Bu Blogda Ara

11 Kasım 2010 Perşembe

Mozart’ın Şehri Salzburg

Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi, Salzburg'un ortasından da bir nehir geçmektedir. Kenti ayıran Salzach nehrinin bir yanında Moenchsberg tepesi, öte yanında da Kapuzinerbeg tepesi ayakta durur. Kentin isminin Salzburg olarak yazılı belgelere geçişi, 755 yılına rastlar. 845'te kentin en önemli yapılarından olan Virgil katedrali yanar, yıllar sonra restore edilir. 1383'te bu kez kent büyük bir yangın geçirir. 1404'te kentteki Yahudiler kenti terketmeye zorlanır ve Yahudi gettoları kapatılır. Yüzyılın sonunda Salzburg'un yükselişi başlar. 1525'te düşünür ve matematikçi Paracelsus kente yerleşir. 1526'da Başpiskopos Matthaeus Lang, köylülerin ipek ve kadife giysileri giymelerini yasaklar. 1623'te Salzburg Üniversitesi kurulur. 1669'te tepelerden yuvarlanan kayalar 220 kişinin ölümüne yol açar. 1737'de Leopold Mozart kente yerleşir ve on dokuz yıl sonra, yedinci çocuğu olan Wolfgang Amadeus Mozart dünyaya gelir. 1854'te kenti renkten renge boyayan Mirabell Bahçeleri, 1880'de Mozart'ın doğduğu ev halka açılır. 1938'de Alman askerleri kente girerler. 1944'te uçaklar Salzburg'u bombalarlar, birçok bina zarar görür. Hohensalzburg ormanı 1960'da yeniden düzenlenir, bir yıl sonra da kentin biraz dışında kalan Hellbrunn Hayvanat Bahçesi açılır. 150.000 nüfusu var.



Şehrin içinde bulunan mezarlıkta ünlü kişilerinde mezarları vardır. Örneğin; 90 yaşlarında ölen ünlü mimar, Ankara'nın meclis, bakanlıklar ve civarının mimarisini yapan Klemens Holzmeister bu mezarlıkta yatmaktadır.

Salzburg'a gittiğiniz zaman eğer vaktiniz varsa şehir dışında bulunan hayvanat bahçesi Hellbrunn Tiergarten'nın yanındaki derebeyinin eşi için yaptırdığı Schloss Hellbrunn'a gidilmeye kesinlikle değer diyorlar. Bir dahaki sefere.

Çok sayıda köprü ile birbirine bağlanan Salzburg’un iki yakası (Altstadt eski, Neustadt yeni kent) arasındaki köprülerden en merkezdekinin adı Mozart Köprüsü. Zaten burada her şeyin adı Mozart. Meydan, cadde, otel, restoran, çikolata vb. Yani burada turizmin adı Mozart. Mozart adı o kadar ön plandaki sanki Salzburg adı bile bilinçli olarak geri planda bırakılmış gibi. Mozart Köprüsü’nü geçtikten sonra Mozart Meydanı’na geliyoruz. Burası kentin kalbi, ortada bir Mozart Heykeli ve tarihi bir çeşme, çevrede ise Salzburg ve Panorama müzeleri yer alıyor. Buradan itibaren tarihi kentin dar sokaklarında kaybolabiliriz. Çok sayıda tarihi bina arasında, bu defa Mozart’ın doğduğu ev Wohnhaus başta olmak üzere çok sayıda kilise var.



Moenchsberg terası. Yüksek bir tepe üzerinde bulunan ve ancak asansörle çıkılabilen bir tepe. Salzburg'u İtalya'nın Verona kentine çok benzettim. Şık mağazaları, iyi korunmuş yapıları ve aristokrat ruhuyla hem turistlerin, hem de Avrupa sosyetesinin gözbebeği gibi. Ana caddeler değil ara sokaklarda çekici. Ünlü Alman gezgini Alexander v.Humbolt, "Napoli, İstanbul ve Salzburg'un çevresinden bu kentlere bakmak, dünyanın en güzel kent görüntülerini görmektir," demiş.

