bilim adamları, aldıkları eğitim doğrultusunda geliştirdikleri felsefe ve bilgi sistemlerine göre daha bütüncül bir yaklaşımla eğitim sorunlarını inceleyebilirler ve bu anlayışla üniversite gençliği yetiştirebilirler. Bütün bu gerçekler ışığında 21. yüzyılda üniversite eğitiminin yeni ufuklara doğru yönelmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Üniversite"nin sözlük anlamı ve amacı nedir? İngiliz OXFORD sözlüğüne göre "üniversite" sözcüğünün kökeni Latince "universitas = lonca, birlik, vb."dir. Yani bildiğimiz üniversitenin kökeni, "bilgeliklerini paylaşmak ve aktarmak için bir araya gelen bilgeler topluluğu!" anlamındadır (Görüldüğü gibi, bildiğim tüm yabancı dilde yazılışlarında kelimenin kökeninde de “c” harfi olmadığı gibi, bir bileşik kelime de değil, yalnızca türetilmiş bir kelime olduğu ortadadır. Dolayısıyla bunu "evrenkent" olarak Türkçeleştirmek yanlıştır).
Şimdi üniversite eğitiminin niteliği üzerinde durmak istiyorum. Bana göre üniversite eğitiminin başlıca iki amacı, öğrencilere eğitim verilen alanda temel bilgileri vermek ve o alanda öğrencileri iş yaşamına hazırlamaktır. Günümüzde bunlardan sadece ilkine ağırlık verilmekte (o da üniversite öğretim elemanlarının yetkinliklerine bağlı olarak…), ikincisi ise neredeyse unutulmuş görünmektedir. Gerçi temel bilgilerin alınması son derece önemlidir, çünkü çalışma yaşamında edineceğimiz yeni bilgi birikimini bu temel üzerine inşa edeceğiz, bu temel ne kadar sağlam olursa, üzerine inşa edilen kariyer binası da o kadar sağlam olur.
Üniversite sadece temel bilgileri vermekle kalmaz, yeni bir bakış açısı kazandırır. Lise eğitimine kadar (meslek liseleri dışında) standart bilgilerle donatılan öğrenciler üniversiteye başlamakla birlikte o güne kadar öğrendiklerinin sadece bir temel olduğunu, bunların dışında çok farklı uzmanlık alanlarının varlığını ve bu alanlarda öğrenilecek çok şeyin olduğunu algılamaya başlar. Bu çok olumlu bir gelişmedir ve bilgiye bakış açısında önemli bir değişikliği simgeler. Dolayısı ile üniversite mezunu olmakla bireylerin olaylara bakış açılarında önemli gelişmeler sağlanır.

Diğer bir konu, genellikle üniversitede son sınıflara yaklaşırken öğrencilerin ilk yıllardakinin aksine, öğrenim gördükleri alanda artık oldukça bilgili oldukları izlenimine kapılmalarıdır. Oysa bilginin sonu yoktur, nasıl ki üniversiteye yeni başlayan bir öğrenci lisede öğrendiklerinin çok temel bilgiler olduğunu algılıyorsa, son sınıfa geldiklerinde de kendilerine verilen bilgilerin o alandaki temel bilgiler olduğunu algılamalıdır.

Üniversite eğitiminin bir diğer amacının öğrencileri çalışma yaşamına hazırlamak olduğu konusuna gelince. Bildiğim kadarıyla (en azından insan kaynakları konusundaki kitaplarda) A.B.D.'de üniversiteler ile iş dünyası yakın ilişki içerisindedir. Özellikle işletme yönetimi eğitimlerinde "Case Study" (Örnek Olay) çözümlemeleri ile oldukça pratik bilgiler verilmektedir. Bunun ülkemizde çok yaygın olarak uygulandığını söylemek zordur.

Üniversite ve lisansünstü eğitimlerinde, yapılan eğitimlerin konusuna uygun olarak “temel nitelikte” bilgiler verilir. Gerçekte üniversitede lisans ve lisans üstü eğitimin temel felsefesi şöyledir. Lisans eğitimlerinde öğrencilere doğrular (temel bilgiler) öğretilir. Yüksek lisans eğitimlerinde ise öğrenciler, o güne kadar öğrendiklerinin aslında o kadar da doğru olmadığını (bilimsel şüphecilik-araştırma) öğrenirler. Doktora öğrencileri ise öğrendiklerinin yanlış olabileceğini (tez-antitez) anlarlar”.

