Bu Blogda Ara

13 Haziran 2014 Cuma

Makedonya (2): Resne ve Manastır "Bir Kongre Hatırası - Bölüm 2"

"The 2nd International Symposium on Traditional Foods from Adriatic to Caucasus" sempozyumu bitirdik. Üsküp'e doğru kongreye katılanlarla sabah Struga'dan yola çıkıyoruz. 8 otobüs olarak hareket ettik. Resne ve Manastır'ı gezip biz Üsküp'de kalacağız. Bir grup Türkiye'ye dönecek bir grup geriye otele. 
RESNE

İlk durak Resne. Elması meşhur. Ohrid ve Prespa gölleri arasında, Roma döneminden kalan antik Via Egnatia rotası üzerinde; yaklaşık 900 metre yükseklikte kurulmuş; şimdi genellikle tek yada 2 katlı müstakil evlerden oluşan şirin ve küçük bir Makedonya kasabası. 15.000 civarındaki nüfusun büyük çoğunluğunu Makedonlar oluşturur. Ayrıca, 3000 civarında Türk ve Arnavut yaşamaktadır. Kasaba tarihte aynı zamanda, Osmanlı döneminde II. Meşrutiyet’in ilanına yol açan Resneli Niyazi Bey’in önderliğinde yürütülen ayaklanmalar nedeniyle öne çıkar. Niyazi Bey, Paris’te görev yapan eski silah arkadaşlarının gönderdiği Versay Sarayı’nın fotoğraflarından esinlenerek Resne’nin bir anlamda sembolü olan Resne Sarayı’nı yaptırır. 

Resne'de başka bir şey yok. İlk ve tek durağımız bu ev. Makedon seramik müzesi. İçinde fazla bir şey yok. Güzel bir konak, bahçesi harika.

Ama bakımsız. TİKA neden buraya el atmıyor diye düşünüyoruz (!). Ne den acaba. Jön Türkler, İttihat ve Terakki'nin hala mı etkisi sürüryor?

Resne'li Niyazi bey'in hikayesi var. 

Hani şu "Ne şehittir ne gazi .ok yoluna gitti Niyazi" lafının çıktığı paşamız. Aslında Jön Türklerin kurucularından. Hikaye şöyle;Resneli Niyazi Bey veya Ahmet Niyazi Bey 1873 yılında bugün Makedonya sınırları içerisinde kalan Manastır yakınlarındaki Resne kasabasında doğmuştur. Bu nedenle Resneli Niyazi Bey olarak anılır. İttihat ve Terakki'nin önde gelen isimlerinden olup II. Meşrutiyet'in ilanına yol açan ayaklanmanın lideri olarak ve 1897 deki Türk-Yunan savaşındaki başarılarından dolayı ün yaptı. II. Abdülhamit’in Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalmasından sonra döndüğü Selanik’te “Hürriyet kahramanı” olarak karşılandı.

17 Nisan 1913'te Arnavutluk'un Avlonya limanında İstanbul'a gitmek üzereyken İttihat ve Terakki Fırkası'nın kendisine gönderdiği koruması tarafından öldürüldü.

1913 yılı Nisan ayının 29’unda Arnavutluk’un Avlonya limanına 8 kişi geldi. Sivil giyimliydiler. İstanbul’a kalkacak vapuru bekliyorlardı. İçlerinden biri bilet almaya gitmişti. Tam bu sırada üç el silah patladığı duyuldu. İki kişi yere yuvarlandı. Birkaç el daha ateş edildiği görüldü. Herkes kaçışmıştı. Orada bulunanlar, kırçıllı bir paltonun içindeki sivil giyimli şahsı zar zor tanıdılar. Bu, Resneli Niyazi Bey idi.

Öldürülme sebebinin karanlıkta kalmış ve kendi koruması tarafından vurulmuş olması nedeniyle kendisine atfedilen "Ne şehittir ne de gazi, pisi pisine gitti Niyazi" deyimi Türk milletinin hafızasına kazınmıştır. Sonradan Resneli Niyazi Bey adına Şişli Fulya’da bir okul açılmıştır.




Otobüste yemek üzere elma alıp yola koyuluyoruz. Hedef Manastır.