Gerçi şehir Mozart ile özdeşleşmiş maalesef. Yılda ortalama 7 - 7,5 milyon turist geliyor. İzmir’le kıyaslamak bile istemiyorum. Acaba Homerosu allasak pullasak böyle kül tablasından çikolataya kadar 2.5 milyonu yakalayamazmıyız ?



Şimdi biraz Mozart’dan bahsedeceğim; (Sevgili Üner Birkan'nın katkılarıyla)

Musiki tarihinin temel taşlarından biri olan Wolfgang Amadeus Mozart (1756-1791), Avusturya'nın batısındaki bir kent olan Salzburg'da 27 Ocak günü doğmuştur. İnsanlık tarihinde ender görülen yeteneklerden biridir.

Babası Leopold Mozart (1719-1787), Salzburg başpiskoposunun orkestrasında kemancılık yapmış ve 1757'de saray besteciliğine atanmış değerli bir kemancı ve bestecidir. Temel Keman Öğretimi Üzerine Bir Deneme adında bir keman metodu yazmış, kuşaklar boyunca kullanılmıştır. Wolfgang'ın özenle eğitilmesinde ve yetiştirilmesinde babasının büyük payı vardır. Oğluna zaman ayırmak için bestecilik çalışmalarını bırakmış, kendisini ona adamıştır.

Wolfgang üç yaşındayken babasından klavsen dersleri almaya başlamış, dört yaşında iken üçlü aralıklarla beste denemeleri yapmıştır. Onun yeteneğini “harika çocuk” olarak tanıtan Leopold Mozart, iki çocuğuyla birlikte konser gezilerine çıkmaya başladığında Wolfgang yedi yaşındaydı.

Uzun konser gezilerine gitmeye başlayan Mozart bu gezilerden birinde Paris'e gitmiş, beklediği ilgiyi görememiştir. Üstelik, birkaç ay sonra annesi ölünce, dönüş yolculuğunu yalnız yapmıştır.

18. yy.'da müzikçi, soylulara hizmet ettiği sürece bir değer kazanırdı. Mozart'ın başpiskoposun egemenliğinden kurtulması tarihsel bir “sanatta bağımsızlık” bildirisidir. Bunun sonucunda başpiskopos tarafından hakarete uğrayan Mozart buna karşın kendisini bir düşünür, insan haklarına sahip beşeri bir varlık olarak görmekteydi.

Geçimini bestecilik ve klavsen dersleri vererek sağlamaya çalışan Mozart zor koşullar altında yaşıyordu. Karısı Constanze Weber, evin yönetimine ilgi göstermiyordu. Diğer yandan Mozart para sıkıntısı da çekiyordu. Haydn 1787'de şöyle yazıyordu: “Eşsiz Mozart'ın hala bir saraya besteci olarak atanmamış olması utanç vericidir. Kızgınlığımı bağışlayınız, ama onu gerçekten çok seviyorum.”

Yaşadığı sıkıntılara rağmen 623 adet beste icra eden Mozart'ın son yapıtı Requiem'di. Onu bir gecede tamamlayamamıştı, 5 Aralık 1791 günü hayata veda etti. Cenazesine katılanlar şiddetli yağmur nedeniyle geri döndüler, mezarı saptanamadı. Yoksullar mezarlığının neresine gömüldüğü hiçbir zaman anlaşılamadığı için 1859'da mezarlığın rastgele bir yerine bir anıt dikildi.

Mozart, para sıkıntısı çekiyordu ama az para kazanmıyordu. Önde gelen bir besteci ve müzik öğretmeni olarak belli bir yaşam standardını tutturması gerekiyordu. Wiebke Thormahlen’in yaptığı araştırmaya göre, öğrencileriyle ilişkilerinde sağlam bir iş anlayışına sahipti. Birine ders vereceği zaman sözleşme imzalıyor, "hanımefendinin haftalık derslere riayet edip etmemesine bakmaksızın" belli bir geliri garanti altına alıyordu. Ancak son yıllarında çok borçlanmıştı. Andante Dergisi’nin Mozart özel sayısında Serhan Bali’nin yazdığı "Mozart Nasıl Geçinirdi?" yazısında, Mozart’ın gelirinin iyi olduğu, ancak lüks yaşamı nedeniyle para sıkıntısı çektiği belirtiliyor.

