Bu Blogda Ara

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Hatırlamakta Fayda var

<
Bu günlerde hatırlamakta fayda var...
CK


26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
ve
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E
BAKAN NEFER



Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.


Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın :
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>


Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...

Nâzım HİKMET

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Selluka Çiçeği




Selluka çiçeği İzmir'e özgü bir çiçek, maalesef yok olmaya yüz tutmuş. Çok az kişide
var. Oysa çok hoş kokulu, eflatundan beyaza spiral şeklinde sarmaşık tarzı bir çiçek. Kokusu limon çiçeği, yasemin arasında nefis bir koku. Ancak biraz zor yetişiyor, nazlı.

Selluka deyince belki aklınıza Ezgi'nin Günlüğü'nün “Aşk” albümünde yer alan bir şarkı geliyordur; “Yağmur yağdı, gene dallar boyandı / Sellukalar uyandı... Işık kapıya dayandı / Sen sen sen aşkı bulsan / Selluka gibi sarılsan”.

Latincesi "vigna caracalla" ve anavatanı Venezüella Caracas. Papilionaceae familyasından bir tür bitki. Tropikal bitkiler grubundandır. Ergin bitki boyu 4.7-6 m arasında değişir. çiçekleri tam güneş durumunda acar. pembe, eflatun, soluk sari çiçekleri olabilir. Yaz ortası, yaz sonu- son bahar bası çiçeklenir. Ülkemizde 6.1-6.5 pH değerine sahip topraklarda görülür. Dekoratif amaçlı kullanılabilen bir bitkidir.

Eskiden İzmir’in bahçe içinde evlerinde vardı. Şimdi bahçeli evler ile birlikte selluka’da yok olmak üzere. Bundan 2 – 3 yıl kadar önce Kemeraltı Esnaflar Odası selluka tohumu dağıtmıştı. Bilmiyorum yetiştirebilen odlumu. İzmir’de yada sayfiye yerlerinde rastladığınız sellukalardan da kuru fasulye ile kuru börülce arası büyüklükteki tohumlarından alabilirsiniz. Ancak çok nazlı, her tohumdan verim alamıyorsunuz. O nedenle sellukayı yetiştirirken sabırlı ve inatçı olmalısınız. Bazı çiçek ve bitki satan peyzaj seralarında da selluka fidanına rastlayabilirsiniz. Çeşme’de Alaçatı tarafında bir serada olduğu haberini aldım.

Hafta sonu sellukayı dediğim yerde buldum. Ilıca kavşağından Alaçatı yoluna girince solda çam ağaçlarının altında bulunan bakkalın yanıdaki yoldan girip yaklaşık 700 – 800 metre gidince sağda Koç Çiçekçiliğe ulaşıyorsunuz. Bildiğiniz peyzaj seralarından değil. Sahibi Hüseyin Koç. Koç Amca. 1924 den beri Alaçatı’da. Zaten 1923 Selanik doğumlu. 1924 mübadelesinde Selanik’den Çeşme’ye ailesiyle bir yaşında gelmiş. Mübadelede devlet Alaçatı’dan yer vermiş.

Eski bir taş ev etrafındaki bahçede çeşit çeşit bitki, ağaç, çiçek var. Bahçenin girişinde büyük bir sakız ağacı var. Gövdesinden damlayan damla sakızları tatmanız öneririm. Koç Amca bu ağaçtan bahçenin diğer ucuna üç tane daha yetiştirmiş. Üç tane sellukası kalmıştı. Birini ben aldım. Hafta sonu itibariyle iki tane kalmıştı. Koç Amca bitkiler konusunda tecrübelerini gelenler ile paylaşıyor. Seksen dört yaşında, bir tarih. Mübadeleyi, Çeşme’yi, Alaçatı’yı anlatıyor size. Bize anlattığı, yıllar önce gelen Alman profesörün dediklerinin bu gün bir bir çıkması pek ilginç geldi. Bahçesinin karşısındaki evlerin yerinde olan siyah incirler maalesef yok, ama o incirleri Koç Amcadan bu gün dinleyebilirsiniz. Çeşme’de, Alaçatı’da yazınızı geçirip bahçe ile ilgileniyorsanız Koç Amcaya gitmenizi tavsiye ederim. Hem sohbet eder hem de aradığınız çiçekleri belki onda bulabilirsiniz.


