Bu Blogda Ara

15 Aralık 2010 Çarşamba

Her Şeyi Anarız Yerli Malları Haftasını Unuturuz

Herşeyin gününü kutlar olduk. Şöyle takvime baktım. Kutlamalar, günler, haftalar, şenlikler ve festivaller. Bunların içine kurtuluş günleri dahil değil. Ocak ayında 15, Şubat'ta 14, Mart'ta 27, Nisan'da 20, Mayıs'da 47, Haziran'da 76, Temmuz'da 85, Ağustos'da 96, Eylül'de 85, Ekim'de 48, Kasım'da 27, Aralık'da 23kutlama konumuz var. Ne çok anmaya, kutlamaya, festivale meraklıyız. Şaşmamak elde değil. Toplayınca 515 etkinlik ediyor. Yani her güne 1.4 etkinlik var. Yaza ayları pik yapıyor. Ağustosta iş tavana vurmuş.Hepsine yetişmek isteyene Allah kolaylık versin.

Bu kadar gün içinde unutulan "Yerli Malları Haftası" benim hep içimi sızlatır. "Yerli malı yurdun malı, her Türk onu kullanmalı" diye başlardık okulda günümüze. Hepimiz yerli mallarımızdan fındık, fıstık, elma, portakal , mandalina, kestane benzeri ürünler getirirdik. Yabancı meyve de muz. Gerçi o döenm ithal muz yoktu. Anamur'da yetişen muzu biz yabancı meyve diye getiridik.Biz Özal öncesi öğrenciyiz. Üniversite ikinci sınıftan sonra gördük ithal mallarını. Bizim için İzmir'de ithal mal demek ya Amerikalıların PX (pieks)ya da Kıbrıs Şehitleri girişindeki Amerikan pazarı (Kervan Pasajı)idi. Yaz aylarında Almancıların getirdiği ürünler. Genellikle Nivea krem, kaset, teyp, kot, spor ayakkabı. Bir de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası Kıbrıs'a gidenlerin getirdiği mallar. Bazıları bu işi meslek edinmişti. Bunlar da genellikle annelerin aldığı çeyiz manasında nevresim, battaniye, payreks yemek takımları. Özellikle asker veya yedek subaylar mutlaka müzik seti getirirdi. Bizim için en kıymetli yabancı mal kot ve spor ayakkabıydı. Üç marka vardı zaten Süper Rifle kot veya Wrangler. Ayakkabı da bez Converse. Bunun dışında hayatımız "yerli malı" idi. Aklınıza ne geliyorsa. Et den, Anamur muzuna, Sümerbank pantolondan, Bahariye kumaşımıza kadar. Terziler, ayakkabı tamircileri...

Biz döenecek olursak bu haftaya. 12 – 18 Aralık arasında ilk okul öğrenciliğimizden hafızalarımızdan kalan bir hafta. Kutlandı mı? Rastlayanınız var mı? “Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası”.

Öğrenciliğimizden aklımızda “Yerli Malları Haftası” olarak kalan bu günlerde hepimiz okullara kuru üzüm, incir, leblebi gibi kuru yemiş, elma, mandalina gibi meyveler götürür yerli mallarımız tanıtır, sonra da bunları yerdik. Bundan 30 - 40 yıl öncesinin öğrencileri o günleri daha iyi hatırlayacaklardır.




Evet “Yerli Malı Türk’ün malı / Her Türk onu kullanmalı”, o günlerin en meşhur sözü idi. Belki şimdi daha fazla bu haftayı kutlamaya ihtiyacımız var gibi görülüyor. Belki de yıl boyu... Tarlamıza attığımız tohumdan, yediğimiz yiyeceğe, giydiğimiz kıyafetten bindiğimiz arabalara kadar ithal mallar dünyamıza yerleşti. Dahası, mağaza ve dükkanlara bile ithal isimler vermek için yarışıyoruz.

Sizi bundan 75 yıl önceye, 12 Aralık 1929 tarihinde zamanın Başbakanı İsmet İnönü’nün TBMM’de yaptığı konuşmasına götüreceğim. İnönü, ulusça kalkınmanın ortak bir çalışma ile gerçekleştirilebileceğini belirtmiş ve endüstrimizin gelişmesinin ancak paramızın yabancı ülkelere akışını önlemekle olunabileceğini söylemişti. Konuşmasında yerli mallar ve tutumluluk üzerinde duran Başbakan; ekonomik, iktisadi, zirai, ticari, sanayi ve endüstri alanında devletçe her şeyi kendi başımıza yapar hele gelmemizin önemini vurgulamıştı.. Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşanın himayesinde halkı tutumlu yaşamaya ve tasarrufa alıştırmak, yerli malları tanıtmak, kullandırmaya özendirmek, kalitesini yükseltmek ve sürümünü artırmak amacı ile 18 Aralık'ta Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyetin kuruluşuyla tam bir tasarruf ve yerli malları seferberliği başlatmıştı. Mustafa Kemal Paşa da kampanyayı yürekten destekliyor. Kıyafetelerini yerlşi kumaştan diktiriyor, misafirlerine kahve ikram etme adetine son veriyordu. Başbakan İsmet İnönü de, gazete sahip ve baş yazarlarını çağırarak, kampanyayı anlatırken ıhlamur ikram ediyordu. Okullarımız 1946 yılından itibaren 12 Aralık’la başlayan haftayı Yerli Malı Haftası olarak kutlamaya başladılar. 1983 yılında bu haftanın adı Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası oldu.