MANASTIR (BİTOLA)

Makedonya’nın Üsküp’den sonra ikinci büyük kenti. Baba Dağı eteklerinde deniz seviyesinden yaklaşık 600 metre yükseklikte kurulmuş olan kent, Yunanistan sınırına oldukça yakın konumda ve 14 km. uzaklıkta bulunuyor.

İlk durağımız Manastır Askeri İdadisi.

Manastır Askeri İdadisi, bugün müze. 19.yy.da yapılan Batılı çizgilere sahip iki katlı bir Osmanlı kışlası görünümündeki binanın üst katına iki yandan çalışan oval tırabzanlı mermer merdivenlerle çıkılıyor. İkinci katta Manastır Askeri İdadisi’nin bir zamanlar öğrencisi olan, Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e bir anı salonu ayrılmış. Türkiye Genelkurmay Başkanlığı bu odayı; Ata’yı anımsatan bir takım kişisel eşyası, onun hakkında yazılmış kitaplar, bir büstü, öğrenim belgelerinin tıpkı basımları ve muhtelif fotoğrafları ile tefriş etmiş. Salonda Atatürk’ün hayatını ve devrimlerini anlatan kısa bir film gösterimi yapılıyor. Bir de ziyaretçilerin duygu ve düşüncelerini yazabilecekleri bir anı defteri bırakılmış.


Müzenin diğer bölümlerinde çevrede yapılan arkeolojik kazılarda elde edilen buluntular sergileniyor; diğer yandan da özellikle fotoğraflardan oluşan panoların ağırlıkla kullanıldığı Makedonya’nın 19.yy. ve 20.yy. yakın çağ tarihine ışık tutacak panoromik bir bakış sergileniyor. Bu panolarda dikkatlice atılacak bir tur, sizi Osmanlı’ya karşı 19.yy.da sürdürülen ayaklanmalarda Makedonya İç Devrimci Örgütü’nün komitacı liderleri ve onların mücadeleleri bilgiler de verilmekte.


Müzeden ayrılıp Şirok caddesine giriyoruz. Eskiden Yugoslavya döneminde, Yugoslavya Cumhuriyeti kurucusu Tito adına Tito caddesi diyorlarmış Sağda Tito'nun büstü bizi karşılıyor. Cadde hareketli, iki katlı evler ve kafeler var.


Kesişen ilk büyük caddenin köşesindeki kafenin önünde duruyoruz.

Mustafa Kemal'in sevgilisi Eleni'nin evi ve meşhur balkonu. Olay şöyle; 1896 yılında Genç Harbiyeli Mustafa askeri lisesinde okumak için Selanik’ten Manastır’a geliyor. Genellikle Şirok Sokak’ta geziniyormuş, 1897 yılında Paskalya öncesi öğleden sonra, zengin tüccar Eftim Karinte’nin evinin balkonunda güzel Eleni’yi fark ediyor. Sözkonu ev bugün de sokağın köşesinde, Epinal otelin karşısında bulunmaktadır. Eleni de kayıtsız kalmıyor, balkondan gizlice, mavi gözlü, güzel görünüşlü, uzun boylu Atatürke bakışlar atıyormuş. Böylece Atatürk her gün evin önünden geçiyormuş, Eleni ise onu balkonda bekliyorumuş. Aralarında güçlü ama yasak aşk doğmuş. Eleni Atatürk’le çıkabilmek için evdeki bodrumlardan kaçıyormuş. Manastır’dan birlikte kaçmışlar, ancak Eleni’ni babası onları yakalamış, kızı eve kapatmış, ardından Florina’da ev alıp oraya yerleşmiş. Eleni’yi oraya zorla götürerek bir adamla evlendirmek istemiş.

Güzel bir anı. Eleninin evinn önünde yıllar sonra Eleni'nin Mustafa Kemal'e yazdığı mektubu okuduk.Mektup şöyle;
" Çok seneler geçti, ben halen her gün senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla. Kağıttaki gözyaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt. Manastırlı Eleni Karinte, bir gün tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır. Benim seni sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu olmasını diliyorum. Fakat, balkondaki kızı hatırlıyorsan ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum. Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı. Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben kendisine, ‘Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum’ dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim. Ebediyen seni seven ve seni bekleyen,

Eleni Karinte’n."

Sokaktan devam ediyoruz. Bazı lüks dükkanlar da var. Cumartesi olduğu için hareketli. Türkiye Büyükelçiliği de bu cadde üzerinde. Caddenin sonunda İshak Çelebi Camisi, Saat Kulesi ve Yeni Cami’nin bulunduğu meydana doğru ilerliyoruz. II. Abdülhamit döneminde yapılmış olan Saat Kulesi’nin tepesine sonradan bir Ortodoks haçı monte edilmiş.

Manastır’ın içinden Dragor (Drahor) çayı akar. Islah edilmiş yatağı ile uslu bir dereciği andıran Dragor’un iki yakası dev çınar ağaçları ile kaplıdır. Dragor’un üstündeki köprüler bizi Eski Çarşı’nın sokaklarına götürür.

 Eski çarşı meşhur "Elveda Rumeli" dizisinin de çekildiği mekan.


 Ve Üsküp'e hareket ediyoruz.....









6 Haziran 2014 Cuma

Makedonya (1): Ohrid, Struga "Bir Kongre Hatırası - Bölüm 1"

2013 Kurban Bayramından hemen sonra "The 2nd International Symposium on Traditional Foods from Adriatic to Caucasus" sempozyumuna katılmak üzere Makedonya'ya yola çıktık. Kongre 24 - 26 Ekim 2013 tarihlerinde Struga (Ohrid Gölü) da gerçekleşti. Kongre ilk duyurusunda gitmeye karar verip, erken uçak bileti ile maliyetleri düşürdük. Pegasus'un İstanbul - Üsküp - İstanbul biletlerini çok düşük ücrete aldık. Keza İzmir bağlantılarını da.

Bu gezimizi iki bölümde yazacağım. İlk bölüm Sttruga ve Ohrid, Ohrid Gölü çevresi. İkinci Bölüm de ise; Resne, Manastır ve Üsküp.

İstanbuldan vaktinde ve güneşli bir havada kalktık







Skopje Alexander the Great Airport küçük bir alan. TAV'ın yaptığı ve işlettiği bir havalimanı. Gümrük işlemlerinden sonra kongrenin tahsis etiği otobüslere binip 2,5 saat sürecek Struga yolculuğuna çıktık.  Gümrük memuru bir uçak bilim insanına nereden geldiniz? Neden geldiniz? Sorularını ısrarla soruyor. Sonra öğrendimki girişte herkes bu sorulara muhattap oluyormuş. Sıkılmayın.



 Otele vardığımızda 20:00 olmuştu. Drim Otel. Oranın en iyi oteli. Eski Yugoslavya döneminden kalma. Adı Drim nehrinden geliyor. Eşyaları bırakıp, kayıt yaptırıp odamıza çıktık. Akşam yemeğini otelde yedik. 



Ertesi gün kongre açılışı. Açılış konuşmalarında Makedon Devlet Bakanı Türkçe konuşarak sempati topladı. Türkiye'ye minnettarlar.

Organizsyon ve sunumları ile başarılı ve güzel geçen kongrede güzel bir Makedon gecesi de yaşadık. 



 Biz gelelim işin gezilcek, görülecek, tarhi yerleri ve neler yeneceğine. Önce Struga'dan başlayalım. Kongre malum bu şehirde. Aralarda, vakit buldukça dolaştık. Zaten küçük bir kasaba.




Sturga. Kara Drim. Rakım 695 m. Struga’nın kasaba merkezindeki nüfusu yaklaşık 18.000 kişi kadar. Nüfusun çoğunluğunu Makedonlar ve Arnavutlar oluşturuyor. Kentte, yaklaşık 1000 civarında da Türk yaşıyor. 


Şehrin merkezinde Şairler Parkı var. Her yıl Ağustos ayında şiir festivali var bu parkta. Parkın sağı ve solunda bronzdan şairlerin heykeleri bulunuyor. Pek meşhurmuş bu festival. 1961 yılından beri Struga Şiir Akşamları adı altında dünyanın dört bir yanından gelen şairler, şiirlerini kendi sesleriyle ve kendi dillerinde Şairler Parkı’nda ve şehrin farklı köşelerinde halkla paylaşırlar. Böyle bir etkinliğin düzenlemesi fikri Makedon kült şairler Strugalı Konstantin ve Dimitar Miladinov’un anısı çerçevesinde geliştirilmiş. Makedon dilinin ve milliyetçiliğinin sembol isimlerden olan her iki kardeş de Osmanlı’ya karşı mücadeleleri nedeniyle genç yaşta hapse düştükleri İstanbul’da 1862 yılında tifüsten ölmüşler. Şiir festivalinin açılışı da her yıl Makedonya’da bayraklaşmış olan Konstantin Miladinov’un Güneye Özlem şiirinin okunmasıyla başlıyormuş.

Her yıl bir ülkenin şiirinin tanıtıldığı etkinliğin sonunda, katılımcı şairlerden biri Altın Çelenk ödülü ile ödüllendiriliyor ve festivalin açılışının ve bazı oturumlarının gerçekleştirildiği kentin Kültür Merkezi’nin yanındaki Şairler Parkı’nda yer alan ağaçlık alana Altın Çelenk ödülünü alan şairin anısına bir fidan dikiliyormuş. Fidanın dibindeki bir taşın üstüne de şairin ve ülkesinin adının yazılı olduğu bir bronz plaket çakılırmış. 1974 yılında bu prestijli ödülü Türk şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca almış ve adına aynı parkta bir fidan dikilmiş. 50 yıldır dünyanın dört bir yanından yaklaşık 4000 civarı şairin katılımıyla düzenlenen ve kültürler arası kurulan bir köprü niteliği taşıyan Struga Şiir Akşamları, şiirin dünya çapında en önde gelen etkinliklerinden biri olma kimliğini kazanmış bulunuyor.


Struga’ya (rakım: 695 metre) vardığımızda ilk gördüğümüz, iki yakayı birleştiren üzeri tahta ile kaplı Şairler Köprüsü’nün altındaki Ohri Gölü,  Kara Drim’e ulaşıyor. Kara Drim aşağıda anlatacağım Sv. Naum Manastırı yakınlarında kumulların içinden kaynıyor. Önce göl oluyor . Ohri Gölü sonra işte bu noktada nehire dönüşüp akıyor.
Kara Drim, Arnavutluk’un Kukes şehri yakınlarında kuzeyden gelen Beyaz Drim ile birleşerek Drin ırmağını oluşturuyordu. Bu noktaya kadar kuzey ve kuzey batıya devam eden uzun yolculuk, bundan sonra batıya yönelerek Adriyatik sahillerinde son buluyor.

Kara Drim’in iki yakasında çok sayıda restoran ve kafeterya yer alıyor. Irmağın iki yakasını birleştiren köprünün her iki ucuna doğru uzayıp giden cadde kentin en önemli arteri. Bir öğlen kongre yemeği yiyeceğimize, kaçamak yapıp burada yedik. İkinci köprünün sol tarafı çarşısı.

 Irmak boyunda restoranların hemen üstünde şerit halinde uzanıp giden yeşil alanda Strugalı tarihte iz bırakmış önemli şahsiyetlerin büstleri bulunuyor. Bunların içinde; Bizim tarihimizde de önemli bir yer tutan en dikkat çekici olanı, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (1) nolu üyesi ve Arnavut asıllı olan İbrahim Temo’ya ait büsttü. 




