Bu Blogda Ara

14 Ekim 2010 Perşembe

Yiğt Akın'dan "KSK Mazisi" - Spor Alemi Dergisi Ekim 1926 -

Değerli Dostum Tarihçi Dr. Yiğit Akın askerden döndü ve bıraktığı yerden çalışmalarına başladı. Karşıyaka Spor Kulübü hakkında kuruluş tarihlerinde yapılan Osmanlıca gazete arşivlerini tarıyor. Bu taramalarından ilki www.kafsinkaf.org sitesinde yayınlandı. İncelediği dergi Spor Alemi Sekizinci Sene, Birinci sayı, tarihsiz [Teşrinievvel/Ekim 1926], Sayfa. 4. Bende izinleriyle kendi blogumda paylaşmak istedim. ABD'de tarih doktorasını yapan Sevgili Yiğit, hem bilimsellik, hem araştırmacılık hem de bilimsel şüpheciliği ile şöyle diyor;

Sevgili dostlar,

Karşıyaka’mızın erken dönem tarihi üzerine çalışmalarımı –yavaş da olsa- sürdürürken hoş bir sürprizle karşılaştım ve sizlerle paylaşmak istedim. Bu sürpriz KSK ile ilgili olarak, Spor Alemi dergisinin Teşrinievvel [Ekim] 1926 tarihli nüshasında yayımlanmış Cemal Ahmed imzalı “İzmir Şampiyonu Karşıyaka Külübünün Mazisi” başlıklı yazı. Yazının sahibi olan Cemal Ahmed bey Bankacı Cemal Ahmed Umar olup Kaf Kaf Kaf Sin Sin Sin... tezahüratımızın da yaratıcısı olarak bilinmektedir.

Yazıyı Osmanlıca’dan çevirdim ve bazı eski kelimelerin bugünkü karşılıklarını köşeli parantez içinde verdim. Yazıda dikkatimi çeken, tarihimiz açısından önemli olduğunu düşündüğüm bir kaç noktayı da sizlerle paylaşmak isterim:

1. İlk nokta kuruluş tarihimiz ile ilgili. Bilindiği gibi biz kuruluşumuzu 1 Kasım 1912 olarak kabul ediyoruz ve her yıl 1 Kasım günü kulübümüzün doğum gününü kutluyoruz. Oysa bu yazıda kuruluş tarihimizi Cemal Ahmed Bey 12 Eylül 1328 [25 Eylül 1912] olarak veriyor ve bunu da çekilişine şahit olduğu, kulüpte bulunan bir resimden hatırladığını söylüyor. Eğer bu tarihte bir yanlışlık yoksa kuruluş tarihimiz bir-bir buçuk ay kadar daha erkendir. Fakat bu noktanın tam anlamıyla sağlamasını yapmak için bahsettiği resmi görmemiz gerekir. Ya da bir başka olasılık, Eylül ayında karar alınmış olmasına rağmen kulübün resmi olarak kuruluşunun 1 Kasım 1912 tarihine denk gelmiş olmasıdır.

2. İkinci önemli nokta bana kalırsa Cemal Ahmed Bey’in İzmir’de o dönem mevcut kulüpler arasındaki dengeye yaptığı vurgudur. Burada açıkça görüldüğü gibi Rum takımları İzmir futbolunu o dönem domine eden, kuvvetli takımlardır. Bu kulüplerin tarihçelerinde ya da -mevcutsa- arşivlerinde KSK ile bilgi/belge bulunması kuvvetle muhtemeldir.

3. Bir üçüncü nokta Karşıyakalıların takımlarından ayrı kalmaya tahammüllerinin olmayışı. Mütareke’den hemen sonra ve diğer kulüplerin hepsinden önce KSKliler hemen biraraya geliyor ve kulüplerini ihya ediyorlar. Ve yine Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, fakat bu sefer “Gençler Birliği” adı altında kulüplerini canlandırıyorlar. Bu isim değişikliği süreci ilginç ve daha çok araştırılmaya muhtaç.