Üniversitelerde aldığımız eğitimin kişisel gelişimimize çok önemli katkılarda bulunduğu doğrudur. Ancak bu bilgiler, bizim eğitim aldığımız alanda en azından neler olup bittiğini anlamamıza yardım edecek anahtar niteliğinde bilgilerdir. Bu bilgileri iş yaşamına uyarlamak için ise daha detaylı bilgilere ihtiyacımız var. Öncelikle eğitim aldığımız konu ile ilgili çok çeşitli uzmanlık alanları vardır. Dolayısı ile çabalarımızı bu belirli uzmanlık alanlarına yoğunlaştırarak daha detaylı bilgi sahibi olmalıyız. İkincisi ve daha önemlisi bilim hızla ilerliyor ve bilgiler her geçen gün artıyor. Belirli bir alanda uzmanlaşsanız bile o alandaki yenilikleri ve gelişmeleri takip etmek durumundasınız. Bu da o konuda her gün kendimizi geliştirmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Diğer yandan üniversitede verilen bilgiler daha çok o konu ile ilgili teknik bilgilerdir. Belirli bir alanda uzmanlaşsanız bile çalışma yaşamında bu bilgileri diğer insanlarla birlikte uygulayacaksınız. Bu noktada sosyal ilişkiler ve çalışma yaşamının dinamikleri ön plana çıkmaktadır. Diğer bir deyimle “yaşam dersleri”ni, üniversitelerde ders olarak elde edememesi olanaksızdır. Bu bilgileri ya yaşayarak (ki oldukça uzun dönemli ve maliyetli bir yöntemdir) ya da bilinçli bir şekilde bu alanlarda kendinizi geliştirerek öğrenebilirsiniz.

Kazanımları, prensipleri hayatımızda uygulamamız gerekir. İşin en zor yanı da budur. Pekiyi bunu yapmayı hayatımızda nasıl kolaylaştıracağız. İzin verirseniz, bunu okuduğum bir kitaptaki alıntı ile örneklemek istiyorum. Westminster manastırının bodrumunda bir Anglikan piskoposunun mezarı üstünde yazılı sözleri şöyle: "Genç ve hür iken, düşlerim sonsuzken, dünyayı değiştirmek isterdim. Yaşlanıp akıllanınca, dünyanın değişmeyeceğini anladım. Ben de düşlerimi biraz kısıtlayarak sadece memleketimi değiştirmeye karar verdim. Ama o da değişeceğe benzemiyordu. İyice yaşlandığımda, artık son bir gayretle, sadece ailemi, kendime en yakın olanları değiştirmeyi denedim. Ama maalesef bunu kabul ettiremedim. Ve şimdi ölüm döşeğinde yatarken birden fark ettim ki, önce yalnız kendimi değiştirseydim, onlara örnek olarak ailemi de değiştirebilirdim. Onlardan alacağım cesaret ve ilhamla, memleketimi daha ileri götürebilirdim. Kim bilir, belki dünyayı bile değiştirebilirdim."

Gençken hepimizin dünyayı, mevcut düzeni daha iyiye götürmek için bir çok idealimiz olur. Kendisini daha ileri götüremeyen bir kişi, mevcut düzende nasıl bir gelişme sağlayabilir? Bireyler, toplumun temel taşıdır. Toplumsal gelişim, bireylerden başlar. Biz birey olarak kendimizi geliştirirken aslında toplumsal gelişime de katkıda bulunmuş oluyoruz. Aramızda toplumun gelişmesini, daha ileri yaşam ve düşünce koşullarına geçilmesini istemeyen var mı?

Cem KARAGÖZLÜ
Mayıs 2008

6 Haziran 2009 Cumartesi

Teşekkürler...



Değerli Kaf Sin Kaf Dostları,

16 Mart 2007 tarihinden başlayıp yaklaşık 26 aylık süre ile onur ve gurur ile yaptığım Karşıyaka Spor Kulübü yöneticiliğimi bayrağı devir aldığımız gibi devir ettik. Yaşadığım sürece hayatta taşıdığım en güzel, tekarlıyorum en onur duyduğum günlerdi. Yöneticiliğimizin ilk günlerinde Voleybol bayanlarda Fenerbahçe'yi 3-1 yendiğimiz maçı ve ardından kazandığımız Türkiye Voleybol Bayanlar ligi 3. lüğü kupasını Dalaman'da kaldırıken, arkasından Genç ve yıldız basketbolcularımızın Türkiye 1. ve 2. lik leri. Hele geçtiğimiz Banka Asya 1. liginde son dakikaya kadar yaşadığımız heyecan içerisininde Rize ve Ordu maçları, Her iki Bolu maçı ömrümüze ömür mü kattı, ömür mü götürdü bilimez ?

Bu süreçte mutlaka yanlışlarımız, eksiklerimiz ve yapamadıklarımız oldu. Gücümüz, aklımız bu kadarına yetti. Bu nedenle de öncelikle yapamadıklarımız için özür dilerim ve ne kadar hatamız oldu ise af olla. Ama iyi kötü bir tecrübe de kazandık. Hatalardan ders almaya çalıştık.

Bu nedenle siz değerli Kaf Sin Kaf dostlarıma tüm destek ve eleştirilerinize öncelikle teşekkür ederim.

Ayrıca bu süreçte birlikte çalıştığım başkan ve yönetim kurulu arkadaşlarıma, Onursal Başkanımız Sayın Selçuk Yaşar’a, Karşıyaka Belediye Başkanı Sayın Cevat Durak’a, İzmir BŞB Sayın Aziz Kocaoğlu’na, değerli camiamız büyüklerine, Karşıyaka Taraftarlar Derneği ve Çarşı grubu nezdinde bu güne kadar “hep destek, tam destek veren, bizlere inanan” benimde içinde bulunduğum taraftarımıza, mübarek Kaf Sin Kaf formasını terleri ile ıslatan tüm sporcularımıza, teknik adamlarımıza, fedakârca çalışan kulüp personelimize, değerli basın mensuplarına ve son olarak da bu süreçte her koşulda bana destek olan ve onlardan Karşıyakam için çaldığım zamanlar için gösterdikleri anlayış için eşim ve oğluma içtenlikle tekrar tekrar teşekkür ederim.

