Bu Blogda Ara

12 Kasım 2009 Perşembe

ATATÜRK’Ü ANMAK VE ANLAMAK DEVRİMLERİNİ YAŞATMAKTIR

ATATÜRK’Ü ANMAK VE ANLAMAK DEVRİMLERİNİ YAŞATMAKTIR …..
Sevgili Dostum Salih Şirin'nin kaleminden.

125. doğum yıldönümünün kutlandığı bu yıl Atatürk’ü anmak ve anlamak ülkemiz koşulları gereği çok daha büyük bir önem arzetmektedir. Ancak, Prof.Dr.Hikmet Özdemir ,Munis Faik Ozansoy’dan yaptığı alıntıda ; Bir gerçeği itiraf etmeliyim ;”Atatürk’ü anlatmak değil , anlamak güçtür.”üzerine “Anlatacaklarım anlayabildiklerimle sınırlıdır”demektedir

“Atatürk’ü anlamak, sevmek, değerlendirmek ve tanımak bir bilgi aktarım işi değildir fakat akıl yoluyla inceleme, düşünme ve yaptıklarının derinlerine inme sorunudur.
Orhan Hançerlioğlu’nun 1961 yılında Varlık Dergisinde belirttiği gibi: Atatürk’ü anlamak ve sevmek, bir düşünceyi anlamak ve sevmek demektir.

Türk tarihinde Atatürk’ün kişiliğinde beliren, yalın bir gerçekçilikle açığa vurulan bu düşünce, çağdaş uygarlık düşüncesidir. Çağdaş uygarlık deyiminden, bilim ve bilimin gücüne inanmayı, insan haklarına karşı saygı duymayı, çalışmanın değerlendirilmesini, ileriye yönelmeyi ve erdemli olmayı anlıyoruz. Çağdaş uygarlığı yaratan, gereği gibi değerlendiren insan gücüdür, insan emeğidir. Çağdaş uygarlık düşüncesi, bütün insanların eşitliğine, özgürlüğüne ve saygıdeğerliğine inanmaktan doğmuştur. Atatürk, insanı, kesinlikle ussal bir kimlik içinde görmek eğilimindedir. Akılcılığı “ Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözleriyle ifade etmiştir. Nadir Nadi’nin 10 Kasım 1958 yılında işaret ettiği gibi “ Yaşama iradesini akıl yoluyla kamçıladığı zaman Doğu ve Batı arasında hiçbir üstünlük farkı kalmayacağını ilk gösteren Adam Atatürk’tür.” Atatürk’ü anlamak ve sevmek, erdemli olmaktır. “
Mustafa Kemal Atatürk’ü bilmek ve anlamak, bir yönüyle 20. yüzyıl Türkiye’sini ve dünyasını inceleme ve açıklama çabasının bir gereğidir. Coşkun bir Türklük ve çağdaşlaşma heyecanı olan Atatürk bizim için bir onurdur, özgür düşüncenin ve özgür inancın bir abidesidir.

Bugün Atatürk dışında hangi lider, düşünceleriyle, yapıtlarıyla, zaferleriyle güncelliğini koruyor ve ulusuna yol gösteriyor? Atatürk, Türk ulusunun içinde, arasında düşünceleriyle, yapıtlarıyla dipdiri yaşamaktadır. Yalnızca ulusunun içinde mi? Mazlum ülkelerin ulusları arasında da Atatürk adı bir bayrak gibi dalgalanmaktadır. Geri kalmış ya da bırakılmış ülkelerde M. Kemal adı saygı ve sevginin ötesinde bir anlam ifade ederken, Batılı ülkeler, O’nu övgüyle, hayranlıkla, hep coşkuyla takip etmişlerdir. 19 Mayıs 1919 gününün sabahı başlayan ,Türk Mucizesi; Batı’yı yalnızca hayrete düşürmekle kalmamış, onların M. Kemal Paşa ve Türkler hakkında coşku ve övgülerine neden olmuştur.
Tanınmıs bir Alman filozofu Herbert Melzig, Kemal Atatürk: Untergang und Aufstieg der Turkei (Kemal Ataturk: Turkiye'nin Cokusu ve Yukselisi) adli kitabında aynen şu değerlendirmeyi yapmıstır:
"Eski cağın büyük filozofu Eflatun'un 'Ya yöneticiler filozof (yani bilge kisi), ya da filozoflar yönetici olsalar!' yolundaki iki bin yıllık dileği, ilk kez 20. yuzyılda Atatürk’ün kişiliğinde tam olarak gercekleşmiş bulunuyor. Atatürk bir dahi, bir düşünür olarak ulusunun yazgısını eline almış, bu ulusla atıldığı bağımsızlık savaşı ile ve başka ulusların haklarını koruyan bir barışla insanlığa görkemli bir örnek vermiştir. Yeni Türkiye, Atatürk'le yalnız islam anlayıs ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa'nın düşünme biçimini de aşmıstır.
Bu nitelikleriyle Turk Devrimi ve Ataturk ilkeleri yalniz Turk ulusu icin degil, ayni zamanda yeni bagimsizliklarina kavusur gibi olan diğer uluslarada , bu olanagi gercekten kullanabilmeleri ve gercek bir ulusal bagimsizlik, ozgurluk ve gonence kavusabilmeleri icin de en guvenli ve gecerli yolu temsil etmektedir; genellikle geri birakilan ulkelerin ayni gelismeyi elde edebilmeleri icin de orneklik edecek degerdedir. Ama bunlarin da otesinde Turk Devrimi ve onun ürünü olan Turkiye Cumhuriyeti, Ataturk'un kendi deyisiyle, "tum uygar insanligin dikkatle uzerinde durmasina deger"
bir hareketin adidir.