4. Son olarak dikkat çekmek istediğim nokta, Cemal Ahmed Bey’in futbol dışı sporlara yaptığı vurgu. Bugün hepimizin gurur duyduğu gibi o da KSK’nin futbol dışı branşlarına gönderme yapıyor ve tenis ve denizcilikten bahsediyor. Bu şubelerimizin bu kadar erken kurulmuş olması bana kalırsa bizler için başlı başına birer gurur kaynağı. Son cümlesinde kulübün tarihine ve İzmir’den ayrılığına yaptığı vurgu ise bizi biz yapan unsurlara Karşıyakalıların o dönem de tutkuyla bağlı olduklarını gösteriyor.

Bu kadar laftan sonra şimdi sizleri yazıyla baş başa bırakmak istiyorum. Keyifli okumalar...
Yiğit Akın

İzmir Şampiyonu Karşıyaka Kulübünün Mazisi

Futbola heves ediyorsanız, hiç kale arkasında topun gelmesini bekleyip kaleciye attığınız var mı?

Günün birinde “Karşıyaka Kulübü nasıl teesüs etti [kuruldu]?” diye bir sual karşısında bulunacağımı düşünse idim ve bu suale de benim cevap vermekliğim lazım olduğunu bilseydim kulübü ilk defa tesis edenlerden [kuranlardan] küçük yaşımda malumat toplamaya çalışırdım.

Fakat o zamanlar ne ben buna ihtimal vermiş ve ne de müessisler [kurucular] bunu düşünebilmişlerdi. İzmir’in eski sporcularıyla Karşıyakalıların pekala hatırlayacakları üzere Karşıyaka’da “Omiro Tarlası” denilen o zamanın asri [modern] stadyumunun topraklarında henüz yeni alınan ayakkabılarını topa ve topla beraber toprağa vurarak burnunu beyaz bir nesne şekline getiren futbol meraklılarının akşam eve dönünce işittikleri ağır sözler bile buranın Cuma günleri kalabalık bir meraklı kitlesi toplamasına mani olamazdı.

İşte biz o zamanın kale arkası futbolcularındanız. Görüyorsunuz ki mazimiz ne kadar şereflidir. Kale arkasında büyüklerin top atmasını bekleyip yumrukla topa vurmaya pek meraklı olan kaleciye topu atmak, bizim için pek zevkli idi. Bazen topa verdiğimiz yanlış falso neticesi top kaleciye gitmezse arkamıza yerden alma küçük bir taş da yerdik.

İşte bu bizim gibi kale arkası futbolcularına taş atan ve bize kale direği taşıtan futbolcular ‘328 [1912] senesi Eylül’ünün on ikisinde “Karşıyaka Kulübü” diye bir spor kulübü yaptılar. Bunu elan [şu anda] kulüpte mevcut bir fotoğraftan hatırlıyorum. Çünkü o fotoğraf alınırken daima bizim de fotoğrafımızın çıkması için kenarlara sokulmaya çalışıp aynı tarzda bir taş yemiştim.

Mezkur [bahsedilen] tarihte teşekkül eden [kurulan] Karşıyaka Kulübü, İzmir’de rakipsiz olduğu için beynelmilel [uluslararası/karma] gibi bir manzara arz ediyordu. İzmirliler Cuma günü bizimkiler ile birlikte egzersiz yapmak için Karşıyaka’ya gelirler ve akşama kadar zedelenip bir kaç defa yamalanan topun arkasından bizleri koştururlardı.
Bu beynelmilel vaziyet ‘330 [1914] senesine kadar devam etti. ‘330’da İzmir’de Altay İdman Yurdu teşekkül edince [kurulunca] Karşıyakalılara bir rakip olması dolayısıyla Altay’ı düşünmeye başlamıştık. Altay’ın siyah-beyaz, Karşıyaka’nın kırmızı-yeşil forması kâh Karşıyaka’da ve kâh ismi bilahare Talebe Çayırı olan Kârhane Çayırı’nda görünmeye başladı. Bunlar bir sene faaliyetten sonra kendilerine İttihat ve Terakki Mektebi ve Sultani’nin iki kuvvetli takımı da iltihak etti [katıldı]. Şimdi mevcud dört kulüp bittabi azami faaliyet ibraz ediyorlardı [doğal olarak en üst düzeyde faaliyet gösteriyorlardı]. Maahaza [bununla birlikte] bunların dördü için de zamanın meşhur ve eski Rum kulüpleri olan Paniyonoi(1) ve Apollon’a(2) rekabet edebilmeleri mümkün değildi.