Burada konuyu “küreselleşmeye” getirmeden “yerli malı” kullanmanın her toplumda vatandaşın hassasiyeti olması düşüncesindeyim. Örneğin ABD’de yerli malları kullanma konusunda hassasiyet gösteren bir sivil toplum örgütü başkanı tarafından “...birçok yurttaşımız, kendi mallarımızın kalitesini beğenmemektedir. Bu kesinlikle yanlış bir düşüncedir. Aksine, en iyi fiyatla satılan, gayet kaliteli mallar üretiyoruz; ayrıca kendi mallarımızı alırsak, bu sayede okul, köprü, polis ve itfaiye; ayrıca sosyal güvenlik ve halk için, yeni iş imkânları sağlamış oluruz....ülkemiz çalışmaktan vazgeçmeye başlamıştır. Hızla, hiçbir şey satamayan bir ülke konumuna düşmekteyiz. Yakında bir şey satın alabilmemiz için, satabileceğimiz tek şey, topraklarımız olacaktır...” diye ifade etmiştir. Bize çok da yabancı sözler değil. Bir de Avustralya’da bir deterjan reklamında kullanılan şu slogan bu gerçeği çok güzel anlatmaktadır. “Avustralyalılar! Şimdiye kadar hep yabancıların mallarını kullandınız. Artık Avustralya malı kullanın ve vatanımızı onlardan geri alalım”. Bu tip reklam ve görüşler İtalya, Almanya, Japonya gibi dünyanın her ülkesinde “Yerli Malı” kullanmak konusunda rastlanmakta ve benzer hassasiyetler gösterilmektedir.



“Bir avuç fındık, bir yığın sağlık”, “Üzüm - incir - fındık ye, hem sana yarar hem bana”... sloganlarını hatırlayacaksınız. Bu günlerde beslenmede, diyetlerde “anti - aging” benzeri başlıklarında kullanılsa da, yıllar önce fındığın, cevizin, üzüm, incirin, sütün, balığın yararlarını yıllar önce de bizlere öğretildiğini unutmayalım.

11 Kasım 2010 Perşembe

Mozart’ın Şehri Salzburg

Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi, Salzburg'un ortasından da bir nehir geçmektedir. Kenti ayıran Salzach nehrinin bir yanında Moenchsberg tepesi, öte yanında da Kapuzinerbeg tepesi ayakta durur. Kentin isminin Salzburg olarak yazılı belgelere geçişi, 755 yılına rastlar. 845'te kentin en önemli yapılarından olan Virgil katedrali yanar, yıllar sonra restore edilir. 1383'te bu kez kent büyük bir yangın geçirir. 1404'te kentteki Yahudiler kenti terketmeye zorlanır ve Yahudi gettoları kapatılır. Yüzyılın sonunda Salzburg'un yükselişi başlar. 1525'te düşünür ve matematikçi Paracelsus kente yerleşir. 1526'da Başpiskopos Matthaeus Lang, köylülerin ipek ve kadife giysileri giymelerini yasaklar. 1623'te Salzburg Üniversitesi kurulur. 1669'te tepelerden yuvarlanan kayalar 220 kişinin ölümüne yol açar. 1737'de Leopold Mozart kente yerleşir ve on dokuz yıl sonra, yedinci çocuğu olan Wolfgang Amadeus Mozart dünyaya gelir. 1854'te kenti renkten renge boyayan Mirabell Bahçeleri, 1880'de Mozart'ın doğduğu ev halka açılır. 1938'de Alman askerleri kente girerler. 1944'te uçaklar Salzburg'u bombalarlar, birçok bina zarar görür. Hohensalzburg ormanı 1960'da yeniden düzenlenir, bir yıl sonra da kentin biraz dışında kalan Hellbrunn Hayvanat Bahçesi açılır. 150.000 nüfusu var.



Şehrin içinde bulunan mezarlıkta ünlü kişilerinde mezarları vardır. Örneğin; 90 yaşlarında ölen ünlü mimar, Ankara'nın meclis, bakanlıklar ve civarının mimarisini yapan Klemens Holzmeister bu mezarlıkta yatmaktadır.

Salzburg'a gittiğiniz zaman eğer vaktiniz varsa şehir dışında bulunan hayvanat bahçesi Hellbrunn Tiergarten'nın yanındaki derebeyinin eşi için yaptırdığı Schloss Hellbrunn'a gidilmeye kesinlikle değer diyorlar. Bir dahaki sefere.

Çok sayıda köprü ile birbirine bağlanan Salzburg’un iki yakası (Altstadt eski, Neustadt yeni kent) arasındaki köprülerden en merkezdekinin adı Mozart Köprüsü. Zaten burada her şeyin adı Mozart. Meydan, cadde, otel, restoran, çikolata vb. Yani burada turizmin adı Mozart. Mozart adı o kadar ön plandaki sanki Salzburg adı bile bilinçli olarak geri planda bırakılmış gibi. Mozart Köprüsü’nü geçtikten sonra Mozart Meydanı’na geliyoruz. Burası kentin kalbi, ortada bir Mozart Heykeli ve tarihi bir çeşme, çevrede ise Salzburg ve Panorama müzeleri yer alıyor. Buradan itibaren tarihi kentin dar sokaklarında kaybolabiliriz. Çok sayıda tarihi bina arasında, bu defa Mozart’ın doğduğu ev Wohnhaus başta olmak üzere çok sayıda kilise var.



Moenchsberg terası. Yüksek bir tepe üzerinde bulunan ve ancak asansörle çıkılabilen bir tepe. Salzburg'u İtalya'nın Verona kentine çok benzettim. Şık mağazaları, iyi korunmuş yapıları ve aristokrat ruhuyla hem turistlerin, hem de Avrupa sosyetesinin gözbebeği gibi. Ana caddeler değil ara sokaklarda çekici. Ünlü Alman gezgini Alexander v.Humbolt, "Napoli, İstanbul ve Salzburg'un çevresinden bu kentlere bakmak, dünyanın en güzel kent görüntülerini görmektir," demiş.

Gerçi şehir Mozart ile özdeşleşmiş maalesef. Yılda ortalama 7 - 7,5 milyon turist geliyor. İzmir’le kıyaslamak bile istemiyorum. Acaba Homerosu allasak pullasak böyle kül tablasından çikolataya kadar 2.5 milyonu yakalayamazmıyız ?



Şimdi biraz Mozart’dan bahsedeceğim; (Sevgili Üner Birkan'nın katkılarıyla)

Musiki tarihinin temel taşlarından biri olan Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791), Avusturya'nın batısındaki bir kent olan Salzburg'da 27 Ocak günü doğmuştur. İnsanlık tarihinde ender görülen yeteneklerden biridir.

Babası Leopold Mozart (1719-1787), Salzburg başpiskoposunun orkestrasında kemancılık yapmış ve 1757'de saray besteciliğine atanmış değerli bir kemancı ve bestecidir. Temel Keman Öğretimi Üzerine Bir Deneme adında bir keman metodu yazmış, kuşaklar boyunca kullanılmıştır. Wolfgang'ın özenle eğitilmesinde ve yetiştirilmesinde babasının büyük payı vardır. Oğluna zaman ayırmak için bestecilik çalışmalarını bırakmış, kendisini ona adamıştır.

Wolfgang üç yaşındayken babasından klavsen dersleri almaya başlamış, dört yaşında iken üçlü aralıklarla beste denemeleri yapmıştır. Onun yeteneğini “harika çocuk” olarak tanıtan Leopold Mozart, iki çocuğuyla birlikte konser gezilerine çıkmaya başladığında Wolfgang yedi yaşındaydı.

Uzun konser gezilerine gitmeye başlayan Mozart bu gezilerden birinde Paris'e gitmiş, beklediği ilgiyi görememiştir. Üstelik, birkaç ay sonra annesi ölünce, dönüş yolculuğunu yalnız yapmıştır.

18. yy.'da müzikçi, soylulara hizmet ettiği sürece bir değer kazanırdı. Mozart'ın başpiskoposun egemenliğinden kurtulması tarihsel bir “sanatta bağımsızlık” bildirisidir. Bunun sonucunda başpiskopos tarafından hakarete uğrayan Mozart buna karşın kendisini bir düşünür, insan haklarına sahip beşeri bir varlık olarak görmekteydi.

Geçimini bestecilik ve klavsen dersleri vererek sağlamaya çalışan Mozart zor koşullar altında yaşıyordu. Karısı Constanze Weber, evin yönetimine ilgi göstermiyordu. Diğer yandan Mozart para sıkıntısı da çekiyordu. Haydn 1787'de şöyle yazıyordu: “Eşsiz Mozart'ın hala bir saraya besteci olarak atanmamış olması utanç vericidir. Kızgınlığımı bağışlayınız, ama onu gerçekten çok seviyorum.”

Yaşadığı sıkıntılara rağmen 623 adet beste icra eden Mozart'ın son yapıtı Requiem'di. Onu bir gecede tamamlayamamıştı, 5 Aralık 1791 günü hayata veda etti. Cenazesine katılanlar şiddetli yağmur nedeniyle geri döndüler, mezarı saptanamadı. Yoksullar mezarlığının neresine gömüldüğü hiçbir zaman anlaşılamadığı için 1859'da mezarlığın rastgele bir yerine bir anıt dikildi.

Mozart, para sıkıntısı çekiyordu ama az para kazanmıyordu. Önde gelen bir besteci ve müzik öğretmeni olarak belli bir yaşam standardını tutturması gerekiyordu. Wiebke Thormahlen’in yaptığı araştırmaya göre, öğrencileriyle ilişkilerinde sağlam bir iş anlayışına sahipti. Birine ders vereceği zaman sözleşme imzalıyor, "hanımefendinin haftalık derslere riayet edip etmemesine bakmaksızın" belli bir geliri garanti altına alıyordu. Ancak son yıllarında çok borçlanmıştı. Andante Dergisi’nin Mozart özel sayısında Serhan Bali’nin yazdığı "Mozart Nasıl Geçinirdi?" yazısında, Mozart’ın gelirinin iyi olduğu, ancak lüks yaşamı nedeniyle para sıkıntısı çektiği belirtiliyor.

35 yıllık ömrünü gece gündüz çalışarak, müzikle mutlu olarak, hayatın tadını çıkararak, durmaksızın eser yaratarak değerlendiren Mozart’ın Türkler için de ayrı bir önemi vardır. 18. Yüzyıl’ın sonuna doğru Avrupa’da moda olan Türk konulu operaların en güzeli ve en ölümsüzü olan Saraydan Kız Kaçırma ile Mozart, Avrupa’da ilk kez Türkler’e sempatiyle bakan, düşman değil, “insan Türk’ü” canlandıran bir eser ortaya koyar; bunda kahvesinin tiryakisi olduğu Türk kahveci bir dostunun büyük rolü olur. Viyana Kuşatması sırasında Avrupalılar’ın tanıştıkları Türk müziğinin ritmik, melodik ve tınısal özelliklerine gösterdiği ilgi, sâdece operayla sınırlı kalmaz. Örneğin K.V. 331 La majör Piyano Sonatı’nın Alla Turca başlıklı son bölümü bütün dünyada “Türk Marşı” olarak tanıtır. Beş numaralı K.V. 219 Keman Konçertosu da son bölümünde yer alan Mehter Takımı tınıları ve Türk motifleri dolayısıyla Türk Konçertosu adıyla müzik tarihine geçer.

Salzburg’da Mozartın doğduğu ev Getreidegasse’de 9 No’lu sarı boyalı ev. Mozart, 27 Ocak 1756’da Leopald ve Anna Maria’nın oğlu olarak burada dünyaya gelmişti.



Daha sonra Salzach Nehri’nin diğer yakasına geçip, Makart Meydanı’ndaki bir başka eve taşınmıştır. İki katlı bu pembe eve Salzburglular Tanzmeisterhaus (Dans Ustasının Evi) adını takmışlardı. Çünkü evin ilk sahiplerinden olan Franz Gottlieb Speckner, genç aristokratlara dans dersi veren, onları sarayın karmaşık seremonilerine hazırlayan ünlü bir dans hocasıydı. Mozart buradaki yedi yıllık kısa ikametinde 150’den fazla beste yapmış. Kapıdaki yazıya göre, bina İkinci Dünya Savaşı sırasında isabet aldığı bir bomba yüzünden büyük ölçüde yıkılmış, sonra aslına sadık kalınarak onarılmış.

9 Kasım 2010 Salı

Karlovy Vary

Parag’daki ikinci günümüzde günübirlik turumuzun hedefi Karlovy Vary. Prag'ın yaklaşık 125 km. batısında yer alan Karlovy Vary, şifalı termal sularıyla meşhur bir şehir. Yola çıktığımızda hava puslu, yolda yağmur başladı.



Yol boyunca sağlı sollu şerbetçiotu tarlalarından geçiyoruz.



Şerbetçiotu (Humulus lupulus), kendirgiller (Cannabaceae) familyasından Temmuz-Eylül ayları arasında yeşilimsi-beyaz renkli çiçekler açan, 2-5 m yüksekliğinde, sarılıcı gövdeli otus bir bitki. Bitkinin gövdeleri ince, tırmanıcı, sarılıcı ve üzeri sert tüylerle örtülüdür. Yol boyunca gördüklerimizin boyları 2 – 2.5 civarına yaklaşmış. Türkiye'de, Bilecik-Bursa havalisinde yetişiyor. Bira imalatında kullanılıyor. Birada şerbetçiotunun kullanılışının 500 senelik bir geçmişi vardır. Şerbetçiotu biranın çabuk bozulmamasını sağlarken aynı zamanda bir karakter unsuru olmuştur.
Yolumuza devam ederken güneş yüzünü gösterdi. İlk durağımız Krusdvice bira fabrikası. Çekler yılda kişi başına 260 litre bira tüketiyor. Burada ayak üstü biraların tadına bakıyoruz. Hepsi çok güzel ve yumuşak içimli. Acılık hissetmiyorsunuz.





Yola devam edip Karlovy Vary’ye varıyoruz. Avrupalı zenginlerin , sanatçıların güzellik ve sağlık merkezi , SPA ‘ları ile yüzyıllardır ün yapmış bir sosyete şehri burası. Bu özelliğini , topraklarından fışkıran termal sulara borçlu Karlovy Vary. Sağlık kürleri için , buraya gelen ünlüler arasında ; Atatürk , Dali , Rus Çarı Petro , Mozart gibi isimler sayılıyor. Şehrin ortasından geçen ve "sıcak" anlamına gelen Tepla Nehri'nin iki kenarındaki Art Nouveau tarzı binalar yine buradan aldığımız suluboya resimler gibi.









Şehrin girişinde Atatürk'ün 1918 yılında kaldığı Carlsbad Plaza var. (Şehre Carlsbad da deniyor. Karl'ın banyosu anlamında) Otelin girişinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk burada kalmıştır yazan bir levha da var. Muhtemeldirki Ulu önder Mustafa Kemal burayı unutmamış olacak ki Yalova termali Karlovy Vary'ye benzetmek için çabalamıştır.Şimdi Araplara satmaya çabalıyoruz...Mustafa Kemal'in Karlsbad anılarını okumak için; http://www.ataturkiye.com/karlsbad.html)





Biz gittiğimizde şehir hem turistlerce hem de 45. Karlovy Vary film festivali nedeni ile kalabalıktı.





Şehirde Colonnade denilen ve sularından içme imkanı bulunan 12 kaynak suyu var. Bu sular, porselenden yapılma ucu çaydanlığa benzeyen ve Lazenska pohar dedikleri değişik bir fincanla içiliyor. Turistlerin ellerinde o fincanlarla su içmeleri gelenek gibi olmuş. Tadı bana kötü geldi.



Onun yerine ben Çeklerin meşhur likörü Becherovka’yı tercih ediyorum. Becherovka, Jan Becher isimli doktor tarafından 1807 yılında ilk bu şehirde yapılmış. Birçok farklı baharat ve şifalı bitkiyi karıştırıp ağrıları dindirmek için ilaç yapmaya çalışan doktor, karışıma alkol ekleyince tadının çok güzel olduğunu görmüş. Ve sonrası tarçınımsı/karanfilimsi bir aroması olan bu muhteşem likör ortaya çıkmış. Şişeleyip satmaya başlamış ve o gün bugündür ülkede sevilen bir içki. Alkol oranı %38. Fazla yemek yenildiğinde bir shut içince hazmı da kolaylaştırıyormuş. Becherovka'nın ilk defa yapıldığı bu bina, şimdi müze olarak kullanılıyor. 50 ml.lik şişelerden litreliklere kadar pek çok boy, değişik likör bardakları vb. alınabilir.




Yukarıda bahsettiğim gibi şehir 45. Karlovy Vary Film Festivali için gelen konukları ağırlıyor. 21’inci James Bond filmi “Casino Royal”de Pupp “Hotel Splendide” olarak kullanılmış. Biz de kırmız halıda poz verip şehrin film festivali kapsamındaki etkinliklerine katıldık.










Festivalde büyük ödül İspanyol filmi The Mosquito Net / La mosquitera'nın oldu. Yönetmen Agustí Vila. Jüri özel ödülü Çek filmi Kooky / Kuky se vrací, yönetmen: Jan Svěrák. En iyi yönetmen; Rajko Grlić. En iyi aktrist; Anaïs Demoustier. En iyi aktör: Mateusz Kościukiewicz. Festival onur konuğu ve ödülü Jude Law.









Yemek için U Svejka'yı öneririm. Geyik eti, gulaş harika.





14 Ekim 2010 Perşembe

Yiğt Akın'dan "KSK Mazisi" - Spor Alemi Dergisi Ekim 1926 -

Değerli Dostum Tarihçi Dr. Yiğit Akın askerden döndü ve bıraktığı yerden çalışmalarına başladı. Karşıyaka Spor Kulübü hakkında kuruluş tarihlerinde yapılan Osmanlıca gazete arşivlerini tarıyor. Bu taramalarından ilki www.kafsinkaf.org sitesinde yayınlandı. İncelediği dergi Spor Alemi Sekizinci Sene, Birinci sayı, tarihsiz [Teşrinievvel/Ekim 1926], Sayfa. 4. Bende izinleriyle kendi blogumda paylaşmak istedim. ABD'de tarih doktorasını yapan Sevgili Yiğit, hem bilimsellik, hem araştırmacılık hem de bilimsel şüpheciliği ile şöyle diyor;

Sevgili dostlar,

Karşıyaka’mızın erken dönem tarihi üzerine çalışmalarımı –yavaş da olsa- sürdürürken hoş bir sürprizle karşılaştım ve sizlerle paylaşmak istedim. Bu sürpriz KSK ile ilgili olarak, Spor Alemi dergisinin Teşrinievvel [Ekim] 1926 tarihli nüshasında yayımlanmış Cemal Ahmed imzalı “İzmir Şampiyonu Karşıyaka Külübünün Mazisi” başlıklı yazı. Yazının sahibi olan Cemal Ahmed bey Bankacı Cemal Ahmed Umar olup Kaf Kaf Kaf Sin Sin Sin... tezahüratımızın da yaratıcısı olarak bilinmektedir.

Yazıyı Osmanlıca’dan çevirdim ve bazı eski kelimelerin bugünkü karşılıklarını köşeli parantez içinde verdim. Yazıda dikkatimi çeken, tarihimiz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir kaç noktayı da sizlerle paylaşmak isterim:

1. İlk nokta kuruluş tarihimiz ile ilgili. Bilindiği gibi biz kuruluşumuzu 1 Kasım 1912 olarak kabul ediyoruz ve her yıl 1 Kasım günü kulübümüzün doğum gününü kutluyoruz. Oysa bu yazıda kuruluş tarihimizi Cemal Ahmed Bey 12 Eylül 1328 [25 Eylül 1912] olarak veriyor ve bunu da çekilişine şahit olduğu, kulüpte bulunan bir resimden hatırladığını söylüyor. Eğer bu tarihte bir yanlışlık yoksa kuruluş tarihimiz bir-bir buçuk ay kadar daha erkendir. Fakat bu noktanın tam anlamıyla sağlamasını yapmak için bahsettiği resmi görmemiz gerekir. Ya da bir başka olasılık, Eylül ayında karar alınmış olmasına rağmen kulübün resmi olarak kuruluşunun 1 Kasım 1912 tarihine denk gelmiş olmasıdır.

2. İkinci önemli nokta bana kalırsa Cemal Ahmed Bey’in İzmir’de o dönem mevcut kulüpler arasındaki dengeye yaptığı vurgudur. Burada açıkça görüldüğü gibi Rum takımları İzmir futbolunu o dönem domine eden, kuvvetli takımlardır. Bu kulüplerin tarihçelerinde ya da -mevcutsa- arşivlerinde KSK ile bilgi/belge bulunması kuvvetle muhtemeldir.

3. Bir üçüncü nokta Karşıyakalıların takımlarından ayrı kalmaya tahammüllerinin olmayışı. Mütareke’den hemen sonra ve diğer kulüplerin hepsinden önce KSKliler hemen biraraya geliyor ve kulüplerini ihya ediyorlar. Ve yine Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, fakat bu sefer “Gençler Birliği” adı altında kulüplerini canlandırıyorlar. Bu isim değişikliği süreci ilginç ve daha çok araştırılmaya muhtaç.

4. Son olarak dikkat çekmek istediğim nokta, Cemal Ahmed Bey’in futbol dışı sporlara yaptığı vurgu. Bugün hepimizin gurur duyduğu gibi o da KSK’nin futbol dışı branşlarına gönderme yapıyor ve tenis ve denizcilikten bahsediyor. Bu şubelerimizin bu kadar erken kurulmuş olması bana kalırsa bizler için başlı başına birer gurur kaynağı. Son cümlesinde kulübün tarihine ve İzmir’den ayrılığına yaptığı vurgu ise bizi biz yapan unsurlara Karşıyakalıların o dönem de tutkuyla bağlı olduklarını gösteriyor.

Bu kadar laftan sonra şimdi sizleri yazıyla baş başa bırakmak istiyorum. Keyifli okumalar...
Yiğit Akın

İzmir Şampiyonu Karşıyaka Kulübünün Mazisi

Futbola heves ediyorsanız, hiç kale arkasında topun gelmesini bekleyip kaleciye attığınız var mı?

Günün birinde “Karşıyaka Kulübü nasıl teesüs etti [kuruldu]?” diye bir sual karşısında bulunacağımı düşünse idim ve bu suale de benim cevap vermekliğim lazım olduğunu bilseydim kulübü ilk defa tesis edenlerden [kuranlardan] küçük yaşımda malumat toplamaya çalışırdım.

Fakat o zamanlar ne ben buna ihtimal vermiş ve ne de müessisler [kurucular] bunu düşünebilmişlerdi. İzmir’in eski sporcularıyla Karşıyakalıların pekala hatırlayacakları üzere Karşıyaka’da “Omiro Tarlası” denilen o zamanın asri [modern] stadyumunun topraklarında henüz yeni alınan ayakkabılarını topa ve topla beraber toprağa vurarak burnunu beyaz bir nesne şekline getiren futbol meraklılarının akşam eve dönünce işittikleri ağır sözler bile buranın Cuma günleri kalabalık bir meraklı kitlesi toplamasına mani olamazdı.

İşte biz o zamanın kale arkası futbolcularındanız. Görüyorsunuz ki mazimiz ne kadar şereflidir. Kale arkasında büyüklerin top atmasını bekleyip yumrukla topa vurmaya pek meraklı olan kaleciye topu atmak, bizim için pek zevkli idi. Bazen topa verdiğimiz yanlış falso neticesi top kaleciye gitmezse arkamıza yerden alma küçük bir taş da yerdik.

İşte bu bizim gibi kale arkası futbolcularına taş atan ve bize kale direği taşıtan futbolcular ‘328 [1912] senesi Eylül’ünün on ikisinde “Karşıyaka Kulübü” diye bir spor kulübü yaptılar. Bunu elan [şu anda] kulüpte mevcut bir fotoğraftan hatırlıyorum. Çünkü o fotoğraf alınırken daima bizim de fotoğrafımızın çıkması için kenarlara sokulmaya çalışıp aynı tarzda bir taş yemiştim.

Mezkur [bahsedilen] tarihte teşekkül eden [kurulan] Karşıyaka Kulübü, İzmir’de rakipsiz olduğu için beynelmilel [uluslararası/karma] gibi bir manzara arz ediyordu. İzmirliler Cuma günü bizimkiler ile birlikte egzersiz yapmak için Karşıyaka’ya gelirler ve akşama kadar zedelenip bir kaç defa yamalanan topun arkasından bizleri koştururlardı.
Bu beynelmilel vaziyet ‘330 [1914] senesine kadar devam etti. ‘330’da İzmir’de Altay İdman Yurdu teşekkül edince [kurulunca] Karşıyakalılara bir rakip olması dolayısıyla Altay’ı düşünmeye başlamıştık. Altay’ın siyah-beyaz, Karşıyaka’nın kırmızı-yeşil forması kâh Karşıyaka’da ve kâh ismi bilahare Talebe Çayırı olan Kârhane Çayırı’nda görünmeye başladı. Bunlar bir sene faaliyetten sonra kendilerine İttihat ve Terakki Mektebi ve Sultani’nin iki kuvvetli takımı da iltihak etti [katıldı]. Şimdi mevcud dört kulüp bittabi azami faaliyet ibraz ediyorlardı [doğal olarak en üst düzeyde faaliyet gösteriyorlardı]. Maahaza [bununla birlikte] bunların dördü için de zamanın meşhur ve eski Rum kulüpleri olan Paniyonoi(1) ve Apollon’a(2) rekabet edebilmeleri mümkün değildi.

‘332 [1916] senesi nihayetlerinde [sonlarında] askerlik futbol oynayanlara da sirayet edince [gelince] ortada ne Sultani ne İttihad ve Terakki ve ne de Karşıyaka ve Altay kaldı. Hepsinin o kuvvetlice takımları dağıldı. Geride kalanlar sistemi bozmamak ve mevcudiyeti idame etmek [varlığı devam ettirmek] için pek ziyade uğraştılarsa da tecrübesiz bir takım gençlerin kulüpleri yaşatamayacakları tabii idi. Bu hal iki sene yani mütarekeye kadar devam etti.

Mütareke olur olmaz Karşıyaka tekrar toplanmaya ve teşkilat yapmaya başladı. O zaman İzmir’de Altay’ın yerine de İdman Yurdu isminde bir kulüp teşekkül etmişti [kurulmuştu]. Gerek Karşıyaka’nın ve gerek İdman Yurdu’nun faaliyetleri de meşum [uğursuz] işgale kadar devam etti. Ve bu o zaman fasıla içinde –münferiden çalışan bir kaç oyuncu müstesna- hemen hemen inkıtaa uğradı [kesintiye uğradı].

İstirdaddan [İzmir’in geri alınmasından] sonra İzmir’de ilk defa ihya edilen [canlandırılan] kulüp yine Karşıyaka’dır. 1 Teşrinievvel 338’de [1 Ekim 1922’de] toplanan elli sekiz genç Karşıyaka’nın “Gençler Birliği” namı altında ihyasını taht-ı karara aldılar [adı altında canlandırılmasını karar altına aldılar]. Ve faaliyet başladı. Her yerde olduğu gibi evvela işe futboldan başlanıldı. İlk varidat yekününden mühim bir kısmı[nı] futbol levazımatına terk ederek [ilk gelir toplamından önemli bir kısmını futbol malzemelerine ayırarak] limandaki Fransız torpidosuyla birinci maç yapıldı. Bu maçı müteakib “Paniyoniyoi” kulübünün terk ettiği şimdiki Alsancak Stadyumu’nda futbol faaliyetini kuran eski Altaylılar da toplanıp Altay’ı ihya etmeye [canlandırmaya] karar verdiler. Vaziyet yine az çok Karşıyaka-Altay rekabetiyle teferrüd ediyordu [ayrılıyordu/sivriliyordu]. İzmir’de şimdi her halde adedi haddinden fazla olan kulüpler son iki sene zarfında teşekkül etti [kuruldu]. İstirdaddan [şehrin geri alınmasından] sonraki faaliyet bittabi muntazaman [doğal olarak düzenli bir şekilde] herkesce takip edildiği için bunları uzun uzadıya -kulübe ait bile olsa- yine teşrihe hacet yoktur [açıklamaya gerek yoktur]. Yalnız İzmir’de elan [şu an] rakipsiz bulunduğumuz tenis şubesini ‘339’da [1923] ve denizciliği ‘340’da [1924] teşkil ettik. Teniscilerimizin adedi her sene tezayüd etmekte [artmakta] ve ecnebilerle yaptıkları temaslarda iyi neticeler almaktadırlar. Denizcilerimiz geçen sene körfez dahilinde bir çok faideli [yararlı] seyahatler yapmıştır. Her yerde olduğu gibi bizde de geridir.(3) Bunu ihmal etmeyi tecviz etmiyoruz [onaylamıyoruz]. Fakat hummalı bir faaliyette bulunduğumuzu da söyleyemem. Muhitin İzmir’den ayrılığı, kulübün tarihi ve İzmir’de ilk defa teşekkül etmiş bulunması bize ayrı bir hususiyet bahş etmektedir [özellik kazandırmaktadır].

1-Bugün Panionios GSS olarak bilinen spor kulübü. Kulüp 1890’da İzmir’de kurulduysa da futbol takımı 1895’te oluşturuldu. 1922’de Yunan işgalinin sona ermesi üzerine Atina’ya taşındı. Bugün Atina’nın Nea Smyrni (Yeni İzmir) adlı semtinde faaliyet göstermektedir. Renkleri mavi-kırmızıdır.
2-Bugün Apollon Smyrnis olarak bilinen spor kulübü. Panionios gibi 1890’da İzmir’de kuruldu. 1922’de Yunan işgalinin sona ermesi üzerine Atina’ya taşındı. Renkleri mavi-beyazdır.
3-Metinde bu cümleden önce bir satırın eksik olduğu anlaşılıyor. Biz de okurken maalesef neyin geri olduğunu öğrenemiyoruz.

İmza: Cemal Ahmed

Sol Alt resim altı: Karşıyaka’nın şampiyon çıkan takımı
Sağ Üst resim altı: Karşıyaka Kulübü yokluk içinde teşekkül etmişti.




Kaynak: Spor Alemi Sekizinci Sene, Birinci sayı, tarihsiz [Teşrinievvel/Ekim 1926], Sayfa. 4.

Osmanlıca’dan çeviren: Yiğit Akın

6 Ekim 2010 Çarşamba

Minyatür Kale İle Yaşanan Dostluk

(Karşıyaka Karşıyaka Dergisi Ağustos - Eylül 2010 27.sayısında yayınlanmıştır)

Geçenlerde arkadaşlarımla sohbet ediyorduk. Konu futboldan açıldı, laf döndü dolaştı geçmişte sokak arasında oynadığımız minyatür kale futbol maçlarımıza geldi. Önceleri sokak arasında veya mahallenin boş arsasında minyatür kale futbol oynarken, yıllar geçtikçe okul bahçelerine taşındı. Paraları birleştirip demir kale yaptırır, balıkçılardan aldığımız ağlar ile kale ağlarını yapardık. Kaleler kırılmış ya da yürümüşse (!) yeni kale yapılana kadar iki taş ile sorunu çözerdik. Ancak bu çözüm birçok tartışmaları da beraberinde getirirdi. Demir kaleniz yoksa taştan kaleleri kurmuşsanız gol ancak topun kalenin tam ortasından geçmesi germekteydi. Aksi takdirde bel üzeri yada taş üzeri gol tartışmaları mahalle kavgalarına kadar varırdı. Kaleyi oluşturan taşların arası adımlanırdı. Maç içinde küçültmeye çalışıldığı olurdu. Maçların heyecanına bağlı olarak eve girme genellikle sokak lambalarının yanması ile gerçekleşirdi. Bundan dolayı yediğimiz fırça ve cezalar geceyi sonlandırırdı.



Dediğim gibi sokaklar araba doldukça, arsalar apartman oldukça maçlar okul bahçelerine taşındı. Karşıyaka Ortaokulu gibi bahçede oynamaya izin verilen okulların bahçelerinde maçlara devam ettik.

Bu günlerde en gencimiz 40 yaşında olan bir grup arkadaşım ile minyatür kale maç keyfini sürdürüyoruz. Kışın Pazar sabahları, havaların ısınması ile hafta içi iş çıkışı bir ya da iki gün yaklaşık bir buçuk saat süren minyatür kale maçlarımızı yirmi yılı aşkın Karşıyaka Stadı basket sahasında yaşıyoruz.



Gelelim eski minyatür kale maçlarına… Bu gün PS3, bilgisayarlarda yüzlerce oyun çocukların gündeminde. Bu oyunlar içerisinde futbol maçları da var. Hayalinizdeki takımları yaratıp istediğiniz takımları karşılaştırmanız mümkün olmasına karşın bizim çocukluğumuzdaki maçlar daha heyecanlı ve hayal gücümüzü zenginleştirmekteydi. Dediğim gibi çocukluğumuzda en çok oynanan oyundur mahalle arasında yapılan futbol maçları. Kaleden başka önce bir futbol topu gerekmekteydi maç yapmak için. Topu bulmanın iki yolu vardı. Ya mahalle grubundan bir çocuğun bir topa sahip olması ya da harçlıklarımızı birleştirerek mahalle bakkalından ortak alınan bir top. Top bulunduktan sonra sıra takımları oluşturmaya kalmış olurdu. İki mahalle maç yapıyorsanız kolaydı. Ama kendi aranızda yapacaksanız genellikle iki çocuk karşılıklı birbirlerinden belirli bir mesafede dururlar ve adımlama yöntemiyle birbirlerine doğru yürürlerdi. Yürürken de her adıma bir hece gelecek şekilde

-Aldım verdim ben seni yendim
şeklindeki tekerlemeyi söylerlerdi. Adımlamada tam adım, yarım adım ya da daha sonraları Michael Jackson’nun geniş kitlelere sevdirdiği “moon walk” tarzı bir hareketle biraz geriye kaçılırdı. Bu karşılaşmanın sonunda kim diğerinin ayağına önce basarsa ilk adam alma hakkı onun olurdu. Sonra sırayla bu iki çocuk diğerlerini alarak takımlar oluşurdu.

-Fatih'i aldım
-Mustafa'yı aldım
- ……
- ……
- Oha oğlum siz çok güçlü oldunuz, bari Mustafa’yı bana ver.

diye gruptaki herkes bir takıma girene kadar devam ederdi bu adam almaca. Bu adamları alma işi genellikle top sahibi çocukla futbolu en iyi oynayan çocuk ya da yaşı diğerlerinden biraz daha büyükçe olan tarafından yapılırdı. Ancak şunu da belirtelim bu adam almacalar da illa bir kişi açıkta kalırdı ki bu genellikle iyi top oynayamayan bir çocuk olurdu. Ona da hakemlik görevi düşerdi.

Neyse maç başlamadan önce maçın süresinin ne olacağı konuşulurdu. Eğer oynayacak çocukların birisinde saat varsa bu saat hemen hakeme verilir ve dakikalı maç başlardı. Dakikalı maçlar daha çekişmeli ve heyecanlı geçerdi. Yok eğer kimsede saat yoksa ona da elbet bir çözüm bulunurdu, üç de devre altı da maç diye süre belirlenirdi. Maçta hepimiz antrenördük, eğer iki takımdan biri güçsüz olursa ufak değişiklikler de yapılırdı. Bazen güçsüz takıma “avans” verilirdi.

Bir de penaltı oldu mu nasıl atılacağı tartışılırdı. Kimi yerlerde üç korner bir penaltı olarak değerlendirilse de Karşıyaka’da genellikle korner kullanırdık. Penaltı atacak oyuncu altı adım sayar ya kaleci tek ayağını bir direğe yaslayıp koyar o tek ayağını kullanabilirdi ya da o tek ayak kalenin ortasına sabit konurdu. Bir diğer alternatif ise boş kaleye arkası dönük bir şekilde topa tersten vururdu. Artık top kaleye mi gider yoksa yön değiştirip auta mı çıkar Allah bilirdi.

Minyatür kale maçlarının bazı raconlarını hatırlayalım; “abanma” tabir edilen topa sert vurma biraz nahoş karşılanırdı, iyi futbolcular güzel gol atmalıydı, teknik vurmalıydı. “Abanan” kişi topu bahçeye, balkona, araba altına kaçırdığında “atan alır” kuralıyla topu almak zorundaydı ki sonraları bu laf “aynı hızla” ile yer değiştirdi. Faul gibi durumlarda “açılsana oğlum” derdik ve “açılma” mesafesi üç adımdı. Bu adımları uzun atan arkadaşımıza “babana dayağa böylemi gidiyorsun?” denirdi. Sokaktan “araba” geçmesi durumlarında demir kale kaldırılır, taşı ise sürücünün ortalayıp geçmesi istenirdi. Bu sırada herkes kaldığı yerde kıpırdamadan dururdu. Bu günün bilgisayar oyunlarında “pause” a denk gelen konum bu oluyor. Araba geçtikten sonra top kimdeyse yine ondan başlardı. Araba sokağın arabası ise maç yapılan yere park etmemesi konusunda rica edilirdi. Zira sokakta park etme sıkıntısı olmadığı gibi arabası olan komşumuzun sayısı da parmakla gösterilecek kadar azdı. Ha bir de bu durma sırasında kale taşını daraltanlara da rastlanırdı. Gol tartışmaları “hamam parası olsun” yada “ağlamayın oğlum” replikleri ile sürer giderdi. Kaleden kaleye gol atmak yasaktı. Top arabanın altına kaçtığında her zaman sıkışır ve el ile topa yetişilemediği zamanlarda arabanın altına yatılır, top iki ayak arasına sıkıştırma yöntemi ile çekilir. Bu yöntemde işe yaramazsa topa taş atma, sopa ile itekleme yöntemlerine başvurulur.

Bir de bu maçların unutulmaz kahramanı mahallenin bizden yaşça büyük abisinin gelmesi topu kapıp herkesi çalımlayıp gol atmasıdır. Bu sırada herkes durur ve bu “sıcak” abi kendi haline bırakırdı, çalımları bilinçli yenirdi, yeter ki abi golünü atıp gitsin, maça devam etsin. Bir diğer abi türü ise çalım atıp gitmeyen, direk bütün maç oynamak isteyenlerdi. Bu abilere “yer yok” desenizde “ya oynarım ya da maçı bozarım” tehdidi ile maça dahil olurdu. Ve maçın içine ederdi.

Maçta şaibeli bir gol olduğunda (mesela top direk yerine kullanılan taşın üstünden geçer ya da öyle gözükür, gol mü direk mi anlaşılmaz) golü yiyen takım “gol değilll”, “direk” diye bağırırlar, tartışmalar alevlenir fakat tam o sırada bir etik ruha sahip bir takım arkadaşınız “gol gol ben de gördüm” der ve o an karşı takım hep bir ağızdan “adamın diyoooo oğlum” diye bağırır. Bu durumda yapacak bir şey yoktur, içten içe ya da dıştan dışa golü kabul eden takım arkadaşına küfür edilirdi. Top birinin hayalarına geldiği anda herkes sakatlanan çocuğa “hemen işe denirdi” eve gidecek kadar zaman da olmadığı için arsada tercihan bir ağaç altında işlem gerçekleşirdi.

Peki bu maçlar nasıl biterdi…En çok rastlanan olaylar; Çoğunlukla topun sahibi çocuğun annesi tarafından eve çağırılması veya maçın oynandığı topun aniden patlamasıdır. Bir de maddi nedenler vardır. Sokakta herhangi bir camın topun çarpması nedeniyle kırılması halinde herkes toz olur ve ortada maç filan kalmazdı. Bir diğer maç sonlanması topun yandaki aksi komşunun bahçesine, balkonuna kaçmasıdır. Zili çalıp aksi komşudan topu istemek mahallenin en sempatik çocuğuna düşse de bahçeye giden top da kesilmiş olarak geri gelirdi az sonra. Bazen da maç yapan çocukların aşırı gürültüsünden bıkan öfkeli bir büyüğün çocukları kovalaması ile sonlanan maçlarda topu kurtaramamışsanız topun akıbeti kesilme ile sonlanırdı

Kısaca hatırlatmak istedim minyatür kale maçlarını. Şimdiki çocuklar maçları bilgisayar başında yapıyorlar ama bu oyundan bizim yaptığımız yukarıda anlattığım maçlarda aldığımız tadı alabiliyorlar mı çok şüpheli. Ben arkadaşlarımla bu yaşlarda hala pazarın gelmesini, yağmur – soğuk demeden (son yıllarda KSK Stadında basket sahalarının zeminin kötü bir malzeme ile kaplanmasından yapamıyoruz) devam ediyoruz. Eski dostlar olarak en azından haftada bir görüşüyoruz, sohbet edip haftanın derdi tasasını, stresini atıyoruz. Asıl önemlisi spor yapıyoruz, hem de en ucuz yolla. Şimdi bu satırları okuyanlar belki de çocukluklarına döndüler.

Özdemir Asaf'ın dediği gibi; “gözümü kapadım, açtığımda yaşlanmıştım ama o arada neler oldu, hiç hatırlamıyorum...” dememek için hayatı keyifle yaşayınız. Hiç ertelemeden. Neden derseniz? Bilirsiniz kimi zaman eski bir dostla karşılaşmanın verdiği keyfin yerini hiçbir şey tutamaz. O bırakmış olduğunuz andan başlarsınız yalansız, samimi sohbeti. Geçip giden zamana karşın sanki dün ayrılmışsınız gibi kahkahalarla devam ederken her iki taraf da neden bu kadar uzun süre ayrı kalındığını düşünüp durur. Ancak gerçek dostluklar yıllara meydan okuyabilir. Sık sık görüşülse, araya yine yıllar girse de önemli olan bir yerlerde birlikte kahkaha atılabilecek, hayatı daha çekilir kılabilecek ve aranacak birinin olduğunu bilmektir. Minyatür kale maçları da her zaman sevgi, dostluk ve samimiye içinde tertemiz geçti. Yüreğimizin daha hızlı çarpması bu duygunun yansımasıydı.





(Karşıyaka Karşıyaka Dergisi Ağustos - Eylül 2010 27.sayısında yayınlanmıştır. Cem Karagözlü)

Aşağıdaki fotoğraflar yaklaşık 25 yılı kapsayan bir süreç. Neredeyse bir nesil büyüdü, evlendi, çocukları oldu. Ama bu keyiften vaz geçmedi. Tabi resimlerde sevgili BERE'nin dediği gibi "Fotoğraflara baktığımızda değişen tek şey fotoğrafın dijital makine ile çekilmesinden kaynaklanan çözünürlük farkı......" :))

Bu arada fotoğraflarda Karşıyaka stadımızın ve çevresinin değişimi de ayrı bir nostalji..