İlknur Kalıpçı’nın “Her Yönüyle İnsan Atatürk” adlı kitabında belirtilen ve Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle yapılan UNESCO toplantısında, 152 ülkenin imzaladığı bir kararla, çağa damgasını vuran önder olarak oy birliği ile kabul ettiği; ATATÜRK KİMDİR? “ Atatürk, uluslar arası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi; Olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci ; Sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder; İnsan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü; Bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşsiz Devlet Adamı; Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu” metni ile Atatürk’ ü nasıl anlamamız gerektiği açıkça vurgulanmıştır.
Ama,1919 yılında son Türklerin son topraklarında mücadele başlarken her şey nereden bakılırsa bakılsın ümitsiz gibidir. Ama koşullar öyle gelişmeliydi ki son Türkler, isteseler de, istemeseler de, beliren karanlık akıbete toptan teslim olamazlardı. Er geç bir davetçi çıkacaktı..... Askerler yeniden silahlarını kuşanacaklardı..... Bu bayrak açılmalı, bir devlet kurulmalı, emirler verilip emirler alınmalıydı. Nitekim bir gün, bütün bunları, yapacak beklenen kahraman çıktı da; Mustafa Kemal Paşa.
Ve Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde Anadolu halkı; yenilmiş ve işgale uğramış bir din-tarım imparatorluğundan, en elverişsiz koşullarda, bağımsız bir ulus devlet kurma başarısını gösterebilmiştir.
Bu başarısının ardında Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu'daki çok farklı grup ve kişileri aynı amaca, ulusal bağımsızlık amacına doğru birleştirebilmek becerisi yatar.

Yaklaşık 86 yıl önce Anadolu topraklarında bir lider, ulusu ile bütünleşerek, bir imparatorluğun külleri arasından Anadolu halkını ayağa kaldırmış ve yeni bir devlet yaratmıştır ; Anadolu ateşini böylece bir destana dönüşmüştür…
Ve paşa şöyle seslenmektedir ;
“ Yüzyıllardan beri Türkiye'yi idare edenler çok şeyler düşünmüşlerdir, fakat yalnız bir şeyi düşünmemişlerdir: Türkiye'yi. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı zararları ancak bir şekilde karşılayabiliriz: O da artık Türkiye'de, Türkiye'den başka bir şey düşünmemek. Ancak bu düşünceyle hareket ederek her türlü selamet ve mutluluk hedeflerine ulaşabiliriz” (1925).
Peki, ama yaşanılanlar unutuluyorsa, yaşamdan dersler çıkarılmıyorsa ve kazanımlar korunamıyorsa “tarih tekerrür mü edecektir ”…?

İlhan Selçuk 02.10.2006 tarihli Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde şöyle yazmaktadır ;

Yada bugün içinde bulunduğumuz durum, Türk devriminin başlangıcındaki dönemden çok farklı mıdır ?
Dünyada ki devrimlerin dayanağı olan güçlü, entelektüel ve ulusalcı kadroların varlığından söz edilebilir mi ?
Eğer söz edilebilirse, bu kadrolar, devrimlerin korunmasında , kendisine düşen görevleri yerine getirmekte midirler ?
Türk Devrimlerinin koruyucusu olan kurumlar, kendilerinden beklenen görevleri tam olarak yerine getirmekte midirler ?

Evet ! Bu sorular hepimizin aklından geçmektedir. Ülkemiz çok hassas bir dönemden geçmektedir. Ordu üst kademe yöneticileri ve Cumhurbaşkanı dahil bir çok kurum ve kuruluşların temsilcileri irtica (Gericilik) tehdidinin kaygı verici boyutlara geldiğinden bahsetmektedirler.

İşte bu şartlar altında ;Atatürk ateşini diri tutmanın tek yolu,devrim ilkelerinin ilerisinde, onların ruhuna uygun yeni ateşler yakmaktır.Atatürk’ün, Cumhuriyet devrimlerinin, ulus devlet kavramının ve ulusal onurun unutturulmaya çalışıldığı bu duyarlı dönemde yeni ateşler yakmanın zamanıdır.

Bizler, Atatürk’ü, düşüncelerini, Türk toplumuna ulus olma bilincini aşılayan ve onu uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma yolundaki atılımlarıyla özümseyip, onun düşüncelerini geliştirip, daha ilerilere kulaç atmakla yaşatabiliriz….
TARİH, İLERİSİNİ GÖRMEYENLER İÇİN ACIMASIZDIR …

Osmanlı İmparatorluğu 17.yüzyıldan beri hızla gerileyerek sonunda bir kağıttan kaplana dönüşmüştür.1.Dünya Savaşı sonrası 30 Ekim 1918’de Mondros’ta mütareke anlaşması imzalanır iken manzara şöyledir;
- Anadolu halkı, beş cepheye, durup dinlenmeden kan ve can pompalıyordu.O kadar ki dört yıl süren savaşın sonuna doğru,yaşı kaç olursa olsun kilosu 45 ‘i geçen her genç cepheye sürülecektir,
- İttihat ve Terakki’nin başlıca yöneticileri Enver, Talat ve Cemal Paşalar, savaş sonrası yurt dışına kaçarlar,
- Padişah VI. Mehmet ve İstanbul Hükümet yöneticileri tam bir teslimiyet içerisinde İngiliz sömürgeciliğini peşinen kabul etmektedirler,
- Bu arada Osmanlı orduları dağıtılır,337.000 asker terhis edilir, silahları toplanır, donanma gözaltına alınır ve haberleşme kurumlarına el konulur,
- İtalyanlar Güneybatı Anadolu’yu, Fransızlar- Ermenilerle birlikte Çukurova’yı, İngilizler Musul ve Güneydoğu Anadolu’yu işgal ederler.
- İstanbul ortaklaşa işgal edilir,
- 15 Mayıs 1919 Yunanlılar bin yıllık barışı bozarlar ve Ege’de acı ve kanlı bir dönem başlar. İngiliz Donanmasının koruması altında Yunanlılar İzmir’e çıkarlar ve işgal başlar…

Yunan işgalinin hızla yayıldığı günlerde; 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa 9.Ordu Müfettişi olarak çıktığı Samsun’da, Yunan işgaline tepki olarak görevinden istifa eder ve Amasya Genelgesi’ni yayınlar . Ardında hızla Erzurum ve Sivas Kongrelerini toplar.