Asıl adı İbrahim Ethem olan İbrahim Temo o yıllarda Manastır’a bağlı Struga’da 1865’de doğmuştur. 1888’de Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’ye giren İbrahim Temo, 1 Mayıs 1889’da tıbbıyeli arkadaşları İshak Sukuti, Mehmed Reşid ve Abdullah Cevdet ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çekirdeğini oluşturan İttihad-i Osmani Cemiyeti’nin kuruluşuna katılırlar. 1892’de Tıbbıye’den mezun olan İbrahim Temo, 1895’de yüzbaşı iken II. Abdülhamit’in baskı rejimi nedeniyle İstanbul’dan Romanya’ya kaçar ve Osmanlı’nın takibatından kurtulmak için Romen uyruğuna geçer. Burada, Hareket ve Sadayı Millet isimli gazeteleri çıkarır. 1906’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Köstence Şubesi’ni oluşturur. II. Meşrutiyet’in ilanı sonrasında İstanbul’a gelir, ancak aradığını bulamaz. Bir süre Darülaceze Müdürlüğü ve Beyoğlu Mutasarrıflığı Sıhhiye Müfettişliğinde bulunur. Daha sonraları İttihat ve Terakki’den ayrı düşen siyasi faaliyetlerinden bir sonuç alamayınca 1911’de tekrar Romanya’ya döner. 1.Dünya Savaşı sonrasında yürütülen barış görüşmelerinde Arnavutluk’un parçalanmaması ve toprak bütünlüğü için çalışır. 1920’de Romanya’da senatör olur. Ölene dek, Romanya’daki Türk ve Müslüman cemaatin çıkarları için çalışır. 1936 yılında İstanbul’da düzenlenen tıp ile ilgili bir kongreye Romen delegesi olarak katılır. 1939 yılında yaşadığı Köstence yakınlarında Mecidiye’de hayata veda eder.


 Ohrid Gölü. Otel Drim'in önündeki kumsaldan bir çekim. Karşısı Arnavutluk


Yine sabah oturumuna katılıp, sonra 17- 18 kişi bir otobüs tutup Ohrid Gölünün Çveresini dolaşmaya koyulduk. Belki de Como Gölünden daha güzel, bakir. Ve sonbaharın tüm renklerini bu güneşli havada yaşadık.

Ohri Gölü bizim Bafa Gölü’nden biraz daha büyük bir göl; Yaklaşık 350 km2 lik bir yüzölçümü var. Balkanlar’daki jeolojik oluşum tarihi açısından en eski ve en derin göl olarak biliniyor. Göl; temizliği, içinde ve çevresinde yer alan bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği ile Avrupa’nın en önemli biyolojik koruma alanlarından kabul ediliyor. Göl ve Ohri kenti, 1980 yılından beri UNESCO tarafından dünya doğal ve kültürel mirası listesinde yer almaktadır. Gölün doğusunda Galicica Dağı yükselir. Galiçica Dağı’nın öbür yakasında Prespa Gölü yer alır. Dağın 2000 metreleri aşan zirveleri, Galicica’nın Makedon dilindeki anlamına yakışır tarzda sanki iki yanında uzanıp giden mavilikleri usulca okşar. Ohri Gölü’nün sularının yaklaşık %20’si kendinden daha yüksek bir konumda bulunan Prespa Gölü’nden gelir. Dağın içindeki karstik (kolay eriyebilen) tabakalardan süzülerek gelen sular, bir şekilde yer altından yüzeye çıkan kaynaklar aracılığıyla Ohri’ye kavuşur. Özellikle gölün doğu kıyısı boyunca kumulların arasından kaynayarak gölü besleyen çok sayıda kaynak bulunur. 

İlk durağımız Kara Drim'in doğduğu kaynak. Sv. Naum Manastrının eteğinde. Küçük kayıklar ile kürek eşliğinde gayet dingin ve sessiz bir yol yapıyoruz. 


Su altında 35 farklı noktada buz gibi kaynayan su. İçebiliyorsunuz.

Sv Naum. Aziz Naum; Otodokslar için önemli bir din adamı. Ancak mülümanlar da burada Saru Saltuk'un yattığına inanmaktalar. 12 mezarı olduğu bilinen Saru Saltuk'un bir mezarını da burada olduğunu öğrendik. 