Bu haftaki konumuzu Maksude Kılınç'ın sözleri ile bitirelim “İzmir'in, Karşıyaka'nın bahçelerinde açardı salkım salkım. Kimi bir ağaca sarılmış, kimi bir kameriye ile içli dışlı. Sokaklarda imbatın kokusu ve baştan çıkarıcı renkleriyle selluka, şenlendirirdi İzmir'i…”

Dondurma'nın Tadı

18 Ağustos 2006 tarihli Akşam Gazetesi Ege ilavesi "Ziraatçi Gözüyle" Köşemden;



Dondurma yaz aylarının en sevilen gıdalarından birisidir. Tarihi 3 bin yıl kadar eskiye uzanan dondurmanın aslında bir Çin icadı olduğunu görüyoruz. 1777 yılından sonra ABD’de sadece evlerde üretilen bir yiyecek olmuş. 1851 yılı ticari dondurmanın miladı olmuş. Bu tarihten sonra dondurma endüstrisi hızlı bir gelişme göstermiş. Bu nedenle bazı uzmanlar 20. yüzyılın ikinci yarısı "Dondurma Çağı" olarak adlandırılmış. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından üretim kapasiteleri büyük tesislerde yapılmaya başlanmış. Çeşidi artan ve maliyet düşen dondurma, lüks bir tüketim maddesi olmaktan çıkıp herkesin damak tadına dönüşmüş.

Yazın bunaltıcı sıcağından biraz olsun kurtulmanın en leziz yolu ya da serinlemenin. Dünyanın en sevilen tatlarından biri olan dondurma, günümüzde artık çilekten, kahveye, karamelden kavuna kadar her türlü lezzette üretilebiliyor. Yüksek besin değerine sahip bu özel ürünü her yaşta ve aslında her mevsimde tüketilmesi gerekiyor.

Türkiye’de 80’li yıllarda kişi başına sadece yarım kilo dondurma tüketiyorduk. 2006’ya geldiğimizde bu rakkam bir buçuk kiloya ulaştı. Ancak yeterli değil. Bu tüketim miktarı Avrupa ortalamasından 6, ABD’den ise 20 kat daha düşüktür. Ülkemizde dondurma 1980’li yıllara kadar pastanelerde satışı ile tüketilmekteydi. Ayrıca 70’li yıllarda İzmir ve Ege’de Memo ve Sütsan anımsanacak fabrikasyon dondurmalardı. 80’li yıllarda ülke genelinde ilk endüstriyel dondurma markası Panda ile tanışıldı. 1990’da Türkiye pazarına giren Algida ise bugün pazarın en büyüğü. 1999 yılında Algida’ya rakip olarak Türkiye piyasasına giren Almanların ünlü dondurma markası Schöller, pazardan umduğunu bulamadı. 2003 yılında Ülker Golf Bursa’da Schöller’e ait tesislerini alarak sektöre girdi. Ülker’in Golf markasıyla dondurma pazarına girişi sektörü hareketlendirdi. Dondurma pazarı bu sezon da yeni bir oyuncuyla hareketlendi. Pazarın yeni aktörü Haagen Dazs ise İstanbul'dan sonra gelecek sezon İzmir, Ankara, Ege ve Akdeniz'in sahil kentlerinde olacak. Dondurma firmaları yaptığı tüm kampanyalara ve yatırımlara rağmen, tüketimi yılın tüm zamanına ve tüm yaş gruplarına yaymakta henüz çok yol kat etmiş değiller. Ancak pazardaki kıyasıya yaşanan rekabet, reklam ve kampanyaların da etkisiyle markalar lehinde gelişiyor.

Sağlıklı beslenmenin alışkanlığa dönüşmesi için yapılan çalışmalar, birçok gıda gibi dondurmaya karşı oluşan önyargıları ve olumsuz uygulamaları ortadan kaldırmaktadır. Günlük enerji ve gereksinimi için yeterince alındığında şişmanlatmaz. Dondurma boğazda ağrı, ateşlenme gibi sorunlara yol açmadığı gibi, yemek solunum ve sindirim organları üzerinde de olumsuz etki yapmaz. 100 gram dondurma 174, çikolata 550, baklava 425, profiterol 350 kaloridir. Önemli olan sağlıklı koşullarda üretilmiş dondurmayı tüketmektir.

Maden Suyu

Havaların sıcaklığı, ikoncan rejimi, Maden Suyu Üreticilerinin Nil Karaibrahimgil'e yaptırdığı reklam ile Maden suyu gündeme geldi. 7 Temmuz 2006 tarihli Akşam gazetesi Ege ilavesinde "Ziraatçi Gözü " köşemde şöyle demişim;



Bilindiği üzere sağlıklı bir hayatın şartlarından biri de, vücuda ihtiyacı olan mineralleri temin etmek. İnsan vücudu, fonksiyonlarını doğru bir şekilde yerine getirebilmek için 80'den fazla mineral kullanıyor. Vücudun dengesi için çok önemli olan minerallerin eksikliği, dengenin bozulmasına sebep oluyor. Bu mineralleri gıdalardan aldığımız gibi bir kaynağı da maden suyu.

