Bu Blogda Ara

8 Ocak 2011 Cumartesi

Rodos (Rodhos): St Jean Şövalyeleri ve Cem Sultan'nın İzinde



Rodos; On iki (Dodekanez) adaların başkenti. İsminin anlamı antik Yunancada “gül". Hıristiyanlıkta 12 sembol rakamından türemiş (12 Havari, bir düzinenin ifadesi)Bölgede ismin çağrıştırdığı gibi 12 adet ada yoktur. Sadece büyük olanları saydığımızda 14 ada, büyüklü küçüklü hepsini saydığımızda 20’den fazla ada ve adacık vardır. Uzun lafın kısası burad ki 12 sayısı adaların sayısı değil,”12 üyeli meclisle yönetilen adalar, 12’li adalar” anlamında kullanılmaktadır.





MÖ 5 ile 3. yüzyıl arasında önemli bir merkezmiş. Hem Roma, hem de Bizanslılar için önemli. Daha sonra St Jean Şovalyeleri (Hospitalier Tarikatı, kimi kaynak ve internet siteleri Templier "Tapınak" şovalyeleri yazıyor ama alakası yoktur)1306 - 1596 arasında hüküm sürmüşler.



Marmaris'den 9.00 da hareket ettik. Katamaran sınıfı bir feribot olmasına rağmen 1 saat 15 dakikalık Rodos yolculuğumuz denizin "ölü dalgalı" olması nedeni ile oldukça zorlu geçti. 10:30 gibi adaya vardık. Kısa bir gümrük işleminden sonra taksi ile otelmize geçtik. Günlerden pazar herkes kiliselerden çıkmış kafelerde. Dükkat ve restoranların çoğu kapalı. Açık olan sahildeki bir restoranda deniz ürünli makarna, midye ve adaya özgü beyaz şarap ile karnımız doyurduk.



Rodos antik çağların en zengin şehirlerinden biriymiş. Bunun da nedeni gelen gemilerden vergi almayıp, sadece kumanya alma mecburiyeti getirmeleri olmuş. Kent merkezi 2400 yıllık. MÖ 480 yılında ilk kent kurulmuş. Daha sonra 1309 yılınd St. Jean şovalyelerinin kurduğu kent bu güne kadar önce Osmanlı sonra İtalyan ve ardından Yunanlıların eklentileri ile günümüze gelmiş.



Rodos’un ilk sahipleri Dorlar. Bunlar Argos bölgesinden gelen denizci bir kavim. Güneş ilahı olan “Helios” tapıyorlar. MÖ.3’ncü yüzyılda: Makedonya kralı Demetrios ile yaptıkları bir savaşı kazanınca, ilahları “Hellios”a şükran borçlarını ödemek için, zafer anıtı olarak: Rodos Limanı girişine, Lindos’lu heykeltıraş “Khares” tarafından büyük bir heykel yaptırdılar. MÖ.281-280 yılları arasında yapılan bu heykel: 33 metre yüksekliğinde ve tunç’tan idi. Elinde ise, bir meşale tutuyordu. Rodoslular yıllarca, bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inandılar. Bu nedenle, her yıl “Helicia” denilen şölenler düzenleyip bu heykelin dibinde, dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre Hellios, böylece bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetirdi. Rodos heykeli yalnızca 50 yıl ayakta kalabildi. MÖ.227 yılındaki bir depremde yıkıldı. Bronz heykelin, 400 tonluk kalıntıları, Araplara satıldı. 9 bin deve yükü heykelden, Musevi bir işadamının para yaptırdığı söyleniyor. Şimdi bu heykelin bulunduğu Mandraki limanının girişini bronzdan bir dişi diğeri erkek iki geyik heykeli süslüyor. Limanın ucundaki yüksek burunda ortaçağdan kalma üç yel değirmeni mevcut. Bunları geçince 15. YY'dan kalma Agios Nikolaos kalesinin yıkıntısı var.



Sahilde 1920'en İtalyanların yaptığı zarif devlet binaları mahkeme, postane, belediye sarayı, polis karakolu, ulusal tiyatro olarak kullanılıyor.