‘332 [1916] senesi nihayetlerinde [sonlarında] askerlik futbol oynayanlara da sirayet edince [gelince] ortada ne Sultani ne İttihad ve Terakki ve ne de Karşıyaka ve Altay kaldı. Hepsinin o kuvvetlice takımları dağıldı. Geride kalanlar sistemi bozmamak ve mevcudiyeti idame etmek [varlığı devam ettirmek] için pek ziyade uğraştılarsa da tecrübesiz bir takım gençlerin kulüpleri yaşatamayacakları tabii idi. Bu hal iki sene yani mütarekeye kadar devam etti.

Mütareke olur olmaz Karşıyaka tekrar toplanmaya ve teşkilat yapmaya başladı. O zaman İzmir’de Altay’ın yerine de İdman Yurdu isminde bir kulüp teşekkül etmişti [kurulmuştu]. Gerek Karşıyaka’nın ve gerek İdman Yurdu’nun faaliyetleri de meşum [uğursuz] işgale kadar devam etti. Ve bu o zaman fasıla içinde –münferiden çalışan bir kaç oyuncu müstesna- hemen hemen inkıtaa uğradı [kesintiye uğradı].

İstirdaddan [İzmir’in geri alınmasından] sonra İzmir’de ilk defa ihya edilen [canlandırılan] kulüp yine Karşıyaka’dır. 1 Teşrinievvel 338’de [1 Ekim 1922’de] toplanan elli sekiz genç Karşıyaka’nın “Gençler Birliği” namı altında ihyasını taht-ı karara aldılar [adı altında canlandırılmasını karar altına aldılar]. Ve faaliyet başladı. Her yerde olduğu gibi evvela işe futboldan başlanıldı. İlk varidat yekününden mühim bir kısmı[nı] futbol levazımatına terk ederek [ilk gelir toplamından önemli bir kısmını futbol malzemelerine ayırarak] limandaki Fransız torpidosuyla birinci maç yapıldı. Bu maçı müteakib “Paniyoniyoi” kulübünün terk ettiği şimdiki Alsancak Stadyumu’nda futbol faaliyetini kuran eski Altaylılar da toplanıp Altay’ı ihya etmeye [canlandırmaya] karar verdiler. Vaziyet yine az çok Karşıyaka-Altay rekabetiyle teferrüd ediyordu [ayrılıyordu/sivriliyordu]. İzmir’de şimdi her halde adedi haddinden fazla olan kulüpler son iki sene zarfında teşekkül etti [kuruldu]. İstirdaddan [şehrin geri alınmasından] sonraki faaliyet bittabi muntazaman [doğal olarak düzenli bir şekilde] herkesce takip edildiği için bunları uzun uzadıya -kulübe ait bile olsa- yine teşrihe hacet yoktur [açıklamaya gerek yoktur]. Yalnız İzmir’de elan [şu an] rakipsiz bulunduğumuz tenis şubesini ‘339’da [1923] ve denizciliği ‘340’da [1924] teşkil ettik. Teniscilerimizin adedi her sene tezayüd etmekte [artmakta] ve ecnebilerle yaptıkları temaslarda iyi neticeler almaktadırlar. Denizcilerimiz geçen sene körfez dahilinde bir çok faideli [yararlı] seyahatler yapmıştır. Her yerde olduğu gibi bizde de geridir.(3) Bunu ihmal etmeyi tecviz etmiyoruz [onaylamıyoruz]. Fakat hummalı bir faaliyette bulunduğumuzu da söyleyemem. Muhitin İzmir’den ayrılığı, kulübün tarihi ve İzmir’de ilk defa teşekkül etmiş bulunması bize ayrı bir hususiyet bahş etmektedir [özellik kazandırmaktadır].