Belirtiğim 26 aylık süreçte görevim gereği bazı bildiklerimi buradan paylaşamadım. Bazen genel, bazen özelden cevaplar vermeye çalıştım. Artık geldiğimiz yere döndük, tribünde istediğimiz gibi bağırıp çağıracağız.

Bu vesile ile sizlere bazı saptamalarda da bulunmak istiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Sevgili Ziyanur Hasbay değerli Bilim insanı Bilge Umar'ın Karşıyaka adının nereden geldiğine dair bir yazısını paylaşmıştır. Karşıyaka adı öyle "Coeur de Lion" dan falan gelmediğini değerli Bilim İnsanı Bilge Umar ortaya koymuş. Aslan Yürekli Rişar Haçlı seferlerinde İzmir'e dahi uğramamış. Karşıyaka tarihi 1850 lerden başlıyor. yaklaşık 50 - 60 yıl sonra bir milat var. 1912. 1912 yılı bir milattır. Kadızade Zühtü Işıl, Süreyya İplikçi, Refik Civelek, Osman Nuri, Örnekköylü Hüseyin ve arkadaşları Kaf Sin KAf'ı kurarken milli tepkilerini ortaya koyuyorlardı, Kurtuluş savaşı sonrası da Kemalist devrimlerin bekçisi olmuş ve olmaya devam etmektedir. Ancak ben sizi biraz daha önceye götürmek istiyorum.

Fransız Devrimi.

14 Temmuz 1789 günü Paris'teki Bastille zindanı, ayaklanan Paris’liler tarafından ele geçirildi,14 Temmuz dönemeci ile belirlenen Fransız Devrimi, uzun yıllar boyunca tüm insanlık için özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin yani demokrasinin başlangıcı oldu. Pek çok devrimin gelişme evreleri Fransız Devrimi'nin evreleriyle kıyaslanarak ele alındı; bu devrimin figürleri örnek alındı. Karşıyaka’mızın da 1912 de kuruluş felsefesi İzmir’de değil Türkiye’de bir devrimdi. Ancak 14 Temmuz 1789 da yapılan devrimin ardından Fransa hemen düzlüğe çıkamadı.

Önce kurucu meclis süreci, sonra anayasa meclisi, hemen ardından ulusal meclis ve cumhuriyet dönemi çalkantılarla geçti. Bu dönemde bütün Avrupa, Fransa’ya karşı birleşti ve müttefik orduları Fransa’yı işgal etti. Bu sırada Montenyar partisi iktidara sahip oldu, şiddet ve korku ile herkesi sindirdi. Müttefikleri ülke sınırlarının dışına püskürttü. İşte bu sırada ihtilalin liderlerinden Robespierre; Danton gibi ihtilalin ruhu ve kalbi olan kıymetli arkadaşını ve diğer devrimci kadroyu diktatörlük hırsıyla vatan haini diye giyotine yollayarak öldürttü. Artık ihtilal Danton’un dediği gibi “devrim kendi öz evlatlarını yemeye başlamıştı”. Danton’un yargılanması ve bundan sonraki tarihsel süreci (Robespierrin’de hayatını aynı şekilde üç ay sonra giyotinde sonlandığını hatırlatarak) sizlerin bilgilerine bırakarak sözlerime son vermek istiyorum.

Hatırlatmak isterim ki ikibuçuk yıllık sürede en çok eksikliğini çektiğim yıllarca bu kulüpte yöneticilik yapmış olan ağabeylerimin, kardeşlerimin tecrübelerinden yeterince yararlanamamak olmuştur. Karşıyaka Spor Kulübü 97. yılında her günden daha fazla birlik ve beraberliğe ihtiyacı vardır. Kişisel kırgınlık, kızgınlıklar ve alınganlıklar Karşıyaka’mıza zarar vermektedir. Kişilere kırılabiliriz ama hiç birimiz Kaf Sin Kaf’a kırılamayız, ondan uzaklaşamayız.

Karşıyakalı’nın da tabiî ki liderinden beklentisi olacaktır. Bu liderin bizleri ortak hedeflere, şampiyonluklara yöneltmesini, hedefler benimsetmesini; yönetim, sporcu, teknik heyet, taraftar ve camia arasında köprüyü oluşturmasını, dağınık güçleri bir araya toplayıp sinerji yaratmasını beklemektedir.

O zaman bu günden itibaren maddi ve manevi desteğimizi Karşıyaka’mızdan esirgemeyelim. Karşıyaka’mızın evlatları yenmesin. Unutmayalım ki başka Kaf Sin Kaf yok.

En içten sevgi ve saygılarımla…



Cem Karagözlü