35 yıllık ömrünü gece gündüz çalışarak, müzikle mutlu olarak, hayatın tadını çıkararak, durmaksızın eser yaratarak değerlendiren Mozart’ın Türkler için de ayrı bir önemi vardır. 18. Yüzyıl’ın sonuna doğru Avrupa’da moda olan Türk konulu operaların en güzeli ve en ölümsüzü olan Saraydan Kız Kaçırma ile Mozart, Avrupa’da ilk kez Türkler’e sempatiyle bakan, düşman değil, “insan Türk’ü” canlandıran bir eser ortaya koyar; bunda kahvesinin tiryakisi olduğu Türk kahveci bir dostunun büyük rolü olur. Viyana Kuşatması sırasında Avrupalılar’ın tanıştıkları Türk müziğinin ritmik, melodik ve tınısal özelliklerine gösterdiği ilgi, sâdece operayla sınırlı kalmaz. Örneğin K.V. 331 La majör Piyano Sonatı’nın Alla Turca başlıklı son bölümü bütün dünyada “Türk Marşı” olarak tanıtır. Beş numaralı K.V. 219 Keman Konçertosu da son bölümünde yer alan Mehter Takımı tınıları ve Türk motifleri dolayısıyla Türk Konçertosu adıyla müzik tarihine geçer.

Salzburg’da Mozartın doğduğu ev Getreidegasse’de 9 No’lu sarı boyalı ev. Mozart, 27 Ocak 1756’da Leopald ve Anna Maria’nın oğlu olarak burada dünyaya gelmişti.



Daha sonra Salzach Nehri’nin diğer yakasına geçip, Makart Meydanı’ndaki bir başka eve taşınmıştır. İki katlı bu pembe eve Salzburglular Tanzmeisterhaus (Dans Ustasının Evi) adını takmışlardı. Çünkü evin ilk sahiplerinden olan Franz Gottlieb Speckner, genç aristokratlara dans dersi veren, onları sarayın karmaşık seremonilerine hazırlayan ünlü bir dans hocasıydı. Mozart buradaki yedi yıllık kısa ikametinde 150’den fazla beste yapmış. Kapıdaki yazıya göre, bina İkinci Dünya Savaşı sırasında isabet aldığı bir bomba yüzünden büyük ölçüde yıkılmış, sonra aslına sadık kalınarak onarılmış.

9 Kasım 2010 Salı

Karlovy Vary

Parag’daki ikinci günümüzde günübirlik turumuzun hedefi Karlovy Vary. Prag'ın yaklaşık 125 km. batısında yer alan Karlovy Vary, şifalı termal sularıyla meşhur bir şehir. Yola çıktığımızda hava puslu, yolda yağmur başladı.



Yol boyunca sağlı sollu şerbetçiotu tarlalarından geçiyoruz.



Şerbetçiotu (Humulus lupulus), kendirgiller (Cannabaceae) familyasından Temmuz-Eylül ayları arasında yeşilimsi-beyaz renkli çiçekler açan, 2-5 m yüksekliğinde, sarılıcı gövdeli otus bir bitki. Bitkinin gövdeleri ince, tırmanıcı, sarılıcı ve üzeri sert tüylerle örtülüdür. Yol boyunca gördüklerimizin boyları 2 – 2.5 civarına yaklaşmış. Türkiye'de, Bilecik-Bursa havalisinde yetişiyor. Bira imalatında kullanılıyor. Birada şerbetçiotunun kullanılışının 500 senelik bir geçmişi vardır. Şerbetçiotu biranın çabuk bozulmamasını sağlarken aynı zamanda bir karakter unsuru olmuştur.
Yolumuza devam ederken güneş yüzünü gösterdi. İlk durağımız Krusdvice bira fabrikası. Çekler yılda kişi başına 260 litre bira tüketiyor. Burada ayak üstü biraların tadına bakıyoruz. Hepsi çok güzel ve yumuşak içimli. Acılık hissetmiyorsunuz.





Yola devam edip Karlovy Vary’ye varıyoruz. Avrupalı zenginlerin , sanatçıların güzellik ve sağlık merkezi , SPA ‘ları ile yüzyıllardır ün yapmış bir sosyete şehri burası. Bu özelliğini , topraklarından fışkıran termal sulara borçlu Karlovy Vary. Sağlık kürleri için , buraya gelen ünlüler arasında ; Atatürk , Dali , Rus Çarı Petro , Mozart gibi isimler sayılıyor. Şehrin ortasından geçen ve "sıcak" anlamına gelen Tepla Nehri'nin iki kenarındaki Art Nouveau tarzı binalar yine buradan aldığımız suluboya resimler gibi.









Şehrin girişinde Atatürk'ün 1918 yılında kaldığı Carlsbad Plaza var. (Şehre Carlsbad da deniyor. Karl'ın banyosu anlamında) Otelin girişinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk burada kalmıştır yazan bir levha da var. Muhtemeldirki Ulu önder Mustafa Kemal burayı unutmamış olacak ki Yalova termali Karlovy Vary'ye benzetmek için çabalamıştır.Şimdi Araplara satmaya çabalıyoruz...Mustafa Kemal'in Karlsbad anılarını okumak için; http://www.ataturkiye.com/karlsbad.html)





Biz gittiğimizde şehir hem turistlerce hem de 45. Karlovy Vary film festivali nedeni ile kalabalıktı.





Şehirde Colonnade denilen ve sularından içme imkanı bulunan 12 kaynak suyu var. Bu sular, porselenden yapılma ucu çaydanlığa benzeyen ve Lazenska pohar dedikleri değişik bir fincanla içiliyor. Turistlerin ellerinde o fincanlarla su içmeleri gelenek gibi olmuş. Tadı bana kötü geldi.



Onun yerine ben Çeklerin meşhur likörü Becherovka’yı tercih ediyorum. Becherovka, Jan Becher isimli doktor tarafından 1807 yılında ilk bu şehirde yapılmış. Birçok farklı baharat ve şifalı bitkiyi karıştırıp ağrıları dindirmek için ilaç yapmaya çalışan doktor, karışıma alkol ekleyince tadının çok güzel olduğunu görmüş. Ve sonrası tarçınımsı/karanfilimsi bir aroması olan bu muhteşem likör ortaya çıkmış. Şişeleyip satmaya başlamış ve o gün bugündür ülkede sevilen bir içki. Alkol oranı %38. Fazla yemek yenildiğinde bir shut içince hazmı da kolaylaştırıyormuş. Becherovka'nın ilk defa yapıldığı bu bina, şimdi müze olarak kullanılıyor. 50 ml.lik şişelerden litreliklere kadar pek çok boy, değişik likör bardakları vb. alınabilir.




Yukarıda bahsettiğim gibi şehir 45. Karlovy Vary Film Festivali için gelen konukları ağırlıyor. 21’inci James Bond filmi “Casino Royal”de Pupp “Hotel Splendide” olarak kullanılmış. Biz de kırmız halıda poz verip şehrin film festivali kapsamındaki etkinliklerine katıldık.










Festivalde büyük ödül İspanyol filmi The Mosquito Net / La mosquitera'nın oldu. Yönetmen Agustí Vila. Jüri özel ödülü Çek filmi Kooky / Kuky se vrací, yönetmen: Jan Svěrák. En iyi yönetmen; Rajko Grlić. En iyi aktrist; Anaïs Demoustier. En iyi aktör: Mateusz Kościukiewicz. Festival onur konuğu ve ödülü Jude Law.









Yemek için U Svejka'yı öneririm. Geyik eti, gulaş harika.