Bu kongrelerde (Misak’ı Milli) yani Milli Ant olarak da bilinen bir temel kararlılık ve şiar Anadolu halkının gönlünde filizlenen özlemlerle bütünleşmeye başlamıştır…
Bölünmez , bağımsız , hür ve çağdaş bir Türkiye !

İşte Anadolu insanının bu onurlu kıpırtıları için Times gazetesinin değerlendirmesi ise şöyledir ; ”Bütün cihanın kuvvetine karşı milli bir hareket yaratmak … Ne çocukça bir hayal !”

Bu arada İstanbul Hükümeti Sevr Antlaşmasını da kabul ve imza eder. Bu antlaşmayı imzalayanlar da imzalatanlarda tarihin utanç sayfalarına yazılmışlardır. Bu antlaşma için İngiliz Başbakanı Lloyd George Avam kamarasında şöyle diyecektir :

“ Türkiye sahneden siliniyor diye üzülecek değiliz.”(The Times,25.05.1920)

Çok değil bir yıl kadar sonra 1.İnönü Savaşında Yunan taarruzu püskürtülüp yenilgiye uğrayınca, İstanbul sokakları sokağa dökülen Türklerin marşları ile inlemeye başladı …

Bu insafsız savaşı kendi vatanında garip dolaşan bu mazlum millet değil , Anadolu’yu işgale gelen emperyalist devletler başlatmıştır.Anadolu’nun yiğit insanları kadını erkeği, yaşlısı genci hür ve bağımsız yaşamak için anavatanını işgal eden ,üzerine kinle,entrikayla gelen dış düşmanlara ve içerdeki hainlere ve gafillere karşı ,namusunu ve vatanını savunmak için kanını ve canını ortaya koymaktadır.

Anadolu halkının bu şanlı direnişi, savaşın anti emperyalist özelliği tüm dünyada da yankılar bulmaya başladı. Mazlum milletler Anadolu’da başlayan hareketi örnek almaya ve destek olmaya başladılar.

Özellikle Kemalist hareketin başarısızlığını kendi çıkarları açısından gerekli gören İngiltere’ye ilk tokat, Hindistan halkı’nın lideri Gahndi’nin; sömürgeci İngilizler ile her türlü işbirliğinden kaçınma önerisini onaylayan Hindistan Ulusal Kongresinden geldi.
Bozkırda bir kıvılcım yangını başlatmış ve ateş hızla her yanı kaplamaya başlamıştır artık...

Ve destan taçlanmış 30 Ağustos zaferi kazanılmıştır, Falih Rıfkı Atay şöyle yazacaktır;
“ Nemiz varsa, eğer bağımsız bir devlet kurmuşsak , hür vatandaşlar olmuşsak,şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak,yurdumuzu Batının pençesinden,vicdanımızı ve düşüncemizi Doğunun pençesinden kurtarmışsak,şu denizlere bizim diye bakıyor,bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak ,belki nefes alıyorsak ,hepsini,her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.”

Ve Türk ordusu 9 Eylül günü Yunan ordusunu kovalayarak İzmir’e girmiş ve Yunanlılar İngiliz gemileriyle kaçmışlardır… Anadolu’nun işgali İzmir’den başlamış,ilk kurşun gazeteci Hasan Tahsin tarafından atılmış ve İzmir’in geri alınması ile bitmiştir.İşgalciler geldikleri gibi gitmişlerdir…

Olayların bu seyri karşısında İngiltere Başbakanı Lord Curzon şöyle diyecektir.” Ne yapalım..” yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir.Şu talihsizliğimize bakınız ki o büyük dahiyi yüzyılımızda Türk milleti yetiştirdi.Hiç bir çabamız sonuç vermedi,M.Kemal Paşa’ ya yenildik.”

VE ZAMANIN ÖTESİNE GEÇEN ANEKDOTLAR …
Sakarya muharebesi öncesi durumun hassasiyeti nedeniyle Öğretmenler Derneği’nin düzenlediği bir toplantı için , görevlilerin uygun görürseniz erteleyelim önerisine Mustafa Kemal Paşa şöyle cevaplar ;” Hayır,hayır,ertelemeyin..” der,” cahillikle,ilkellikle savaş,düşmanla savaştan daha az önemli değildir.Toplantıya katılacağım ve konuşacağım.”

Ve paşa aynı toplantının sonunda Mazhar Müfit Bey’e seslenir ve herkesin duyabileceği kadar bir yüksek sesle şöyle der ; “Kongreye hanım öğretmenlerimizi çağırdığınız için sizi kutlarım. Ama hanımefendileri niye böyle ayrı oturttunuz ? Sizin kendinize mi güveniniz yok, yoksa Türk hanımlarının faziletine mi ?Bir daha böyle bir ilkellik görmeyeceğimi ümit ederim.”Temmuz 1921 Yunan saldırısı karşısında ordumuz , Mustafa Kemal Paşa’nın ‘hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıhta tüm vatandır’ ünlü deyişinin ve askeri dehasının gereği, daha geri hatlarda müdafaa yapabilmek için geri çekilmiş bunu yenilgi olarak algılayan askerlerin bir kısmı ki, sayısal olarak silahlı ordunun yarısı kadar asker, savaş alanından kaçmıştır.

Bu durum karşısında Gazi Mustafa Kemal dayanamaz ve şöyle bir değerlendirme yapar ; “Anadolu’yu yüzlerce yıl, yalnız canına ve malına ihtiyacın olduğu zaman hatırlarsan, bunun dışında kaderine terk ve cehalete teslim edersen,sonuç tabii böyle olur.İnsanlarımızı okutmamış ,biliçlendirmemiş,kafalarını ve yüreklerini milli bir terbiyeden geçirmemişiz ki. Cami okullarında ve medreselerde, ne tarih, coğrafya dersi verilir, ne de vatan, millet nedir öğretilir.Bu yüzden iki yıldan beri düşman kadar,cahil,gafil ve hainlerle de uğraşıyoruz. Komutanlar bu sefer çok dikkatli olsunlar, bozgunculara fırsat verilmesin.”