1-Bugün Panionios GSS olarak bilinen spor kulübü. Kulüp 1890’da İzmir’de kurulduysa da futbol takımı 1895’te oluşturuldu. 1922’de Yunan işgalinin sona ermesi üzerine Atina’ya taşındı. Bugün Atina’nın Nea Smyrni (Yeni İzmir) adlı semtinde faaliyet göstermektedir. Renkleri mavi-kırmızıdır.
2-Bugün Apollon Smyrnis olarak bilinen spor kulübü. Panionios gibi 1890’da İzmir’de kuruldu. 1922’de Yunan işgalinin sona ermesi üzerine Atina’ya taşındı. Renkleri mavi-beyazdır.
3-Metinde bu cümleden önce bir satırın eksik olduğu anlaşılıyor. Biz de okurken maalesef neyin geri olduğunu öğrenemiyoruz.

İmza: Cemal Ahmed

Sol Alt resim altı: Karşıyaka’nın şampiyon çıkan takımı
Sağ Üst resim altı: Karşıyaka Kulübü yokluk içinde teşekkül etmişti.




Kaynak: Spor Alemi Sekizinci Sene, Birinci sayı, tarihsiz [Teşrinievvel/Ekim 1926], Sayfa. 4.

Osmanlıca’dan çeviren: Yiğit Akın

6 Ekim 2010 Çarşamba

Minyatür Kale İle Yaşanan Dostluk

(Karşıyaka Karşıyaka Dergisi Ağustos - Eylül 2010 27.sayısında yayınlanmıştır)

Geçenlerde arkadaşlarımla sohbet ediyorduk. Konu futboldan açıldı, laf döndü dolaştı geçmişte sokak arasında oynadığımız minyatür kale futbol maçlarımıza geldi. Önceleri sokak arasında veya mahallenin boş arsasında minyatür kale futbol oynarken, yıllar geçtikçe okul bahçelerine taşındı. Paraları birleştirip demir kale yaptırır, balıkçılardan aldığımız ağlar ile kale ağlarını yapardık. Kaleler kırılmış ya da yürümüşse (!) yeni kale yapılana kadar iki taş ile sorunu çözerdik. Ancak bu çözüm birçok tartışmaları da beraberinde getirirdi. Demir kaleniz yoksa taştan kaleleri kurmuşsanız gol ancak topun kalenin tam ortasından geçmesi germekteydi. Aksi takdirde bel üzeri yada taş üzeri gol tartışmaları mahalle kavgalarına kadar varırdı. Kaleyi oluşturan taşların arası adımlanırdı. Maç içinde küçültmeye çalışıldığı olurdu. Maçların heyecanına bağlı olarak eve girme genellikle sokak lambalarının yanması ile gerçekleşirdi. Bundan dolayı yediğimiz fırça ve cezalar geceyi sonlandırırdı.



Dediğim gibi sokaklar araba doldukça, arsalar apartman oldukça maçlar okul bahçelerine taşındı. Karşıyaka Ortaokulu gibi bahçede oynamaya izin verilen okulların bahçelerinde maçlara devam ettik.

Bu günlerde en gencimiz 40 yaşında olan bir grup arkadaşım ile minyatür kale maç keyfini sürdürüyoruz. Kışın Pazar sabahları, havaların ısınması ile hafta içi iş çıkışı bir ya da iki gün yaklaşık bir buçuk saat süren minyatür kale maçlarımızı yirmi yılı aşkın Karşıyaka Stadı basket sahasında yaşıyoruz.



Gelelim eski minyatür kale maçlarına… Bu gün PS3, bilgisayarlarda yüzlerce oyun çocukların gündeminde. Bu oyunlar içerisinde futbol maçları da var. Hayalinizdeki takımları yaratıp istediğiniz takımları karşılaştırmanız mümkün olmasına karşın bizim çocukluğumuzdaki maçlar daha heyecanlı ve hayal gücümüzü zenginleştirmekteydi. Dediğim gibi çocukluğumuzda en çok oynanan oyundur mahalle arasında yapılan futbol maçları. Kaleden başka önce bir futbol topu gerekmekteydi maç yapmak için. Topu bulmanın iki yolu vardı. Ya mahalle grubundan bir çocuğun bir topa sahip olması ya da harçlıklarımızı birleştirerek mahalle bakkalından ortak alınan bir top. Top bulunduktan sonra sıra takımları oluşturmaya kalmış olurdu. İki mahalle maç yapıyorsanız kolaydı. Ama kendi aranızda yapacaksanız genellikle iki çocuk karşılıklı birbirlerinden belirli bir mesafede dururlar ve adımlama yöntemiyle birbirlerine doğru yürürlerdi. Yürürken de her adıma bir hece gelecek şekilde