Biz gelelim adaya ün kazandıran St Jean şövalyelerine. Rastladığım bir çok gezi blog sitesinde Templier şövalyelerini St Jean Şövalyesi olarak tanıtmışlar. Ancak alakaları yok. (*) Bununla ilgili ayrıntıyı aşağıda bulabilirsiniz

Hospitalier Şövalyeleri ya da St. Jean Şövalyeleri tarikatı (Latince: Cavalieri Ospitalieri / Hastane Şövalyeleri) 11. yüzyılda kurulmuş bir şövalye tarikatıdır. Sonradan ismi Rodos Şövalyeleri, çok sonralarıysa Malta Şövalyeleri olarak anılmıştır. Katolik bir yardım derneği olarak günümüze kadar ulaşmış olan bu tarikat tarihin bazı dönemlerinde bağımsız bir devlet olarak güçlü bir ordu ve donanmaya sahip olmuş Avrupa, İslam ve Osmanlı tarihi'nde büyük izler bırakmıştır. Merkezi İtalya'nın Roma kentinde bulunan tarikatın günümüzdeki resmi adı İtalyanca'da Sovrano Militare Ordine Ospedaliero di San Giovanni di Gerusalemme di Rodi e di Malta yani Kudüs, Rodos ve Maltalı St. Jean Egemen Askeri Hospitalier Tarikatı veya kısaca Malta Tarikatıdır.



Tarikat Kudüs'teki St. Jean (Aziz Yuhanna) Kilisesi yakınında bir dinsel dayanışma örgütünce hasta hacıların tedavisi amacıyla işletilen hastanenin gelişmesiyle ortaya çıktı. 1099'da Haçlıların Kudüs'ü fethetmesinden sonra, hastanenin başrahibi Gerard Kudüs'teki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Provence'lılarla İtalyanların Filistin yolu üzerindeki kentlerinde hanlar kurdu.Hastanede tedavi gören bazı haçlı şövalyeleri mallarının bir bölümünü buraya bağışladı; bazıları ise Kudüs'te kalıp hastanede kalıp hastaneye hizmet ettiler.Böylece zenginleşen hastane, hasta ve yoksullara hizmette olduğu kadar Müslümanlara karşı savaşta da etkin olan zengin ve güçlü bir kurum durumuna geldi.1291'de Akka'nın düşüşü ve Haçlı Prensliklerinin ortadan kalkması üzerine, mezhep üyeleri bir gün yeniden fethetmek umuduyla Filistin'e yakın olabilmek için Kıbrıs'a çekilip hacılara ve hastalara yönelik çalışmalarını burada sürdürmeye karar verdiler.



Haçlı seferlerinin btitminde 1309'da Rodos'u ele geçirdiler. Burada bir hastane kurup adayı bağımsız devlet gibi yönettiler. Doğu Akdeniz'de güçlü bir donanmaya sahip oldular.1522'de Osmanlı Rodos'u fethetti, ama 1530'da Kutsal Roma Germen İmparatoru V. Karl , Malta Adasını tarikata bağışladı. Şövalyeler Osmanlı saldırılarına karşı direnerek donanmalarını güçlendirdiler ve gelişmiş bir hastane kurdular; en parlak dönemlerini burada yaşadılar. Osmanlı tehdidinin azaldığı 17. ve 18. yüzyıllarda tarikat da giderek zayıfladı. 1798'de Malta adası Napolyon Bonapart'ın eline geçti. Tarikatın merkezi 1834'te Roma'ya taşındı.

Malta Tarikatı, günümüzde egemen bir mikrodevlet statüsü taşımaktadır. Birleşmiş Milletler'e gözlemci olarak katılmasına karşılık kendine ait topraklardan yoksundur. Kendini tarafsız ve insancıl bir yardım kuruluşu olarak tanımlayan tarikatın (aralarında Türkiye, ABD, Kanada, Avusturalya, Fransa, Almanya, Çin, Hindistan, Meksika gibi ülkelerin olmadığı) 96 ülkeyle diplomatik ilişkisi vardır. Birçok ülke tarafından diplomatik statüleri vardır.

Rodos'da gezilecek önemli yerlerden biri büyük üstadlar sarayı. Kale içinde kale gibi olan saray tehlike anında bütün kent halkını içine alıyordu. 14 . YY'da yapılan yapı savaş ve depremlere karşı hala ayakta ve Dünya Kültür Mirası içinde. Ciddi paralar ile devamlı restore ediliyor. En büyük yıkımı 1856'da bir patlama ile yaşadı. 1930'larda İtalyanlar Musolini ve Kral 3. Vittorio Emmanuel için yeniden onarıldı. Saraya Kos'dan getirline paha biçilmez mozaikler döşendi.



Saray ve kaleden çıkınca görülecek en önemli yer Şövalyeler Sokağı. Liman ile Büyük Sütadlar sarayını bağlar. Sokağın duvarlarında Hospitalier Şövalyelerini yöneten büyük üstadların armaları bulunur. Osmanlının adayı ele geçirdiği sırada 650 şövalyeden 180'i sağ kalmıştı. Onlarda Malta'ya gönderilmiş.





Şovalyeler sokağında "Cem Sultan"nın kaldığı ev de var. Fatih Sultan Mehmet, 1481 Mayısında öldüğünde, iki şehzadesi vardı. Büyüğü Amasya Valisi Beyazıt, küçüğü Konya valisi Cem. Padişahın beklenmedik ölümü karşısında paniğe kapılan sadrazam Karamani Mehmet Paşa, her iki şehzadeye de ulak gönderir. İstanbul’a önce kim ulaşırsa, tahta o çıkacak, Fatihin koyduğu yasa uyarınca devletin bekası için, kardeşini katledecekti. Çünkü; en büyük şehzade Mustafa, yıllar önce, hamamda fenalaşıp ölmüş ya da öldürülmüştü.

Anadolu Beylerbeyi Sinan paşa, Cem Sultana gönderilen ulağı yakalatıp öldürttü. Böylece daha uzakta olmasına rağmen, Beyazıt, İstanbul’a gelerek tahta çıktı. Ne var ki, Cem ağabeyinin padişahlığını tanımadı. Onun, babaları Fatih şehzade iken, kendisini ise padişah olduktan sonra doğduğunu, dolayısıyla tahtın kendi hakkı olduğunu iddia ediyordu. Cem, bir ordu toplayıp Bursa’ya geldi, adına hutbe okuttu. Beyazıt, kardeşinin üzerine yürüyüp, onun ordusunu Bursa yakınlarında Yenişehir’de bozguna uğratınca, Cem, kaçmak zorunda kaldı. Önce, Memluk Sultanı Kayıtbay’a sığındı, ondan yeterince güvence alamayınca, babası zamanında barış müzakerelerini sürdürdüğü için, yakından tanıdığı St Jean şövalyeleri ile ilişkiye geçti ve onlardan sığınma isteğinde bulundu. Böylece 13 yıl sürecek ve 35 yaşında ölümle sonuçlanacak sürgün hayatı başlamış oldu.

Aslında adaşım Cem, Bayezid'e göre daha ileri görüşlü, yeniliğe açık, bilgili, aynı zamanda hırslı bir şehzadeydi. Kayıtbay'ın konuğuyken hac görevini yerine getirmek için gittiği Mekke'de yazdığı bir gazelde "Sultanlık olmazise dervişlik de hoştur" diyordu ama saltanat tutkusuyla yanıp tutuşuyor, tahta geçebilmek için ağabeyine imparatorluk topraklarını paylaşmayı bile öneriyordu. Aşırı duyarlı ve şairdi. Bu bağlamda onu hem Avrupa'ya giden ilk Osmanlı hem de sürgünde ölen ilk Türk şairi olarak nitelendirebiliriz.

Sultan Cem maiyetiyle birlikte şehre deniz kapısından girmiş, heybetli atının üzerinde Malta taşı döşeli dar sokakları geçip St Sebastiyen Kilisesi'nin önünde Büyük üstad Pierre d'Aubusson tarafından görkemli bir törenle karşılandığını, büyük alanı dolduran kalabalığın Rum, Latin ve Yahudilerden oluşan Rodos halkının meraklı bakışları altında konuk edileceği eve doğru ilerler.



O dönemin doğrudan tanığı, Osmanlılar tarafından ilk kez 1481'de kuşatılan ama ele geçirilemeyen Rodos'un ünlü simalarından Caoursin, yakından gördüğü Cem Sultan'ın "uzun boylu, sağlam yapılı" olduğunu, hafif şaşı baktığını, babası Fatih Sultan Mehmed'inkine benzeyen "şahin ve iri burnunun sola doğru eğrildiğini, seyrek, kumral sakalını kısa kestiğini, çok zarif elbiseler giyip her zaman kederli ve düşünceli" göründüğünü yazıyor.

Fransız yazar Edouard Sablier tarihsel kaynaklara dayanarak yazdığı belgesel romanda, Cem Sultan'ın Rodos'a gelişini şöyle anlatıyor: "Rodos'a vardıklarında kafileye görkemli bir karşılama töreni yapıldı. Değerli halılarla kaplı tahta köprü, şehzadenin gemiden inince ata binmesi için denizden, Grande Nef yelkenlisinin üst güvertesinin altına dek uzatılmıştı. Zengin takımlarla donatılmış görkemli atların dizginlerini, onun armasını taşıyan ipek giysiler içindeki özel uşaklar tutuyordu. Halk ünlü İstanbul fatihinin oğlunu görmek ve alkışlamak için sokaklarda, teraslarda, balkonlarda, heyecan içinde toplanmıştı. Altın yaldız ve taşlarla işlenmiş bir örtüyle örtülmüş ve altın gemle desteklenmiş bir savaş atının üzerindeki Büyük Efendi, askeri ve sivil binalarla çevrili St. Sebastien Kilisesi'nin bulunduğu meydanda bekliyordu onu. İki yanında, gözalıcı giysileriyle atlara binmiş soylu delikanlılar, arkasında en zengin komutanlar ve idare rahiplerinden oluşan atlı alayı bulunuyordu. Halkın alkışları ve kale burcundan atılan top sesleri arasında, Cem'i ve yanındakileri başşehrin en gösterişli sarayına götürmek üzere, Fransız topraklarından gelmiş şövalyelerin kalması için ayrılan Fransız hanına kadar uzayan kalabalık bir alay oluşmuştu."




1482 yılının 14 Temmuz'unda Cem Sultan Rodos'a ayak bastığı zaman devletin başında Limousin'li bir aileden gelen Kont Pierre d'Aubusson bulunuyordu. Şehzadeyi görkemli bir törenle karşılamasına rağmen onu Bayezid'e karşı kullanmaya kararlıydı. İstanbul'a elçiler göndererek padişahla anlaştı ve Cem'in masraflarına karşılık ondan yılda 40 bin düka koparmayı başardı. Cem şövalyelere sığınmakla, farkında olmadan tuzağa düşmüş, ellerinde bir rehine olarak kalmaya mahkum olmuştu. Artık yarı mahpus sayılırdı. Ölene dek Avrupa'da bir şatodan ötekine dolaştırılacak, saraylarda ağırlanmasına rağmen hareket özgürlüğü kısıtlanmış bir yarı tutsak muamelesi görecekti.

Cem Sultan için internette bazı kaynaklarda Rodos'ta 12 yıl kaldı yazar. Doğru değildir. 5 Hafta adada kaldı. 1 Eylül 1482'de adadn ayrıldı. Sadece 34 gün kaldı. İşte bu 34 gün boyunca konuk edildiği ev Büyük Üstadlar sarayının hemen yanından aşağıya, limana doğru inen Şovalyeler sokağı boyunca bitişik düzen sıralanan kumtaşı evlerden biriydi. Bugün Fransız konsolosluğu olarak kullanılan yanındaki evdir.

Cem Sultan Macaristan yoluyla Osmanlı topraklarına geçeceğini ümit ediyordu. Ne var ki gemi Mesina’ya uğrayarak, 15 gün sonunda Fransa'nın Nice şehrine vardı. Burada yıllarca kaldı. Sonra Marsilya ve İtalya'ya geçti. 25 Şubat 1495'de muhtemelen zehirlenerek öldü.





Adada diğer ziyaret etmenizi önerdiğim yerler; Kelebekler vadisi, Lindos, Koskinu, Seven Springs. Şehir merkezinde akropol.


Akşam ne yesek derseniz Bir çok ünlü retoran ve taverna var. Biz iki gece NIKOS'u tercih ettik. 28. Oktovriu caddesinden Ioan Dragoumi sokağı girişinde. Nikos'un elleri ile hazırladığı patlıcan, sardalye, barbun, cacıki nefis. Uzo olarak OVCO 1894'ü tercih edin.









LİNDOS, Rodos şehir merkezine 47 km. uzaklıktadır. 35 Euro'ya günlük araba kiralayıp 10 Euro'luk benzinle gidip gelebilirsiniz. Güzel bir kumsalı var. Burası “Dor” lar tarafından kurulan antik şehrin kalıntıları üzerine kurulmuş bir yer. Adanın ikinci büyük ve önemli merkezi. Şirin pansiyonları var. Köy evleri 15-18’nci yüzyıllar arasında, zengin kaptanlar için inşa edilmiş. Balkon ve pencere demirleri kahverengi boyanmış. Eşeklerle kaleye tırmanabilirsiniz.



Çarşısı güzel. Daracık, birbirine bitişik, bembeyaz ve yerleri mozaiklerle süslü, bir sürü dükkan var. Sokaklarda "khoklakia" adı verilen çakıl mozaikli avlulara dikkat edin. Restoran ve kefeleriyle turistlerden en çok ilgi gören yerlerin başında geliyor. Tepeye yani kaleye mutlaka çıkın. Kalenin bulunduğu tepeye Akropol tepesi deniliyor. Burada muhteşem bir manzara ve Athena Tapınağı, Akropol ve Rodos şövalyeleri tarafından yapılan binalar göreceksiniz. İlk yerleşim MÖ 3000'e dayanıyor. MÖ 6'da Kleobulos döneminde zenginleşti.



Akropol 125 m yukarıda. MÖ 4 yy'da yapılan Lindos Athena Tapınağı o dönemde Büyük İskender, Troyalı Helen ve Herakles tarafından ziyaret ettiği tahmin edilmektedir.



Lindos stoası Helenistik dönemde MÖ 200'de yapılmıştır.



Dorik sütunlu stoa MÖ 300 de yapılmış şimdi onarılmaktadır.



Akropol içinde bulunan Agios Ioannis yani Aziz Yuhanna kilisesi 13.YY'da yapılmış.



Lindos gezisi sonrası çok az sayıda restoran açıktı. Tercihimizi köyün girişindeki meydandaki AMPFITHEA'dan kullandık (http://www.amfithearestaurant.com ) . Tavsiye ederiz. Keyfili bir Yunanlı çift işletiyor. Restoranın sahibi Mrialis Lampis. Hanımı mutfakta. Yediklerimiz çok lezzetliydi. Kılıç balığını tavsiye ederiz.







KOSKİNU; Rodos merkezine 7 km. uzaklıkta.Bu köyün evlerinin kapıları ünlüdür. Bu kapılar canlı renklerle boyanmış (kırmızı, turkuaz, mavi ve sarı) ahşap veya ahşap oyma. Bu köye giderseniz, park alanında aracınızı bırakın ve dar sokaklarda yürüyün. Bu köyün güzel kapılarını görmek isterseniz yürümeye devam edin ve köyün “Geleneksel Evi”ni bulun. Burası seramik tabaklar ve dokuma kumaşlar ile dekore edilmiş. Ama bu evden daha güzel evler de var. Bu köyde: geleneksel bir tatlı olan “melekouni” çok meşhur. Bu köyün ev kadınları tarafından yapılıyor. Mary pastanesinde; bu tatlıdan bulabilirsiniz, mutlaka deneyin. Köy meydanındaki fırından alacağınız tatlı ve tuzlu çörekler ile kahvenizi yudumlayabilirsiniz.











Rodos'da Bayram Namazı

2010 yılının Kurban bayramı tatilinde gittiğimiz Rodos'ta tarihe tanıklık ettik. Bayram namazımızı 22 yıl sonra ibadete açılan Süleymaniye Camiinde kıldık. Adada 2300civarında Türk var. Sabah namazına Türk cematinden hanımlar da katıldı. Cami avlusunda bay - bayan , çoluk çocuk çok güzel bir kalabalık vardı.







Daha sonra Hafız Ahmet Ağa Kütüphanede hep birlikte bayramlaşma töreni gerçekleşti. Bu kütüphanedeki eserler dijital ortama katarılmaya başlamış. Ve aralarında çok kıymetli Osmanıca eserler var.





Sultan Süleyman’ın sadrazamlarından olan İbrahim Paşa, Mısıra giderken Rodos’a uğrayıp Kanuni’nin “Ferman-ı Padişahi”sini yerine getirmek için adada yaptırdığı iki camiden birisi ve Rodos’un en kalabalık turistik bölgesi olan Sokratus Caddesi sonunda küçük bir tepe üzerine kurulu olan Süleymaniye Camii iki şerefeli ve prizmatik gövdeli minaresi 120 yıl önce yıkılan silindirik gövdeli, konik tepeli ve tek şerefeli eski minarenin yerine tekrar yapılmıştır. İç planı sade olan camii de ortada bir kare şeklinde iç mekanda ki harim ve iki yanında da yine kare iki küçük harim vardır. İçeri girdiğinizde göze ilk çarpan, koyu kestane renkli altın kaplamalı mimber, oldukça iyi ağaç işlemeciliği ile yapılmıştır. Üzerinde oyma bir ayet yazılıdır, mimberin girişindeki yeşil perde üzerinde Kelime-i Şahadet vardır.
Avlusunda bir de şadırvanı bulunan camii, zamanında Rodos’ta ki camilerimizin en bakımlısı.

(*) Hospitalier (Hastaneciler) Şövalyeleri: Hastanecilerin tarikatı, Tapınak Şövalyeleri’nden daha önce ve biraz farklı bir tarzda, doğrudan Benediktin Tarikatı’nın ilkelerini benimseyerek kurulmuştu. Ancak 1113 yılında Papa 2. Pachalis tarafından yayımlanmış olan bir bildirge, Hastaneciler için Benediktin Tarikatı’nın ilkelerinin yerine Saint-Augustine de Hippo adlı keşiş tarafından kurulmuş olan Ogüstin Tarikatı’nın ilkelerini getirmişti.

Çalışmaları, hastalar ve bakıma gereksinmesi olanlar için hastane kurup işletmek üzerine yoğunlaşmış olan bu tarikatın da merkezi Tapınakçılar gibi 12. yüzyılın sonlarına kadar Kudüs’teydi. Müslümanlar Kudüs’ü yine ele geçirdiğinde, önce Trablus’a, sonra da Akkâ’ya taşınmışlardı. Sadece o çevrede değil, Avrupa’nın birçok yerinde de hastane kurmuşlardı. Giderlerini karşılayabilmek için başlangıçta Katolik Kilisesi’ne yaslanmışlardı. Buna topladıkları bağışları da ekliyorlardı. Fakat yetmiyordu. Bu nedenle gelir sağlamak amacıyla mal ve mülk de edindiler.

Önemli bir noktanın yanlış anlaşılmaması gerekir. Hastane işletmek, hastaları iyileştirip yaralılara ve bakıma gereksinmesi olanlara yardım eli uzatmak elbette Hastanecilerin en önemli uğraşı alanıydı ama ilgileri sadece bunun üzerinde toplanmış değildi. Tarikatın tıpkı Tapınakçılar gibi bir askeri yönü de vardı. Zaten öyle olmasaydı, üyelerine “Aziz Yahya Şövalyesi” anlamına gelen bir unvan verilir miydi?... Bu şövalyeler de gerek kendi başlarına gerekse zaman zaman Hıristiyan ordularına katılarak, hatta Tapınak Şövalyeleri ile bir araya gelerek Müslümanlar ile savaştı.

12. yüzyılın ikinci yarısında, bu tarikatın üyesi olan şövalyeler giderek rahiplerin yerini almaya ve örgütün askeri niteliğini ön plâna çıkarmaya başlamıştı. Bu nedenle de 1180 yılında Papa 3. Alexander, Hastanecileri uyarmak, onlara temel dinsel görevlerini anımsatmak gereğini duymuştu. Ancak bundan on yıl sonra Katolik Kilisesi, bu tarikatın askeri niteliğini resmen onaylamak zorunda kaldı.

Belki de bu konu açıkça ortaya konulmamış olduğu içindir ki, Hastaneciler ile Tapınakçıların işlevleri birbirinden çok farklı olarak nitelenmiş, dolayısıyla bu iki tarikatın birbirleriyle iyi geçinemeyişinin gerekçesi anlaşılamamıştır.

Oysa sadece bazı amaçları ve işlevleri farklıydı. Bazıları ise örtüştüğü için de sık sık çekişiyor, hatta didişiyorlardı. Üstelik Tapınakçıların da bazı yerlerde doğrudan kendi hastanelerini kurmuş olduğunu unutmayalım.

Elbette Müslümanlar da bu iki örgüt arasında sık sık doğan anlaşmazlıklardan yararlanmasını bilmişti. Memlûklar Akkâ’yı düşürdüğü zaman, Hastaneciler de Tapınakçılar ile birlikte tası tarağı toplayıp Kıbrıs’a göçtü. Ancak orada da uzun boylu kalmayıp Rodos’a, kısa bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman'nın Rodos'u feth etmesi ile Malta adasına taşındılar. Malta Şövalyeleri ile kaynaşıp birleştiler. Böylece, Hastaneciler ile Malta Şövalyeleri âdeta özdeşleşti. Tarikatın etkinliği 18. yüzyıl sonlarına kadar sürdü.

Papa 5. Clementhus 1312 yılında Tapınak Şövalyeleri Tarikatı’nı kapatmıştı ama sonraki papalara da yüzyıllar boyunca giderilemeyen bir korku bıraktı: Ya Tapınakçılar yeniden örgütlenip canlanırsa!... Bu nedenle, 14. yüzyıl ve sonrasında papalar, kimi Tapınakçıların onlara sığınmış olduğunu bile bile ellerinden geldiğince Hastanecilere destek verdi.

Malta Şövalyeleri ile iyiden iyiye özdeşleşmiş olan Hastanecilerin, daha önce Avrupa’daki birçok ülkede yerleşmiş hayli güçlü örgütleri vardı. Ancak, sonradan oluşan politik değişimler nedeniyle zayıflamaya başladılar. 18. yüzyıl ortalarına doğru artık hemen her ülkede papadan önce kralların etkisi altına girdiler. O tarihlerde Malta’nın başlı başına bir bağımsız devlet oluşu bir değişiklik yaratmadı. Hatta 1775 yılından sonra, artık Hastanecilerden değil, sadece Malta Tarikatı’ndan söz edilir oldu.

Bu da pek uzun sürmedi. 1789 yılında başlayan Büyük Fransız Devrimi’nin etkisiyle bu tarikat da varlığını yitirme yolunu tuttu. Hele Napoléon Bonaparte 1798 yılında Mısır seferine çıkmışken ve hazır yolu üzerindeyken bir de Malta’ya uğrayıp bu adayı Fransa’ya katıverince, dolaylı olarak Hastanecilerin tarihteki varlığı tümüyle sona erdi.

Herkes hep Tapınakçıların hazinesinden söz ederek bunun peşinden koşmuştur. Hastaneciler de aslında onlardan pek aşağı kalmazdı. 12. ve 13. yüzyıllarda maddi sıkıntı çekmişlerdi ama sonradan hayli para edinmiş, zenginleşmişlerdi. Tapınakçıların hazinesinin nerede olduğu bilinmiyorsa da Malta’da oldukça yüklü bir hazine vardı. Napoléon Bonaparte bu hazineyi Malta’da bırakamazdı. Bırakırsa, döndüğünde yerinde yeller esebilirdi. İşini sağlama bağlamalıydı ama sırf hazine nedeniyle çıktığı seferden geri dönemezdi ya! O nedenle Napoléon, hazineyi de yanına aldı. Mısır’a çıkarken, İskenderiye yakınlarında bir körfeze demirlemiş olan gemileri, Amiral Horatio Nelson komutasındaki İngiliz donanmasının baskınına uğradı. 1800 yılındaki bu ünlü deniz savaşında Fransızların hemen tüm gemileri battı. Böylece Hastanecilerin hazinesi de Akdeniz’in dibini boyladı.

2 Ocak 2011 Pazar

Anadolu'da Ağaç Süsleme Geleneği

Anadolu’muz birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını biliyoruz. Klasik ve formal mitolojiye göre Asya’nın büyük ana tanrıçası Kybele günün birinde Frigya'lı genç ve yakışıklı Attis'e aşık olur.



Ebedi sadakat sözüne karşılık, Kybele kendi mezhebini yayma görevini, Attis'e verir. Ne var ki Attis, sözünde durmaz ve Sangraid adlı bir peri kızıyla buluşmaya başlar. Kybele, bunu öğrenince, çok sinirlenir. Önce Sangraid'i (Sakarya Nehri'nin kızı demektir) öldürür. Attis, bu olaya çok üzülerek, kendi erkeklik organını keser ve kendi canına da kıymaya girişir. Kybele, onu acıyarak yaz kış yaşasın diye çam ağacına çevirir. Bugünkü Sakarya Vadisi'ndeki çam ağaçlarının, Attis'ten geldiğine inanılır. O tarihten sonra Anadolu'da, Attis rahipleri, her ilkbaharda yapılan bereket törenlerinde, çam dalları ve kozalaklarını kullanmışlar. Benzer öykü Afrodit ve Adonis arasında da geçer. Kybele tapınaklarının yanındaki çam ormanlarının nedeni büyük bir olasılıkla bu tapımın etkisidir. Hatta daha ileri gidersek, bugün bile Hıristiyanlıkta süregelen Noel günü çam ağacı süsleme bu geleneğe bağlı olabilir. Çünkü 4. yüzyılda uzun tartışmalar sonucu 25 Aralık gününün İsa'nın doğum günü olduğu kararlaştırıldı. 25 Aralık, günlerin yeniden uzamaya başladığı ve Attis'in ve Adonis'in yeniden doğdukları güne rastlar. Diğer yandan yaprak dökmeyen ağaçları ölümsüz yaşamın simgesi olarak kullanmak, eski Mısırlıların, Çinlilerin ve Yahudilerin ortak bir geleneği idi.

Günümüzdeki şekliyle Hıristiyanların Noel Ağacı uygulaması ilk olarak 16. yüzyılda Almanya'da görülmüştü. 17. yüzyılda popülerleşen Noel Ağacı, 19. yüzyılda Slavlar arasında ve Fransa'da yaygınlaşmıştır. Modern Noel Ağacı, ortaçağdan buyana İncil kaynaklı Cennet Ağacı ve Noel Işığı uygulamalarının bir devamıdır. Öte yandan, Noel Ağacı aslında eski Mezopotamya'nın Işık Ağacı olarak adlandırılan kutsal ağacının da bir devamıdır. Işık Ağacı Sümer'den Anadolu, Avrupa, İran, Orta Asya ve Uzak Asya'ya yayılmıştır. Sümer Işık Ağacı, İyi ve Kötünün Ağacı olarak İran Körfezi'nin doğusunda ortaya çıkmıştır. Eden Bahçesi'nde iki ağaç bulunur Bilgi/Kötülük Ağacı ve Hayat Ağacı. Bu ağaçlar Sümer kozmolojisindeki (evrenbilim) kutsal ağaç kavramı ile uyumludur.

Kur'an'da yer alan Sidretül-Münteha (53 Necm/13-18)'en son sınırın ağacıdır ve bu gelenekle uyumlu olarak Cennette veya Cennetin kapısında konumlandırılmıştır.

Kısaca Sümer Işık Ağacı'nın dinsel yada ezoterik uygulamalarda, ayrıca sanat ve mimarlık alanında yaygın olarak kullanıldığını görüyoruz. Ağaca asılan küçük ay, güneş ve yıldız süsleri de Bâbil tanrılarının simgeleri olup Hıristiyanlığa Yunan ve Roma yoluyla girerek günümüze kadar ulaşmıştır.

Bir Dünya Kültür Mirası Cesky Krumlov

Yoğun geçen dönem nedeni ile yazın yaptığımız küçük orta Avrupa turumuzda gezdiğimiz Cesky Krumlov'u paylaşamamıştım. Prag'dan Salzburg'a giderken yol üzerinde gezdiğimiz bu şehir Dünya Kültür Mirası listesinde . Kentin iki yakasını birleştiren ahşap Berberin Köprüsü’nü (Lazebnický most) geçip şatoya giden merdivenlerini tırmanmaya başladık. Krumlov Şatosu, Prag Kalesi’nden sonra Çek Cumhuriyeti’ndeki ikinci büyük şato. Ahşap köprüyü geçip şehre girdiğinizde gerçekten bir orta çağ Avrupasında bir kente girmiş oluyorsunuz.





Vltava Nehri’nin kıvrılarak şehir ortasında bir yarımadacık yarattığı yerde, ahşap köprüden geçip nehir kenarındaki sevimli sıra sıra evlere hediyelik dükkanlarına, kafelere bakarak yürümeye başladık.



St.Vitus Kilisesi şehirde dikkat çeken iki önemli yapıdan biri. 13.yy’da yapılmış olan Cesky Krumlov Kalesi ise, Orta Avrupa’nın en büyük kale komplekslerinden biri. St. Vitus Kilisesi (Kostel Sv. Víta) 15. yüzyıla tarihlenen Gotik kilise, aynı yüzyıldan kalma freskleriyle dikkat çekiyor. Dar sokaklardan yokuş aşağı inerek eski belediye binasının ve 1716’da dikilen Marian Veba Sütunu’nun (Mariánský sloupek) bulunduğu Eski şehir meydanı Náměstí Svornosti’yi gezdik. Meydana açılan sokaklarda ve meydanda cephesi sgraffitolarla, stukolarla ve duvar resimleriyle süslenmiş binalar vardı.






Český Krumlov’daki ilk yerleşimler Neolitik döneme kadar gidiyor. Ama tarihte adının geçmesi 1200’lerin ortalarını buluyor. 1300’lerin başından 1620’lere kadar şehri Rožmberk Ailesi yönetiyor. 18. yüzyılın ilk yarısında Schwarzenberg Ailesi kontrolü ele geçiriyor. Bu dönemde kentin görünümüne barok mimari hakim oluyor. 20. yüzyılın başında şehir biraz gözden düşüyor. 1963 yılında kent koruma altına alınıyor ve 1992’de UNESCO Dünya Mirası’na dahil oluyor.









Şehrin girişindeki tahta köprünün sağında kano ile nehirde rafting yapanlar.



Şehirde bir de mumya müzesi var. Vaktiniz varsa gezebilirsiniz.