Cephede Kurmay kurulu’nun gece toplantısı sürmektedir, Yunan Ordusu topyekün bir yürüyüş hazırlığındadır,tek bir askerde tek bir silahta çok önemlidir.Görüşmelerin tam ortasında bir haber gelir,Delibaş Mehmet’in çetesiyle birlikte Afyon’dan ayrıldığı ve Konya istikametine çekildiği öğrenilmiştir.

Ve Kurtuluş Savaşımı’zın liderlerinden biri İsmet İnönü şöyle bir değerlendirme yapar ; “Bu it yine dini alet edip cahilleri azdırmaya çalışacaktır.”dedi,”Valiye acele bilgi verin. Geri hizmetteki erlerden bir birlik kurup bu Yunan uşaklarını tepelesin.”

“Bu nasıl iş ? Dinimiz düşmana hizmet etmeyi, hainliği , işbirlikçiliği ,sefilliği,sürünmeyi, geri kalmayı,yenilmeyi,esir olmayı,şerefsizliği caiz gören bir din midir?Hiç bir din caiz görmez. İslamiyet hiç görmez.

Öyleyse bu yapılanlar , bu yaşadıklarımız ne ? Nedir bu utanç verici olayların sebebi ?
Bunun bir açıklaması olmak gerekir. Medreselerde milli duygudan, istiklal fikrinden, yurt sevgisinden yoksun yetiştirilmiş olmak mı, din eğitiminin yetersizliği mi, din eğitimi verenlerin cahilliği mi , din devleti olmanın etkisi mi,son yüz yıllık ezik Osmanlı ruhu mu,dine gömülüp hayatı izlememek mi,İslamlığı hiç anlamamış olmak mı,dini ortaçağ kafasıyla yorumlamak mı, yoksa başka bir şey mi ? Ne? Hangisi ?
Neden bütün Müslüman ülkeler geri , sefil, esir ?

Bunun sebebini saptamak, dinin vatan ve millet aleyhine, çıkar için,ticaret için,siyaset için,karanlık emeller ve yanlış amaçlar için kullanılmasını, sömürülmesini önlemek,bunun için gerekeni yapmak zorundayız.Çünkü biz dindar bir milletiz. Din bizde her zaman etkili olacaktır. Yoksa bu acı olayları sürekli yaşayacağımzdan korkarım.”




İzmir’e giren muzaffer Türk ordusunun başkomutanı Mustafa kemal Paşa Göztepe’deki köşkün bahçesinde Yakup Kadri ile sohbet etmektedir.”… birkaç gün içinde mütareke isteyeceklerdir. Böylece Milli Mücadelemizin dört yıl süren ilk safhası kapanmış olacak.Şimdi yeni bir yol ayrımındayız.Ya ülkeyi ve milleti,İstanbul’un o teslimiyetçi,çağ dışı zihniyetine ve rejimine terk edeceğiz; ya da akılcı,bilime öncelik veren,bağımsız,özgür, başı dik,yeni bir toplum olacağız.Sizce hangi yolu seçmeli?” Tabii akıl yolunu diye cevapladı Y.Kadri hemen..

“Evet,asıl kurtuluşa akıl yolu ile varabiliriz.Bunun içinde Milli Mücadelenin ikinci safhasını açmalıyız.Zor,çetin bir yol.Bağnazlıkla,dar görüşlülükle , önyargılarla, hurafelerle, iliklere işlemiş cahillikle,din tüccarlarıyla,belki uyanmamızı istemeyen dış güçlerle de mücadele edeceğiz.Ama bunu göze almak,hepsiyle mücadele etmek,bu güzel toplumu bir daha hiçbir gücün sömüremeyeceği şekilde bilgi ve bilinçle donatmak zorundayız…”

Yer Bursa Şark Tiyatrosu ,salonu İstanbul’dan gelen kadın ve erkek öğretmenler doldurmuş ve karışık vaziyette oturuyorlarken,M.Kemal Paşa alkışlar arasında kürsüye çıkar ;
“...Hanımlar, beyler !

Bu noktaya kolay gelmedik. Öğretmenlerimiz, şairlerimiz,yazarlarımız ,uğradığımız felaketin bir daha yaşanmaması için o kara günlerin sebeplerini,nasıl kan ve gözyaşı dökerek kurtulduğumuzu,en doğru,en güzel şekilde anlatacaklardır… Kurtuluşa emek vermiş asker sivil,kadın erkek,şehirli köylü,genç yaşlı herkesi minnetle selamlıyorum…”

“… Ama bilelim ki bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. Kurtuluşa ancak uygar,çağdaş,bilime,fenne ve insanlığa saygılı,istiklalin değerini ve şerefini bilen, hurafelerden arınmış ,aklı ve vicdanı hür bir toplum olduğumuz zaman ulaşabiliriz.

Öğretmenler !
Ordularımızın kazandığı zafer ,sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır. Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak , siz koruyacaksınız.Çocuklarımızı ve geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz.Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz.’”

ATATÜRK DEVRİMLERİ ….
Eğer Milli Kurtuluş Savaşı sadece yedi düvele karşı kazanılmış bir zafer olsaydı bu kadar önemli sonuçlara yol açmayacaktı.Ama zafer, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde devrimlerle taçlandırılmış ve tarihin gidişi değişmiştir.Bir çok ülkenin toplumsal tarihinde yüzyıllar süren değişim 10 yıla sığdırılmıştır...

SİYASİ ALANDA YAPILAN DEVRİMLER

Bunları ; Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922),Cumhuriyetin İlanı ( 29 Ekim 1923), Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924),1924 İlk Anayasa’nın Kabulu (20 Nisan 1924) olarak tasnifleyebiliriz.
Atatürk anlatıyor ;1 Kasım 1922 günü, Meclis toplantısında Padişahlık konusu tartışılmaktadır.