-Aldım verdim ben seni yendim
şeklindeki tekerlemeyi söylerlerdi. Adımlamada tam adım, yarım adım ya da daha sonraları Michael Jackson’nun geniş kitlelere sevdirdiği “moon walk” tarzı bir hareketle biraz geriye kaçılırdı. Bu karşılaşmanın sonunda kim diğerinin ayağına önce basarsa ilk adam alma hakkı onun olurdu. Sonra sırayla bu iki çocuk diğerlerini alarak takımlar oluşurdu.

-Fatih'i aldım
-Mustafa'yı aldım
- ……
- ……
- Oha oğlum siz çok güçlü oldunuz, bari Mustafa’yı bana ver.

diye gruptaki herkes bir takıma girene kadar devam ederdi bu adam almaca. Bu adamları alma işi genellikle top sahibi çocukla futbolu en iyi oynayan çocuk ya da yaşı diğerlerinden biraz daha büyükçe olan tarafından yapılırdı. Ancak şunu da belirtelim bu adam almacalar da illa bir kişi açıkta kalırdı ki bu genellikle iyi top oynayamayan bir çocuk olurdu. Ona da hakemlik görevi düşerdi.

Neyse maç başlamadan önce maçın süresinin ne olacağı konuşulurdu. Eğer oynayacak çocukların birisinde saat varsa bu saat hemen hakeme verilir ve dakikalı maç başlardı. Dakikalı maçlar daha çekişmeli ve heyecanlı geçerdi. Yok eğer kimsede saat yoksa ona da elbet bir çözüm bulunurdu, üç de devre altı da maç diye süre belirlenirdi. Maçta hepimiz antrenördük, eğer iki takımdan biri güçsüz olursa ufak değişiklikler de yapılırdı. Bazen güçsüz takıma “avans” verilirdi.

Bir de penaltı oldu mu nasıl atılacağı tartışılırdı. Kimi yerlerde üç korner bir penaltı olarak değerlendirilse de Karşıyaka’da genellikle korner kullanırdık. Penaltı atacak oyuncu altı adım sayar ya kaleci tek ayağını bir direğe yaslayıp koyar o tek ayağını kullanabilirdi ya da o tek ayak kalenin ortasına sabit konurdu. Bir diğer alternatif ise boş kaleye arkası dönük bir şekilde topa tersten vururdu. Artık top kaleye mi gider yoksa yön değiştirip auta mı çıkar Allah bilirdi.

Minyatür kale maçlarının bazı raconlarını hatırlayalım; “abanma” tabir edilen topa sert vurma biraz nahoş karşılanırdı, iyi futbolcular güzel gol atmalıydı, teknik vurmalıydı. “Abanan” kişi topu bahçeye, balkona, araba altına kaçırdığında “atan alır” kuralıyla topu almak zorundaydı ki sonraları bu laf “aynı hızla” ile yer değiştirdi. Faul gibi durumlarda “açılsana oğlum” derdik ve “açılma” mesafesi üç adımdı. Bu adımları uzun atan arkadaşımıza “babana dayağa böylemi gidiyorsun?” denirdi. Sokaktan “araba” geçmesi durumlarında demir kale kaldırılır, taşı ise sürücünün ortalayıp geçmesi istenirdi. Bu sırada herkes kaldığı yerde kıpırdamadan dururdu. Bu günün bilgisayar oyunlarında “pause” a denk gelen konum bu oluyor. Araba geçtikten sonra top kimdeyse yine ondan başlardı. Araba sokağın arabası ise maç yapılan yere park etmemesi konusunda rica edilirdi. Zira sokakta park etme sıkıntısı olmadığı gibi arabası olan komşumuzun sayısı da parmakla gösterilecek kadar azdı. Ha bir de bu durma sırasında kale taşını daraltanlara da rastlanırdı. Gol tartışmaları “hamam parası olsun” yada “ağlamayın oğlum” replikleri ile sürer giderdi. Kaleden kaleye gol atmak yasaktı. Top arabanın altına kaçtığında her zaman sıkışır ve el ile topa yetişilemediği zamanlarda arabanın altına yatılır, top iki ayak arasına sıkıştırma yöntemi ile çekilir. Bu yöntemde işe yaramazsa topa taş atma, sopa ile itekleme yöntemlerine başvurulur.

Bir de bu maçların unutulmaz kahramanı mahallenin bizden yaşça büyük abisinin gelmesi topu kapıp herkesi çalımlayıp gol atmasıdır. Bu sırada herkes durur ve bu “sıcak” abi kendi haline bırakırdı, çalımları bilinçli yenirdi, yeter ki abi golünü atıp gitsin, maça devam etsin. Bir diğer abi türü ise çalım atıp gitmeyen, direk bütün maç oynamak isteyenlerdi. Bu abilere “yer yok” desenizde “ya oynarım ya da maçı bozarım” tehdidi ile maça dahil olurdu. Ve maçın içine ederdi.

Maçta şaibeli bir gol olduğunda (mesela top direk yerine kullanılan taşın üstünden geçer ya da öyle gözükür, gol mü direk mi anlaşılmaz) golü yiyen takım “gol değilll”, “direk” diye bağırırlar, tartışmalar alevlenir fakat tam o sırada bir etik ruha sahip bir takım arkadaşınız “gol gol ben de gördüm” der ve o an karşı takım hep bir ağızdan “adamın diyoooo oğlum” diye bağırır. Bu durumda yapacak bir şey yoktur, içten içe ya da dıştan dışa golü kabul eden takım arkadaşına küfür edilirdi. Top birinin hayalarına geldiği anda herkes sakatlanan çocuğa “hemen işe denirdi” eve gidecek kadar zaman da olmadığı için arsada tercihan bir ağaç altında işlem gerçekleşirdi.

Peki bu maçlar nasıl biterdi…En çok rastlanan olaylar; Çoğunlukla topun sahibi çocuğun annesi tarafından eve çağırılması veya maçın oynandığı topun aniden patlamasıdır. Bir de maddi nedenler vardır. Sokakta herhangi bir camın topun çarpması nedeniyle kırılması halinde herkes toz olur ve ortada maç filan kalmazdı. Bir diğer maç sonlanması topun yandaki aksi komşunun bahçesine, balkonuna kaçmasıdır. Zili çalıp aksi komşudan topu istemek mahallenin en sempatik çocuğuna düşse de bahçeye giden top da kesilmiş olarak geri gelirdi az sonra. Bazen da maç yapan çocukların aşırı gürültüsünden bıkan öfkeli bir büyüğün çocukları kovalaması ile sonlanan maçlarda topu kurtaramamışsanız topun akıbeti kesilme ile sonlanırdı

Kısaca hatırlatmak istedim minyatür kale maçlarını. Şimdiki çocuklar maçları bilgisayar başında yapıyorlar ama bu oyundan bizim yaptığımız yukarıda anlattığım maçlarda aldığımız tadı alabiliyorlar mı çok şüpheli. Ben arkadaşlarımla bu yaşlarda hala pazarın gelmesini, yağmur – soğuk demeden (son yıllarda KSK Stadında basket sahalarının zeminin kötü bir malzeme ile kaplanmasından yapamıyoruz) devam ediyoruz. Eski dostlar olarak en azından haftada bir görüşüyoruz, sohbet edip haftanın derdi tasasını, stresini atıyoruz. Asıl önemlisi spor yapıyoruz, hem de en ucuz yolla. Şimdi bu satırları okuyanlar belki de çocukluklarına döndüler.

Özdemir Asaf'ın dediği gibi; “gözümü kapadım, açtığımda yaşlanmıştım ama o arada neler oldu, hiç hatırlamıyorum...” dememek için hayatı keyifle yaşayınız. Hiç ertelemeden. Neden derseniz? Bilirsiniz kimi zaman eski bir dostla karşılaşmanın verdiği keyfin yerini hiçbir şey tutamaz. O bırakmış olduğunuz andan başlarsınız yalansız, samimi sohbeti. Geçip giden zamana karşın sanki dün ayrılmışsınız gibi kahkahalarla devam ederken her iki taraf da neden bu kadar uzun süre ayrı kalındığını düşünüp durur. Ancak gerçek dostluklar yıllara meydan okuyabilir. Sık sık görüşülse, araya yine yıllar girse de önemli olan bir yerlerde birlikte kahkaha atılabilecek, hayatı daha çekilir kılabilecek ve aranacak birinin olduğunu bilmektir. Minyatür kale maçları da her zaman sevgi, dostluk ve samimiye içinde tertemiz geçti. Yüreğimizin daha hızlı çarpması bu duygunun yansımasıydı.





(Karşıyaka Karşıyaka Dergisi Ağustos - Eylül 2010 27.sayısında yayınlanmıştır. Cem Karagözlü)

Aşağıdaki fotoğraflar yaklaşık 25 yılı kapsayan bir süreç. Neredeyse bir nesil büyüdü, evlendi, çocukları oldu. Ama bu keyiften vaz geçmedi. Tabi resimlerde sevgili BERE'nin dediği gibi "Fotoğraflara baktığımızda değişen tek şey fotoğrafın dijital makine ile çekilmesinden kaynaklanan çözünürlük farkı......" :))

Bu arada fotoğraflarda Karşıyaka stadımızın ve çevresinin değişimi de ayrı bir nostalji..















2 Ekim 2010 Cumartesi

Prag ya da Praha Dair Gezi Notları - III



Prag ya da Praha ait son notlar Vlavta nehri üzerindeki Charles köprüsünden. Gecesi, gündüzü, yakından, uzaktan gerçekten güzel. Sağlı sollu heykelleri resim ve müzik yapanlar, turistler tamamlıyor.





Köprüye old town tarafından geldiğinizde sağ tarafta köprünün yapımını da anlatan, temellerini gösteren bir müze var. Biz diğer taraftan gelip (Kaleden) yorgunluğumuz bu müzeden kalkan nehir gezisi teknesinde atmayı yeğledik.



Tavsiyem turla gidecekseniz yemekli yada yemeksiz gezi almayın. Gördükten sonra tercihinize göre pazarlıkla yemekli yada yemeksiz gezi alabilrsiniz. Ancak gece keyfi Budapeşte'de daha güzel. Prag'da gündüz tercih edin. Tur ücretine müze gezisi, bir bira (tercih etmezseniz gazoz) ve bir tatlı kek ikramı dahil. Yanında müzik de dinliyorsunuz. Teknede rehber size İngilizce bilgi veriyor.



Köprünün old-town tarafındaki duvarında bir Osmanlı maskı var. Osmanlı o kadar korkutmuş ki. Nehir bu maska kadar yükselirse "Osmanlı" kadar tehlikeli anlamına geliyormuş. Kaçın diyor...



Güzel bir gezi, aşağıdaki resimleri sözsüz ifadeler olarak değerlendirin.






Charles köprüsünün yine old-town tarafında bir de İşkence müzesi var. Oğlumun Kaan'nın ısrarı ile gezdik. Avrupa'nın ortaçağ döneminde gelişen işkencede dini etkenin de büyük yer tuttuğu görülüyor. Latince bükmek, kıvırmak anlamından gelen "Torture" (İşkence), insanlık tarihi kadar eski bir cezalandırma yöntemidir. Tarihin akışı içinde çoğunlukla dine karşı olanlara, homoseksüellere, büyücülük yapanlara, vatana ihanet edenlere, yasak cinsel ilişki kurup, zina yapanlara karşı kullanılmıştır. Orta çağdan başlayarak bazı aletlerin Avrupa'da yakın zamana kadar kullanlıdığını düşündükçe (Göğüs sökücüler Almanya ve Fransa'da 19. YY ın başına kadar kullanılmış), şimdi Avrupalıların kalkıp ülkemizde ahkam kesmeleri soru işareti yaratıyor.





Bu arada gezimiz Dünya Kupası çeyrek finaline denk gelince Old-town da meydanda Hollanda - Uruguay maçını uluslararası seyirci ile izledik. Çek kardeşlerin yaptığı domuz eti ve bira harika gitti.






İleriki günlerde Karlovy Vary ve 45. film festivali izlenimleri ile dünya mirası Cesky Krumlov....