Sarı Saltuk, bir rivayete göre İstanbul, bir başka rivayete göre ise, Sinop üzerinden 1263’te 12 bin Türkmen ailesiyle birlikte, Romanya’da bulunan Dobruca bölgesine geçer ve öğretiyi yaymaya çalışır. Yine söylenceye göre; Dobruca Kralı’nın kızını ejderhanın elinden kurtaran Sarı Saltuk Baba’nın bu olağanüstü güç gösterisi karşısında Dobruca halkı, Müslümanlığı kabul eder. Bugün, Dobruca yakınlarında bu olayın anısını taşıyan Babadağ isimli bir dağ ve Sarı Saltuk Baba’nın türbesi bulunmaktadır. Benzer şekilde Ohri Gölü kıyısındaki Sv.Naum’un mezarı da yüzyıllardır Sarı Saltuk Baba’nın kabri niyetiyle çevrede yaşayan Müslüman ve Bektaşi kitleler tarafından sürekli ziyaret ediliyor. Burada ilginç olan, iki dini halka yaymaya çalışan önder isimlerin bu bölgede birbirinin içine karışmış olduğu. Söylence ile gerçek birbirinin içindedir. Ziyaretler, ritüeller ve buraya gelen insanlar gerçektir; gerisi ise katmanlaşmış söylencelerdir.
Sv Naum Kilisesinin bekçisi tavus kuşu.
 
Sz. Naum'un kestane ağacından masif heykeli. Kilisenin aşağsında sizi karşılıyor.


Dikkatli bakıca meşhur Ohrid balıkları. Pullarından buraya has ve ünlü inci üretiliyor. 


Göldeki benekli alabalıkların pullarının beli bir prosesten geçirilmesi ile elde edilen buraya özgü bir tür incinin üretilmesiydi. İnciler, gölden çıkarılan alabalıkların pullarının kurutulup öğütülerek toz haline getirilmesi ve değerli taşların üzerine bir şekilde kaplanmasıyla elde ediliyormuş. 20.yy.ın başından beri sürdürülen ve prosesi bir sır gibi saklanan bu geleneksel el sanatını şehirde sadece iki aile yürütmekteymiş. Bu ustalık becerisi de bu iki ailenin sadece erkek çocuklarına öğretilerek kuşaktan kuşağa aktarılmaktaymış.Ohri incisinden yapılan kolyeler, küpeler, yüzük, bileklik ve tespihler, kente gelen turistlerin tercih ettiği en önemli hediyelik eşyaların başında geliyor. İskeleden asırlık çınara doğru uzanan Ohri Çarşısı’ndaki Sveti Kliment Ohridski caddesindeki çok sayıda mağaza, Ohri incisinden yapılmış bu hediyelik takıları satıyorlar. Biz de Ohrid'deki bu dükkandan güzel bir kolye aldık. Çin malı sahtelere dikkat (!)

Buradan ayrılıp Ohrid'e doğru yol alıyoruz. İlk durak eski balıkçı köyü yeniden canlandırılmış ve Su müzesi olarak hizmet veriyor. 2000’li yıllarda bölgede yürütülen arkeolojik araştırmalarda elde edilen bulgu ve buluntulardan yola çıkılarak tasarlanmış olan müzede, su altı arkeolojisi araştırmaları sırasında bulunan malzeme de sergileniyormuş. Su Müzesi, tarih öncesi çağlarda bu bölgede yaşadıkları tespit edilen toplulukların o günkü yaşam biçimini yansıtması açısından Ohri Gölü’nün ilgi çekici bir köşesini oluşturmakta.



Ohrid; Karşıdan bakınca bir tepenin etrafında yeşilikler içerisinde bir şehir. Tepede Çar Samuil Kalesi ve onun çevresinde aşağıya doğru evler. Ohrid ve göl kenarı 1980 yılından beri UNESCO tarafından dünya doğal ve kültürel mirası listesinde yer almaktadır.


Ohri Gölü ve Ohri kenti, Slav geleneğinde çok önemli bir yere sahiptir. Ohri’nin bugünkü ismi de Slav dilinde yer alan vo hrid (tepedeki yer) sözcüğünden gelmektedir. Bir önemli nokta da Kiril alfabesinin yaratıcıları Aziz Kiril ve Metodius kardeşler; Ohri’nin koruyucusu Sv. Kliment ve onun çömezi Sv. Naum, Ortodoks Slav geleneğinin kökleşmesinde büyük rol oynamışlardır. Bu anlamda özellikle Bulgar Krallığı döneminde; 8-10.yy.larda Ohri, Balkanlar’da Ortodoks Hristiyanlığın merkezi ve Çar Samuel döneminde Bulgar Krallığı’nın başkenti haline gelmiştir. 11.yy.dan sonra Bizans döneminde de bu önemini sürdüren ve bir Piskoposluk merkezi olarak işlev gören Ohri, Fatih Sultan Mehmet’in bu bölgeyi ele geçirmesinden sonra bir sancak merkezi haline gelmiştir. Fatih’in buraları terk ederek payitahta dönüşünü takiben Arnavut İskender Bey’in önderliğinde başlatılan ayaklanmalarda Ohri halkı da İskender Bey’in yanında yer almış ve Osmanlı’nın ayaklanmaları bastırma sürecinde şehrin önde gelen dini ve siyasi önderleri hapse atılmış, birçoğu hayatını bu uğurda kaybetmişlerdir. Kıyıdaki parkta aziz heykelleri; Sv. Kiril ve Metodius ile Sv. Kliment ve Sv.Naum

Ohrid çarşısı. Meşhur inci dükkanları.

Çarşının ilk ucu bir meydana çıkıyor. 1100 yaşında olduğu söylenen ve ana gövdesinin içi oyuk bir çınar ağacı var. . Tam karşısında bir fıskiyeli havuz ve çevresine dağılmış kafeteryalar bulunuyor. Meydandan sola doğru ilerleyen yolu takip ettiğimizde biraz ilerde Zeynel Abidin Paşa Camisi ve Halveti Tekkesi’ne geliyoruz. Yakın zamanda Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)’nın katkılarıyla bir restorasyon geçirmiş olan tekkenin şadırvanının da bulunduğu bahçesinde Osmanlı’dan kalma mezarlar yer alıyor. 




Biraz daha gidince süper bir köftesi buluyoruz. Afiyetle yiyebilirsiniz.


Köfteler bitti. Karşıdaki İstanbul çay ocağından çayları içip kaleye doğru tırmanmaya başlıyoruz. Evler , bahçeler çok güzel.


Tepeye doğru tırmanırken antik Roma dönemi tiyatrosunun yanından geçiyoruz. Tiyatro Hellenistik dönemde yapılmış, sonra Roma döneminde de yenilendiği bilinmektedir. Tiyatro yaklaşık 4000 civarında bir oturma yerine sahip.

Tepede hemen kaleye yakın bir konumda; Plaosnik yada Türklerin verdiği isimle İmaret olarak adlandırılan mevkide, Makedonlar için son derece kutsal sayılan Ohri’nin koruyucusu Pantheleimon yada Sv. Kliment Kilisesi yer alır. Osmanlı döneminde bir caminin bulunduğu bu alanda yürütülen arkeolojik kazılar esnasında, burada eski bir kilisenin varlığının tespit edilmesi nedeniyle cami yıkılmış ve yerine Sv. Kliment Kilisesi yaptırılmış. Rivayete göre Sv. Kliment, buraya bir kilise yaptırmış ve ölmeden önce de bu mekânda kendi mezarını kazmış. Şimdi kilise içinde, o günden kaldığı düşünülen temel izleri camdan zeminler altında korunmakta ve Sv. Kliment’in mezarı olduğu düşünülen bir mekân, Ortodoks Hristiyanların ziyaretine açık bulunmaktadır. Kilisenin yanında arkeolojik kazılar halen sürdürülüyor. Bu alanda Bizans döneminden kalma büyük bir yapının temelleri takip edilebiliyor. Bu temel izlerinin tam ortasında ise yakın zamanda yine TİKA tarafından restore edilen ve bu bölgeye Osmanlıların tutunmasında hizmetleri olmuş Sinan Çelebi’nin türbesi yer alıyor. Türbenin yenilenen kitabesinde Hicri 898, Miladi 1493 tarihi okunuyor.



Kaleden dah hızlı bir şekilde göl kenarına inip akşam üzeri şarap eşliğinde dinlenirken. Mesut bir tekne ile anlaşıp göle açılıyoruz. Gölden Ohrid'i seyretmek de çok güzel. Mutlaka bu geziyi yapın.











  (İkinci Bölüm, Resne, Biolta yani Manastır.... Sonra Üsküp...)