“(…) Biz çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları dinliyorduk.Bu tarz görüşmelerin,istenilen sonuca varmasını beklemek boşunaydı.Bunu anladık.Nihayet Karma Komisyon Başkani’ndan söz istedim.Önümdeki sıranın üstüne çıktım.Yüksek sesle şunları söyledim:’Efendim,dedim,egemenliği hiç kimse,hiç kimseye,bilim gereğidir diye,görüşmeyle tartışmayla veremez.Egemenlik,güçle,iktidarla,zorla alınır.Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine ve saltanatına el koymuşlardı.Bu tutumlarını altı yüz yıldan beri sürdürmüşlerdi.Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara,artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğinini ve saltanatını,kendi eline fiili olarak almış bulunuyor.Bu bir olup bittidir.Söz konusu olan ,ulusa saltanıtını,egemenliğini bırakacak mıyız bırakmayacak mıyız sorunu değildir.Sorun zaten gerçekleşmiş olan bir olayı kanunla saptamaktır.Bu,ne olursa olsun yapılacaktır.Burada toplananlar,Meclis ve herkes meseleyi doğal karşılarsa, benim fikrime gör euygun olacaktır.Aksi takdirde,bu gerçek,usulüne göre kabul edilecektir.Ama belki birtakım kafalar kesilecektir.
Siyasi Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Anavatanın işgal edilmesine bile sessiz kalan Saltanatın kaldırılması ile 700 yıllık bir imparatorluk’ta bitmiştir.
- Millet egemenliğine dayalı bir siyasi rejim olan Cumhuriyet ilan edilmiştir.
- Hemen akabinde 16.Yüzyıldan beridir gelen halifelik kaldırılmıştır. Uluslaşma sürecine girmiş olan bir dünyada, ulusal devletlerin hüküm sürdüğü Afganistan,Hindistan,İran v.b. ülkelerde bir Türk halifenin sözünün ne kadar dinleneceği de tartışmalı bir konudur.
- Kul,mürit yada tebaa olan Anadolu halkı Cumhuriyet yönetimi altında, artık özgür birey ve vatandaşlar haline gelmişlerdir.
- Demokrasilerde dil, din,mezhep,cinsiyet ve siyasal görüş farkı gözetilmeksizin herkes yasalar önünde eşittir.
- İlk Anayasa’nın kabulü ile şeriat yasaların uygulamasından vazgeçilmiş olmaktadır.
- Laiklik hem anayasanın 24 maddesinde yerini bulmakta hem de yeni Türk Devletinde taşlar yerine oturmaktadır. Laiklik temel hareket noktası olarak aklı ve bilimi temel alır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 24 şöyledir ;
“ Herkes ,vicdan,dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir…Kimse,devletin sosyal , ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa,din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

TOPLUMSAL ALANDA YAPILAN DEVRİMLER
Bunlarıda şöyle sıralayabiliriz; Tekke,Zaviye ve Türbelerin Kapatılması (30 Kasım 1925), Şapka ve Kılık-Kıyafet Devrimi ( 24 Ağustos 1925),Miladi Takvim ve Yani Saat Sisteminin Kabul Edilmesi (26 Aralık 1925,Kadınlara Belediye Seçimlerinde Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi (3 Nisan 1930),Yeni Ağırlık ve Uzunluk Ölçü Birimlerinin Kabul Edilmesi (1 Nisan 1931),Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkının Tanınması ( 18 Aralık 1934),Soyadı Kanununun Kabul Edilmesi (21 HAzran 1934)
Atatürk 23 Ağustos-1 Ekim 1925 tarihleri arasında Kastamonu ve civarını ziyaret etmiş ve bu ziyaretinde halkın karşısına ilk kez şapka ile çıkmıştı. Tarihi Şapka Nutku'nda;
''Efendiler,
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, gerçekte uygardır. (…) Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla uygar olduğunu göstermek zorundadır. Kısaca uygarım diyen Türkiye'nin gerçekten uygar olan halkı baştan aşağıya, dış görünüşüyle de uygar ve olgun insanlar olduğunu doğrudan göstermeye mecburdurlar.'' *(1) demişti.
Atatürk yüzlerce yıldır var olan yanlış bir anlayışı yıkmak ve ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' bizzat kendisi göstermek istedi... Ve bu amaçla şapka giyerek halkın önüne çıktı... O zamana kadar ''Semssiperli Serpuş'' ve ''Medeni Serpuş'' vb. gibi adlandırılan çeşitli tuhaf isimleri bir yana bırakan Atatürk, ''Bunun adına 'Şapka ' derler'' diyerek Türk halkının çağdaş ve modern bir dış görünüme kavuşabilmesini sağlayacak olan kıyafet devrimini başlattı.
Cumhuriyet gazetesinin 4 Eylül 1925 tarihli başyazısında, Atatürk'ün soruna nasıl çözüm getirdiği ''Gazi'nin Sosyal Düşünceleri'' başlıklı makalede şöyle anlatılmıştır:
''Gazi'nin sosyal düşünceleri, siyasi düşünceleri, askeri planları kadar kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, biz İstanbul gazetecileri burada bilmem ne türlü serpuş diye şapkaya türlü türlü isimler takmaya çalışırken o orada 'Bunun adına şapka derler' diye meseleyi halledebilir miydi.'' *(2)
Ve halen tartışılan, kılık kıyafet kanunumuzda şöyledir ;
BAZI KİSVELERİN GİYİLEMEYECEĞİNE DAİR KANUN
Kanun Numarası : 2596
Kabul Tarihi : 3.12.1934
Madde 1.Herhangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar ruhanilerin ( din görevlilerinin ) mabet ve ayinler haricinde ruhani kisve taşımaları yasaktır. Hükümet her din ve mezhepten münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için muvakkat müsadeler verebilir. Bu müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya başka bir ruhaniye verilmesi caizdir.
Madde 2.Türkiye’de kanuna tevfikan teşekkül etmiş ve edecek olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve kulüp gibi heyetler ve mektepler mahsus kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri zaman yalnız nizamname ve talimatname ile muayyen tiplere uygun kıyafet, alamet ve levazım taşıyabilirler.
Madde 3.Türkiye’de bulunan Türklerin ve yabancıların, yabancı memleketlerin siyaset, askerlik ve milis teşekkülleri ile münasebetli kıyafet ve alametlerini ve levazımını taşımaları yasaktır.
Madde 5Türkiye Devleti nezdinde memur bulunanların kıyafetleri beynelmilel mer’i adetlere tabidir.
Madde 8.Bu kanunun icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.
Toplumsal Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Hurafeler ,cehalet ve yobazlık ile mücadele için Tekke, zaviye ve türbeler kapatılmıştır.
- Türk insanını çağdaş ve modern giyimli bir insan haline getirmek için şapka ve kılık kıyafet devrimi yapılmıştır.
- Dünyaya entegre olacak bir Türkiye için,Miladi Takvim,yeni saat sitemi,yeni ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri kabul edilmiştir.
- Dünyada ilk defa önce belediye seçimlerinde sonra milletvekili seçimlerinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