Maden Suyu, içerdiği tüm mineraller ve karbondioksit gazı ile birlikte yeraltındaki çatlaklardan yol bularak yeryüzüne çıkar ve tamamen “doğaldır”. Yurt dışında rastlanan bazen bizimde dil alışkanlığı ile kullandığımız “soda” ise su ve sudan yapılan içeceklere üretim esnasında karbondioksit gazı basılmasıyla elde edilen ve tamamen “yapay” olan bir içecektir. Türkiye jeolojik yapısı nedeniyle çok zengin maden suyu ve kaplıca kaynaklarına sahiptir. Bunların toplam sayısı 500’den fazladır ve bunun yaklaşık 1/3’ini soğuk maden suları oluşturmaktadır. Soğuk maden sularından içilerek faydalanılır. Sıcak maden suları ise genellikle kaplıcalarda kullanılır. Bazen sıcak kaplıca sularından içilerek faydalanma yoluna gidildiği görülmektedir. Batıda her geçen gün maden suyu tüketimi artış gösteriyor. Avrupa'da kişi başına yıllık maden suyu tüketimi 24 litre civarında. Türkiye'de ise bu rakam henüz sadece 2.2 litre. Maden sularının bileşiminde yer alan mineraller, diğer elementler ve suyun sıcaklığı uzun yıllar değişmeden kalır. Örneğin 10 yıl içinde ancak yüzde 20 oranında değişebilir.

Sodyum, potasyum, kalsiyum, magnezyum, klorür, sülfat, bikarbonat ve karbondioksit gibi minerallerin maden sularındaki konsantrasyonları içme sularındaki değerlerden çok fazladır. Bu minerallerin fazlalığı maden sularına bazı olumlu özellikler kazandırır. Maden sularının tedavide etkin olduğu hastalıklar; mide, bağırsaklar, sindirim sistemi hastalıkları, böbrek ve idrar yolları hastalıkları, iç salgı sistemi hastalıkları, sinir sistemi hastalıkları, romatizmal hastalıklar, kadın hastalıkları, cilt hastalıkları, kan dolaşımı ve kalp hastalıkları, solunum sistemi hastalıkları, gut, şeker hastalığı, pankreasın kronik rahatsızlıkları, göz hastalıkları, kemik ve kireçlenme hastalıkları, astım, bronşit hastalıkları, bünye yorgunlukları, tüm organların uyarılması, hormonal dengesizliklerin giderilmesi, ayrıca kandaki demir oranını düzenleme ve zayıflığı gidermede de bu sulardan yararlanılmaktadır. Beslenme bozukluğu ve hareketsizlikten meydana gelen şişmanlık hastalıklarında, halsizlik ve bitkinlik olmadan kilo vermede yararlanılan, şifalı sular da bulunmaktadır. Çocuklar ve hamileler açısından maden suyunun belirli bir zararı tespit edilmemiştir. Maden suyunun içerdiği zengin mineraller, vücudumuzun birçok bölgesine olduğu gibi cilde de yararlıdır. Hatta piyasada, sprey şişelerine doldurulmuş ve yüze püskürtülerek kullanılan maden suları satılır. Diğer yandan akla gelen bir soruda “Maden suyu böbrek taşı yapar mı?” Böbrek taşlarının oluşumunda ana sebep, yetersiz miktarda sıvı tüketimidir. Bu duruma gelmiş ve böbreklerinde taş oluşmuş insanların maden suyu tüketmeleri tavsiye edilmez; ancak esas olan düzenli ve yeterli miktarlarda su ve maden suyu tüketerek vücudumuzu bu gibi etkenlerden korumaktır.

Ancak maden suyunun çıkarıldığı bölgenin tüm açılardan dikkate alınması gereklidir. Maden suyu kaynaklarının bir çoğu volkanik bölgelerde olduğundan oluşabilecek ağır metal kirliliği göz ardı edilemez. Bilindiği gibi ağır metaller vücutta zamanla birikim yaparak insan sağlığına zararlı olmaktadırlar. Tüketiciler maden suyu alırken standartlara uygun olanları seçmelidirler. Hiç kontrolü yapılmamış kaynaklardan faydalanmak sakıncalıdır. Özellikle kaplıca sularının soğutulduktan sonra içilmesi çok sakıncalıdır; çünkü kaplıca sularının içerikleri maden suları için belirlenen sınırların oldukça üzerinde olabilmektedir. Ayrıca kaplıca sularının radyoaktiviteleri de çoğunlukla maden suları yönetmeliğindeki sınırların üzerindedir.