EĞİTİM VE KÜLTÜR ALANINDA YAPILAN DEVRİMLER
Bunları; Tevhid-i Tedrisat Kanununun Kabulü ( 3 Mart 1924),Medreselerin Kapatılması, Çağdaş egitim ve öğretim kurumlarının açılması, Arap Harflerinin kaldırılarak yeni Türk alfabesinin Benimsenmesi ( 1 Kasım 1928),1933 Üniversite Reformu,Türk Tarih Kurumu’ nun kurulması ( 15 Nisan 1931),Türk Dil Kurumu’nun Kurulması ( 12 Temmuz 1932) olarak sıralayabiliriz.
Atatürk’ün Türk Tarik Kurumu ve Türk Dil Kurumu için söyledikleri ve verdiği önemi anlatan sözleri şunlardır ;
". ... Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir, yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır."
"Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız." demektedir. Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması, milli hissin gelişmesinde başlıca etkendir.
Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk'ün mirasından karşılanmaktadır. Bu miras bugün Türkiye'nin en büyük bankalarından biri olan Türkiye İş Bankası sermayesinin % 30'unu oluşturmaktadır.
Falih Rıfkı Atay devrim yıllarını şöyle anlatmaktadır ; Atatürk, medeni kanunu kabul edip laik anlayışı hakim kıldıktan sonra bütün ağırlığını eğitime verdi:


''Cumhuriyetin kuruluş devrinde bir asırdan beri devam eden medeniyet mücadelesinin kesin zaferi medeni kanun ve laiklikle kazanılmıştır... Türk milletinin bir 20'inci yüzyıl topluluğuna doğru tekamül etmesi için, artık hiçbir engel kalmamıştı. Bundan ötesi eğitim meselesi idi...''

''. Bu da Türkiye halkını yüzde yüz müspet ilme dayalı ilk eğitim terbiyesinden geçirmeye bağlı idi. Bizler Tanzimattan beri çok zaman geçtiğini sanırdık. İlk öğretim ve eğitimi görmeyen köy için Tanzimat gelmemiştir bile''

''... Hiçbir devlet kurucusu Atatürk kadar 'eğitim konusunun hayati önemi' üzerinde durmamıştır. 'Cumhurbaşkanı olmasaydım Milli Eğitim Bakanı olmak isterdim', diyen O'dur.
Eğitim ve Kültür Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Öğrenim Birliği kanununu çıkartılmış ,yeni okullar ve kurumlar kurulmasının yolu açılmıştır, Çağdışı medreseler ise kapatılmıştır.
- Arap Harfleri kaldırılarak yeni türk alfabesi benimsenmiş ve Cumhuriyet okullarında öğretilmeye başlanmıştır.
- Üniversite Reformu benimsenmiş,Türk Tarih Kurumu,Türk Dil Kurumu kurulmuştur.

HUKUK ALANINDA YAPILAN DEVRİMLER
Bu alanda yapılanlar da ;Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması ( 3 Mart 1924) , Cumhuriyetin İlk Anayasası’nın Kabul Edilmesi ( 20 Nisan 1924) Ankara Hukuk Mektebi’nin Açılması ( 5 kasım 1924)Medeni Kanun’un Kabulu,T.C.K.nu,H.M.U.K.nu, Ceza Muhakemeleri K.nu,İ.İ.K.nu,Deniz Ticaret K.nu,Kara Ticaret Ka.nun Kabulü
Hukuk Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
- Şeriat kanunu uygulamasının kaldırılması ve Cumhuriyet Anayasasının kabul edilmesi ve özellikle İsviçre Yasaları ağırlıklı olmak üzere yani yasaların kabulü…

Kazım Özalp Atatürk’ten Anılar atlı kitabında tarihe şöyle tanıklık etmektedir ; Atatürk Medeni Kanun çıkarılması için yapılan çalışmalar süresinde,”Artık Türkiye din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektedir.Bu gibi oyuncular varsa,kendilerine başka tarafta sahne arasınlar. Bir takım şeyhlerin,dedelerin,seyitlerin,çelebilerin,babaların, dervişlerin arkasından sürüklenen ve falcılara,büyücülere,üfürükçülere,muskacılara talih ve hayatlarını emniyet eden insanlardan meydana gelmiş bir kütleye,medeni bir millet gözüyle bakılabilir mi?
Milletimizin gerçek özelliğini yanlış anlamda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu gibi kuruluşlar, yeni Türkiye Devleti’nde,Türkiye Cumhuriyeti’nde varlıklarını sürdürebilirler mi? Her sarıklıyı hoca sanmayınız,hoca olmak sarıkla değil,beyinledir.’ Efendiler ve Türk Milleti,iyi biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti,şeyhler,dervişler,müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat,medeniyet yoludur.Medeniyetin emrettiğini yapmak, insan olmak için yeterlidir “gibi sözlerle görüşünü açıklamıştır.

EKONOMİK ALANDA YAPILAN DEVRİMLER
Bunları da ; İzmir İktisat Kongresinin Toplaması ( 18 Şubat 1923),Milli Ekonomi İlkesinin Benimsenmesi ( 18 Şubat 1923),Aşar Vergisi’nin Kaldırılması (17 Şubat 1925),Teşvik-i Sanayi Kanunu’nun Kabulü ( 28 Mayıs 1926),Kabotaj Kanunun Kabulü (1 Temmuz 1926), Anadolu Demiryolları’nın Yabancılardan Alınması,Beş Yıllık kalkınma Planı’nın Yapılması, Ülkenin İhtiyacı olan Fabrikaların devlet eliyle Kurulması,İlk Özel Banka İş Bankası’nın kurulması,Ziraat Bankası’nın yeniden düzenlenmesi,Denizcilik Bankası’nın Kurulması, Etibank’ın kurulması,Halk Bankası’nın kurulması,Sümerbank’ın kurulması, Emlak ve Eytam Bankası’nın kurulması gibi…sıralayabiliriz…
1923 Yılında İzmir İktisat Kongresi’nin açılışında Gazi seferberlik ilanını şu şekilde açıklamıştır;
“Fatihler Türk Ulusunu peşlerine takarak kılıçla ülkeler alırken,kılıç sallayıp dururken ele geçen ülkelerin halkı kazandıklarını bağışlar ve ayrıcalıklarla sapana yapışıp toprak üzerinde çalışıyorlardı.Kılıçla toprak alanlar sapanla toprak işleyenlere yenilmek ve sonunda yerlerini onlara bırakmak zorundadırlar.Osmanlıların başına gelen de budur işte ! Bulgarlar,Sırplar, Macarlar,Romenler sapanlarına yapışmışlar ,varlıklarını korumuşlar, güçlenmişler,bizim ulusumuzda böyle fetihlerin arkasında sergerdelik etmiş ve kendi yenik ve bitik düşmüştür.Bu bir gerçektir ki,tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde böyle olagelmiştir. Nitekim Fransızlar, Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi yerleşivermiştir. Bu uygar sapanla dövüşçü kılıç savaşmasında en son kazanan sapan olmuştur. Sapan Kanada’yı kılıcın elinden almıştır.Kılıç,kullanan kol yorulur,er geç kılıcı kınına koyar ve kılıç da kınında paslanır gider,ama sapan kullanan kol gün geçtikçe daha da güçlenir, güçlendikçe de daha çok toprağı alır ve işler.”
Ekonomik Alanda yapılan Devrimlerin sonuçları nelerdir ;
Atatürk Devrimlerinin sonucunda, Türkiye'nin ekonomik yapısı tümüyle iyi yönde bir gelişme göstermiştir. Kapitülasyonların kaldırılması ile birlikte, ulusal bir ekonomi için gerekli olan temel atılmıştır. Atatürk'ün ülke ekonomisi hakkındaki düşüncesini, "Memleketin efendisi hakiki müstahsil olan köylüdür" sözlerinde bulmak mümkündür.
İzmir İktisat Kongresi kararları ile tespit edilen ihtiyaç ve hedefler doğrultusunda, Genç Cumhuriyetin kadroları çalışmaya başlamıştır. Milli ekonomi ilkesinin benimsenmesi, Sanayi Teşvik Kanunu,Kabotaj Kanununun çıkartılması,demiryollarının millileştirilmesi, Devlet eliyle fabrikalar kurulması ve bir çok sektörde faaliyet gösterecek Bankaların kurulması ile Anadolu topraklarında ilk defa hem sanayi hem ticaret hareketlenmiş, levanten nüfus dışında Türk haklıda sanayi ve ticaret hamlesine katılmıştır.

ATATÜRK DEVRİMLERİNİN SON UÇLARI
Osmanlı Devleti bir din devletidir.Osmanlı Sultanları ve yöneticileri bir Türk devleti değil , Halife’nin başında bulunduğu, temel felsefesi islamın “ümmet “ anlayışı ile tüm Müslüman’ ların tek bir çatı altında toplanmasını hedefleyen bir büyük devlet olmak düşüncesinde ve davranışındaydılar.Tarihçi Bernard Levis şöyle demektedir “Tarihte hiçbir millet kendi öz benliğini İslam ümmeti anlayışı içinde eritmede Türklerden ileri gitmemiştir.”
Atatürk ,Nutuk’ta,”Felaket başa gelmeden evvel ,onu önleyecek ve ona karşı savunulacak gerekleri düşünmek lazımdır.Geldikten sonra dövünmenin faydası yoktur.”demektedir.
Aristoteles,şöyle demektedir, “ Bir harbi kazanmaktan çok ve daha güç şey barışı teşkilandırmaktır.Eğer barış iyi teşkilatlandırılmazsa,harpte kazanılan zaferin meyveleri kaybolacaktır”
Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur” Bu nedenle O’nu anmayı bırakıp düşüncelerini anlamaya çalışıp, yakamızda rozetlerini taşımak yerine, düşüncelerini fikir ve eylemlerimize de taşıyabilmeliyiz.
Yüce Atatürk, 1937 yılında milli ve ebedi vasiyetinde “Gençler; benim gelecekteki emellerimi üstlenen gençler…Bir gün bu memleketi sizin gibi beni anlamış bir gençliğe bırakacağımdan dolayı çok memnunum ve mutluyum.
Buna cidden sevinmekteyim. Fakat beraber yaşadığımız müddetçe benim hedefime yürümenizi talep etmek, meşru bir hakkım olarak tanınmalıdır.” biçiminde seslenmiştir.
Atatürk; kurucu, yapıcı, geliştirici ve daima ileriye, çağdaşlaşmaya yönelen,enerjiyi milletten, milletin vicdanından, inançlarından ve özlemlerinden alıyor; topluyor ve bir güç oluşturarak tekrar millete yansıtıyordu. Atatürk gerçeğinin en önemli özelliği de buydu.
Erdal Atabek’in 13 Kasım 2000 de Cumhuriyet gazetesinde yazdığı gibi “Yapılması gereken Atatürk’ün yaratıcı dehasını keşfederek O’nu üretmek, anlamak, geleceğin bilinci yapmaktır.” demekte ve şöyle devam etmektedir ;iki farklı şiirden birkaç satırla yazımıza son vereceğim..
“Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi Atatürk ,
Tam insandı.
Ata’dan Mektup
“Beni seviyorsanız ve anlıyorsanız;
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.
Bilim ağartsın saçlarınızı, bilgi toplumu olunuz.
Ancak, böyle aydınlanır sonsuz karanlıklar.
Mustafa Kemali anlamak, ağlamak değil;
Mustafa Kemal bilinci, sadece resimde değil
Ve Atatürk o inanılmaz uzak görüsüyle en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği Türk Gençliğine şöyle sesleniyordu …
Ey türk gençliği! Birinci ödevin Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuza dek korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur.
Bu temel, senin en değerli (güven) kaynağındır.
Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu kaynaktan yoksun etmek isteyecek kötüler bulunacaktır.
Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın ortamın olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin!
Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir yenginin temsilcisi olabilirler.
Zorla ya da aldatıcı düzenlerle, sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemi yapım yerleri ele geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine eylemli olarak girilmiş olabilir.
Bütün bu durumlardan daha acı ve daha korkunç olmak üzere, yurdun içinde yönetim başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık ve üstelik hayinlik içinde bulunabilirler.
Dahası, yönetim başında bulunan böyleleri, kişisel çıkarlarını, yurduna girip yayılmış olan (dış) düşmanların siyasal amaçlarıyla birleştirebilirler.
Ulus, yoksulluk ve darlık içinde ezgin ve bitkin düşmüş olabilir. Ey Türk geleceğinin genç kuşakları! İşte bu ortam ve koşullarda bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır.
Gereksindiğin güç, damarlarındaki soylu kanda vardır.
Mustafa Kemal Atatürk, 20 Ekim 1927
"Atatürk'ün gençliğe hitabesi"nin Ord.Prof.Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu tarafından günümüz Türkçe'sine uyarlanmış hali

Enver Ziya Karal (…) Gazi’nin halkı ile her şeyi açık açık konuşmayı tercih ettiğini anlatırken bir örnek verir. Bir aralık tutucu bir grup,yaptığı devrimleri eleştirmeye başlayınca Atatürk şöyle cevaplar ; ‘Eğer onlar hakkında yani devrime karşı koyanlar hakkında ne düşündüğümü bilmek isterseniz, derim ki ben şahsen onların düşmanıyım.Onların ileri atacakları her adım yalnız benim şahsıma değil milletimin kaderine karşı bir saldırıdır. Böyle bir saldırıyı yapanların karşısında Meclis bulunmazsa,kanunlar bulunmazsa ,bütün arkadaşlarım beni terk etse ben yalnız kalsam,onlara karşı yine yürürüm,yine öldürürüm.’Bu üsluptur ki,devrimi perçinlemiştir,ayakta tutmuştur.


SONSÖZ….
‘Atatürk Devrim ve İlkeleri bir tezdir.her tezin mulaka bir antitezi olduğu gerçeğine göre,Atatürk Devrimi’nin ve İlkelerininde karşıtlarının olduğu ve olacağı doğal karşılanmalıdır.Ülkede temel haklar ve hürriyetler varsa,Atatürk,Atatürkçülük ve Atatürk İlkeleri karşıtlarının düşünce ve ifade olarak var olabileceği kabul edilmelidir.Bunlara karşı,belirli bir sınıra kadar , tahammül şarttır. … Ancak,Türk Ulusu’nun kutsalları arasına girmiş Atatürk’ün kişilğine saldırıya,hakarete veya ülkenin çağdaş temelini oluşturan ilkeleri geriletmeye yönelik eylemlere asla müsaade edilemez.Bunları yıkma girişimleri hoş görülemez.Doğru karşılanamaz. Bananecilik,nemelazımcılık yapılamaz.Çünkü,bu gibi eylemlerin arkasında vatanın bölünmezliğini ,milletin birlik ve beraberliğini bozmak ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp parçalamak gibi kötü niyetler vardır.Bizler, bu gibi düşünceler ve eylemler için , cehalet-taasup-batıl-zulüm düşmanlarına karşı son derece dikkatli,uyanık ve kararlı olmak zorundayız.Çünkü,Laik ve demokratik rejimin varlığı ,hürriyetlerin sürekliliği,ülkenin bölünmez bütünlüğü,ulusun sevgi birliği önemlidir.’
‘Bilgilenme ve bilinçlenmenin tek çaresi Atatürk’ü anlamaktır.Anlamak için tek yol,yılda bir kez de olsa,Atatürk ve eserlerini,çağdaş ve gelişen dünya görüşlerinin ve değer yargılarının ışığında tekrar tekrar incelemektir.İnceleme sonuçlarının doğrultusunda toplumu aydınlatmak ve doğruları sosyal pratiklere dökmektir.Yani yaşama geçirmektir.’

KAYNAKÇA
• PROF.DR.HİKMET ÖZDEMİR “ATATÜRK’ün Liderlik Sırları ”
• TOKTAMIŞ ATEŞ “DEMOKRASİ, KAVRAM-TARİHİ SÜREÇ ÜLKELER,
İST. 1976”
• NİYAZİ BERKES “TÜRKİYE’DE ÇAĞDAŞLAŞMA” İST.1978
• ANIL ÇEÇEN “ATATÜRK VE CUMHURİYET” ANK.1981
• HAMZA EROĞLU “ATATÜRK VE TÜRK TOPLUMU” ANK.1981
• AYFERİ GÖZE “İNKILAP TARİHİMİZ VE ATATÜRK İLKELERİ” İST.1985
• ENVER ZİYA KARAL “ATATÜRK’TEN DÜŞÜNCELER” İST.1986
• ÇETİN ÖZEK “TÜRKİYE’DE LAİKLİK” İST.1962
• TARIK ZAFER TUNAYA, “DEVRİM HAREKETLERİ İÇİNDE ATATÜRK
ATATÜRKÇÜLÜK “ İST.
. ATATÜRK, SÖYLEV VE DEMEÇLER ANK.1
. ATATÜRKÇÜLÜK, GN.KUR.YAY.3.KİTAP, ANK.1983
"The world is a dangerous place, not because of those who do evil, but because of those who look on and do nothing..." İsmet İnönü

Hiç yorum yok: