Bu Blogda Ara

24 Aralık 2012 Pazartesi

KARŞIYAKA PAZARI



KARŞIYAKA PAZARI

“Pazar”; sözlükte alıcı ile satıcının bulunduğu yer diye tanımlanır. İlk pazar yerleri antik dönemde “Agora” olarak adlandırılmıştır, bu nedenle aslında bir kültür mekânıdır. Eski Yunan sitelerinde, önceleri toplantı yeri, sonraları dini, siyasi ve ticari merkez olarak kullanılan meydan kavramı agora olarak adlandırılmıştır. Site devletler döneminde ticaret ve sanat birlikte gelişti. Bunun neticesi olarak, bu işlerle uğraşanlar toplu bir yer aradılar. Evvelce toplanma yeri olarak kullanılan yerler; depo, satış yeri ve malların değiştirildiği binalar olarak kullanılmaya başlandı. Toplum hayatında olan gelişmeler, mimaride de etkilerini gösterdi ve yepyeni mimari tarz gelişti ve İyonya tipi agoralar ortaya çıktı. Bu agoraların üç tarafı revakla çevrili, bir tarafı caddeye açık idi. Şehrin bütün ana yolları agaroya açılırdı. Zamanla dört tarafı kapalı hale getirilen agoraların orta yerleri, seyyar satıcıların portatif tezgâhlarını kurabilecekleri şekilde düzenlenmişti. Dini bakımdan çok saygı duyulan bir yer olan agora, bulunduğu şehrin aynı zamanda siyasi merkezi idi. Buraya girmek için insanın temiz ve suçsuz olması gerekiyordu.

 İşte bu agoralar bizim pazar yerlerimizin ilk dönem yerlerini oluşturdu. Ben mevsimlerin değişimini pazarlardan takip ederim. Mevsimin ilk enginarları, pırasası, karnabaharı, çileği, eriği, domatesleri, biberleri, kısaca tüm sebze ve meyveler kasalarla pazar tezgâhlarında yerlerini alır. Pazarlar yalnız ülkemize has bir mekân değildir. Tüm dünya şehirlerinin belirli günlerde kurulan pazarları vardır. Yurt dışında bir şehre gittiğinizde, şehri ve insanları tanımak için önereceğim en güzel yerlerden birisi de pazar yerleridir. Floransa ve Budapeşte’nin kapalı pazarları. Roma’nın, Berlin’in veya Paris’in açık pazar yerleri bizim buraların pazarlarından pek farklı değildir. Pazara çıkınca, hem yakın coğrafyanın insana bahşettiklerini öğrenirsiniz hem de yöre insanının doğanın kendine sundukları ile neler yapabildiklerini görürsünüz. Tezgâhlar arasında dolanırken, aynı zamanda insanların nasıl yaşadıklarının da ipuçlarına şahit oluruz. Çevrende dönen konuşmalardan akşama ne pişecek, nasıl yapılacak, insanların ekonomik durumları nasıl, beslenmeye, giyinmeye elveriyor mu, hemen anlaşılır.

Bir pazarın müdavimi olduğunuzda, pazarcılarla yıllara dayanan düzenli bir ilişki geliştirdiğinde, artık o yere de ait olmuşsunuz demektir. O yerin pazarı ile kurduğun ilişki,  senin o bölge ve insanı ile ilişkindir aynı zamanda. Müdavimi olduğumuz satıcılardan yıllar içinde ne çok şey öğrenmişizdir bir düşünün. 

Özellikle çocukluk ve yetişkinlik dönemimde babamla çıktığım Karşıyaka pazarından birçok anıyı dağarcığımda saklarım. Hasan dayının Menemen üzümleri, eski itfaiye binasının yanına gelen Yamanlar köylülerinin Yamanlar domatesleri. Dağlardan topladıkları otları satan teyzeler. Ödemişli patatesçi amca. Eminim bu işlere meraklı iseniz, sizlerin de anıları vardır.  Pazarlar sadece benim için değil, doğaya, insan ilişkilerine, yiyeceklerinin iyi ve taze olmasına önem veren herkes için önemlidir diye düşünüyorum. Eskiden rulman takılmış pazar arabalarının sesini anımsarsınız. Ellerde fileler, öyle şimdiki gibi naylon torbasız. Pazarcının kesekâğıdı bile gazetelerden yapılmıştı. Çocuk yuvası boyunca özellikle müstahsil kadınların getirdiği küçük küçük sebzeler, tereyağlar, kestaneler. Alaybey’deki, Karşıyaka pazarını hala çoğumuz unutmadık. Şimdiki katlı pazaryeri bana çok suni geliyor. Sanki katlı otoparkta alışveriş yapıyoruz. En üst kat düğün salonu, zemin kat park yeri. O nedenle gitmiyorum. Bostanlı ve çoğunlukla Çiğli İstasyonaltı mevkiindeki pazaryeri daha cazip.


İzmir’de ilk pazaryeri 1930 buhranından halkı rahatlatmak için yerel yönetimlerce düşünülerek hayata geçirilmiş. 1932 yılında beton zeminli ve tezgâhlı ilk pazaryeri Eşrefpaşa’da hizmete girmiş. Pazaryerinin sağladığı bolluk ve ucuzluk hemen ilk haftalarda görülünce İzmir’in diğer semtlerinde de pazaryerleri kurulmaya başlanmış. İzmir’de açılan ikinci pazaryeri Karşıyaka’da kurulan “Ankara Pazarı” olmuştur. Bugünkü Kemalpaşa Camiinin alanında 22 Mayıs 1932 tarihinde hizmete girmiş. Pazara Menemen ve köylerinden müstahsillerin getirdiği sebze ve meyveler, Dedebaşı’ndan kasapların getirdiği etler Karşıyakalılar tarafından beğeni ile alınmaya başlamış. Karşıyaka çarşısında Ankara Pazarı adı altında ünlene bu yere her hafta daha çok üretici gelmeye başlayınca pazaryerine sığılmaz olmuş, etraftaki boş arsalara, sokaklara yayılmaya başlamış. Bir süre bu şeklide devam ettiyse de soruna çözüm olamamış. 1950’de Belediye Akşam Kız Sanat Okulunun karşısındaki arsaya pazarı nakletmeye karar veri ama bu nakil 1954 yılında uygulanır. Ancak bu alanda kömür dağıtım merkezinin olması sebebiyle pazara gidenler ve pazarcılar çok hoşnut olmazlar. 1958 yılında Karşıyaka Çocuk Yuvasının arkasında belediyeye ait büyük bir arsayı pazar yeri haline geçirmek üzere karar verilir. Modern bir pazar yeri için proje hazırlanır. 97.000 TL’ye ihalesi yapılan pazar yeri 18 Şubat 1961’de hizmete girmiştir. O dönem için Türkiye’nin en modern pazaryerlerinden biriydi. Yerler beton, yine beton tezgâhlar. Üstü kapalı altı bloktan oluşuyordu. Her blokta ayrı ürünler satılacaktı. Tabi itfaiyenin pazarla iç içe olması pazar günü çıkan yangınlara gidecek itfaiyecileri zorda bırakıyordu. Karşıyaka pazarının ilgi görmesi sonucu Bostanlı, Nergiz, Soğukkuyu, Şemikler pazarlarının kurulmasına yol açtı. Anımsadığım kadarı ile Bostanlı ve Şemikler Cumartesi, Nergiz Cuma günleri kuruluyordu. Karşıyaka, Alaybey pazarının 1980’li yıllarda 1690 sokağın sonu, Karşıyaka Erkek Lisesine çıkan sokaklara, Çocuk Yuvasının yanındaki sokakları kapsayacak şekilde büyümesi bu pazarın başka bir yere taşınması tartışmalarını beraberinde getirdi. Ardından pazarın bir bölümünde Tanzim Satış Mağazası (TANSAŞ) açıldı. Sonra pazar yeri tel örgüleri ile çevrilerek Pazar günleri dışında spor alanı olarak kullanılacağı söylendi. Uygulamaya geçildi. Aslında bu uygulamanın amacı pazarı bu alana sıkıştırıp sokak aralarına yayılmasını önlemekti. Fakat bu uygulamadan gelen tepkiler ile vazgeçildi ve tel örgüler söküldü, pazar eski sınırlarına genişledi. Bu dönem artık herkesin dışı kumaş kaplı pazar arabaları da olmuştu. Fileler ya mutfak çekmecesinin kuytu bir kenarında unutulmuş veya atılmıştı. Her satıcıdan naylon poşetlerde sebze ve meyveler alınıp bu pazar arabalarına dolduruluyordu.  Rulman tekerlekli limon kasalarından yapılmış gürültülü pazar arabaları da tarihteki yerini almıştı. Neticede Belediye Başkanları Nevzat Çobanoğlu ile başlayan Kemal Baysak ve Cihan Türsen ile devam eden pazaryerini taşıma çabaları 2002 yılında Şebnem Tabak döneminde Bahçelievler çok katlı pazarı açıldı. Alaybey pazarı da anılarımızdaki yerini aldı.


Bu gün Roma, Berlin gibi büyük kentlerde bile haftanın belli günlerinde belli bir alanda kurulan ve o yörenin müstahsillerinin geldiği pazarlar var. Biz maalesef 4000 metrekarelik Bostanlı, 35 bin metrekarelik Bahçelievler pazaryerleri ile övünüyoruz. Bence paradan bile eski olan pazar kültürümüzü yaşatmak için Karşıyakamızın daha küçük ve butik pazarlara ihtiyacı var.

20 Kasım 2012 Salı

Ve...SOĞUKKUYU KABRİSTANI



Ekim ayı sonunda Kurban Bayramını yaşayacağız. Bayramlar adı üzerinde mutluluk günleri, bu mutlu günlerde ister anılara dönelim ister bu günü yaşayalım; bazı tekrarlar vardır. Kimimiz “Nerede o eski bayramlar” der. O sırada kulağımıza başka bir ses anılar içerisinde gelir… “Hadi kızım/hadi oğlum, baban nerdeyse camiden gelir, kalk hazırlan!”. Büyüklerimizin ellerini öpmek için sıraya girmeler, küçüklerin bayram harçlığı beklemeleri. Alınan bayramlıkları giyebilmek için bayram sabahını beklemek. Daha çok sayabiliriz. Bayramlarda geçmişteki tatlı, doyumsuz bayram günlerini anıp, sevdiklerimizi yüreğimizde yaşatarak, biraz da burukluk içerisinde geçmişe dalıp gideriz zaman zaman. Bayram geleneklerimizden biri de kabir ziyaretleridir. Belki de soğuk gelecektir bu satırlar. Ama doğum ne kadar gerçekse, ölüm de bir o kadar gerçektir. Herkesin kapısını çalacak. Tek başına geldiğimiz gibi, yine tek başımıza gideceğiz. Anıları, sevdiklerimizi ve maddi, manevi parçalarımızı bırakarak.



Karşıyakamız’ın ilk mezarlığı Soğukkuyu. Bu gün her ne kadar anlaşılamaz bir sınır çizgisi ile Bayraklı sınırında kaldıysa da, Karşıyakalılar için özel bir yer. Hepimizden bir parça orada. Benim dedem Mehmet Çetinçiftçi de burada yatıyor. Şehir merkezleri ne kadar kalabalıksa, mezarlıklar da bir o kadar kalabalık. Buna karşın şehirler ne kadar gürültülü, ancak mezarlıklar o kadar sessiz…
Aslında mezarlıklar bugün kişilerin geçmişlerine olan bağlılığı kadar, toplumların tarihleri ve güzel sanatla olan ilgilerini de belirten anıtsal eserlerdir. Fakat ne yazık ki uzun yılların etkisi bazı mezarlıkları hırpalıyor. Oysa yurt dışında önemli şehirlerin mezarlıkları bir “açık hava müzesi”. O mezarlıkta yatan şahsiyetler veya her biri birer sanat eseri olan o güzel mezar taşları zamana not düşüyor. Osmanlı mezar taşlarına bakarsanız ne farklı şeyler anlatıyor. Ayrı bir uzmanlık konusu. İnsanlar sevdiklerinin ardından, onları unutmayacaklarına dair ne sözler verilmiştir. Mezar yazıtları, gidenden çok gidenin durumunu örnek göstererek yaşayanlara ulaşma kaygısı içindedir. Bence yazan veya yazdıran da aslında o anın acısı içinde duyguları kaleme alırken, iletisini herkesten çok bu sözleri sanki kendilerine söylüyor gibi gelir bana.
Yurt dışına çıktığımızda mezarlıklar sanki bir botanik bahçesi. Paris Père-Lachaise Mezarlığı, Moskova Bovodeviche Mezarlığı, Berlin’deki Dorotheenstädtischen mezarlıkları ilk akla gelenler. İki ay kadar önce Berlin’deki bu mezarlıkta; ünlü düşünürler Hegel ve Fichte, yazar Bertolt Brecht ve eşinin mezarlarını ziyaret etme fırsatı oldu. Mezarlıktan çıkınca kafamda şu düşünce oluştu; bir şehrin büyüklüğü, bağrında misafir ettikleri oranındadır. Tabi her gittiğim yerde yaptığım gibi bu mezarlıkta da Karşıyakamız’ın Soğukkuyu’su ile kıyaslamaya çalıştım. Karşıyakamız’ın Soğukkuyu Mezarlığı da bir o kadar eski bir mezarlık, içindeki upuzun yaşlı gövdeli çam ağaçları, serviler yüz yaşını aşmış ve bizler için bir o kadar önemli insanı toprağında barındırdığı aklıma geldi. Karşıyaka tarihinin bir aynası. Ara sıra gidip yüzleşmemiz gerek.
Karşıyaka Soğukkuyu Mezarlığı iki bölüm; eski mezarlık yolun tam karşısındaki kısım, cami tarafında ikinci bölümü vardır. İki taraf bir yol ile ayrılmıştır. Eski bölümün sol arkasında Hıristiyan Mezarlığı vardır ki burada da Karşıyakalı çok önemli Levanten ailelerin mezarları bulunmaktadır. Değerli Yazar Yaşar ÜRÜK’ün Atadost Yayınlarından çıkan “Şu Bizim Karşıyaka” kitabının bir bölümünde eski Soğukkuyu mezarlığının farklı bir yerde olduğundan söz edilmektedir.  Yine Sayın Yaşar AKSOY da “Karşıyaka ve Kaf Sin Kaf” kitabında Soğukkuyu mezarlığında bir gezinti yapmaktadır.
“Ruhları şad olsun” diyerek sonsuz uykularını Soğukkuyu’da uyuyan bazı adları analım. Divan şairi Ali İffet (1941), Tanburi Ali Efendi (1890), Piyanist Mehmet Şevket Efendi (1925), Mızıka-i Humayun ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu şeflerinden Ahmet Yekta Madran (1950), Keman sanatçısı İsmail Efendi, Udi Osman Ebinç (1964), Kuvayi Milliye direnişçilerinden Tahir Bor (1973), Bektaşi Şeyhi Behçet Tonak (1940), Hoca Mithat kütüphanesine adı verilen Mehmet Mithat Arukan (1966), Şair Tokadizade Şekip (1932), Geçmiş dönem Cumhurbaşkanlarından Kenan Evren’nin anne ve babası Hayrullah (1952) ve Naciye Evren (1983), Sanayici Durmuş Yaşar (1982). Şu anda dördüncü, beşinci nesillerini yaşayan bir çok Karşıyakalı ailenin aile kabirleri veya büyükleri yine Soğukkuyu’da. KSK’ye hizmet vermiş; Tibet Kızılcan, Erol Baş, Ali Ulvi Kiremitçiler, Gode Cengiz, Suat Gürbüzer, Lütfü Aksoy, Mümtaz Tarhan, Emin Birsel, Niyazi Mesta, Zeki Şensan, Ahmet Tuna ve burada yazamadığımız ya da Soğukkuyu’da yatmayan niceleri. Soğukkuyu mezarlığını bize her fırsatta hatırlatan sevgili Sancar MARUFLU’yu burada anmadan geçemeyeceğim. Onun önderliğinde bir çok Karşıyakalı ve Kaf Sin Kaf’lıyı vefat günlerinde kabirleri başında anmaya çalışıyoruz. Sağ olsun var olsun. Diğer yandan bu sayfada paylaştığımız güncel ve geçmiş fotoğraflar için sevgili Vehbi Moğol’a da ayrıca teşekkür ederim.


Soğukkuyu Kabristanının bir diğer güzelliği Karşıyaka’da yaşamış, Karşıyaka tarihine girmiş Levantenler de bu kabristanın bir bölümünü paylaşıyor, hala dostca... Hıristiyan Mezarlığı bölümüne geçtiğimizde genellikle aile mezarlarını görürüz; Penetti, Van Der Zee, Petrini, Marraccinni, Mellini, Fosler, Corsini ve nice aile mezarlarına rastlıyoruz.



Soğukkuyu’da her bir mezar bir tarih; ama bu ay Kurban bayramını kutlayacağız. Değerli okuyucular, bayramınızı içtenlikle kutlarım. Anmak, anılarla yaşamak bile bir başka güzellik, bir başka mutluluk. Buna benzer mutlulukları yaşamak ve ileride anabilmek için lütfen vakit geç olmadan en azından bayramlarda bizleri, dört gözle yollarımızı bekleyen büyüklerimizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı ziyaret ederek bayramlarını kutlayalım. Zaman akıp gidiyor. Gün gelecek eli öpülecek büyük, kucaklayacağımız dost özlemi duyacağımız günleri er geç yaşayacağız.

22 Ekim 2012 Pazartesi

KARŞIYAKA AÇIK HAVA TİYATROSU



30 Temmuz 2012 Pazartesi akşamı Karşıyaka Suat Taşer Açık Hava Tiyatrosunda Yılmaz Özdil’in yazılarından sahneye konulan “İsim, Şehir, Hayvan” isimli oyunun galasına gittik. Yılmaz Özdil’in hem İzmirli için hem de ailemizce ayrı yeri olması nedeni ile oyunu bize daha da özel kılıyordu.
Genel sanat yönetmenliğini Gencay Gürün'ün yaptığı, Metin Serezli’nin yönettiği oyunda; Nusret Çetinel, Sabri Özmener, Hülya Gülşen, Bilal Çatalçekiç, Burcu Kazbek, Taner Ergör, Banu Çiçek, Yeliz Şatıroğlu, Levent Çimen, Aybar Taştekin, Serdar Aslan, Alev Azyok, Zafer Aslan, Anıl Yülek rol alıyor. Tiyatro İstanbul'un sahneye koyduğu bu kabare oyun beni zaman zaman, sahne sahne yıllar öncesine, Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın Devekuşu Kabare tiyatrosunun oyunlarına götürdü. Tabi bunda Saygın Delibaş ve Fethi Kantarcı’nın etkisi çok önemli. Her ikisi de çok genç. Oyun sonunda Yılmaz Özdil’in her ikisini de ayrı bir muhabbetle kutlaması bunun en önemli deliliydi.

İlk oyun için Karşıyaka’nın seçilmesi tesadüf değildi. Karşıyakalının reflekslerine ve Karşıyaka’nın bereketine güvendikleri belliydi. Aslında sanatçılar Karşıyakalı’ya, İzmir’e hep dikkatle bakmıştır. İzmir Fuarı yıllarca bu konuda bir nirengi taşı olmuştur. Ama gel gör ki Haşmet Babaoğlu Zaman gazetesine geçen ay verdiği bir röportajda şöyle demişti; “İzmirlilerin çok tuhafına gidecek ama Türkiye'de kültürü en zayıf şehir İzmir. Bütün İzmirliler kendilerini çok kültürlü zannediyorlar, hayır! Yaşam tarzındaki ferahlıkla, kültür aynı şeyler değil!..Bir Konya, bir Malatya, bir Diyarbakır, bir Maraş çok ciddi kültürel alt zeminlere sahiptir. İzmir'in yok böyle bir şeyi!.. İzmir üzerine bir şeyler yaz. denildiğinde 50 yıldır aynı adama yazdırılır! Şiir günü düzenleniyor, 1940'ların şiirleri okunuyor. İzmir'in iyi romancıları çıktı, İzmirliler okumuyor”. Sayın Babaoğlu’nun yazdıkları konusunda iki konu var çelişkili olan. Birincisi İzmir’li kitap okur. Son veriler ile en çok kitap okunan iller arasında İzmir 3. Sırada. Kitap satışında yine aynı durumda. Sinema, tiyatro, konser İzmir’li için her hafta ayrı bir mekânda. Sayın Babaoğlu’na gerek İzmir’den gerekse İstanbul’daki İzmirlilerden gereken tepkiler geldi. Aslında Babaoğlu kendisinle de çelişti. Üç yıl önce Sabah gazetesinde ne yazmıştı? “İnsan bir şehri bu kadar çok özler mi?... Öyle bağlanıyorsun ki İzmir’e, bir daha kopman zor”. Neyse satırlarımızı Haşmet efendiye cevap vermekle doldurmayalım. Ben bir başka üstadın satırlarına sizi götüreyim. Sayın Doğan Hızlan yıllar önce şu soruyu sormuştu.  “İzmir’de operaya en çok kim gider? …Sorunun cevabını hemen vereyim; Karşıyakalılar. Yani kendilerine 35.5 diyenler. Operayı çok seven İzmirli bir yazar arkadaşıma sordum: İzmirliler operayı ne kadar seviyorlar, gelenler her temsili dolduracak sayıya ulaşıyor mu? Doluyor, dedi, seyircilerin çoğunluğu Karşıyaka’da oturanlar, ardından Hatay geliyor. Alsancaklı bir dostum, sohbeti kesip, peki biz Alsancak’lıların durumu nedir, diye sorunca, yazar arkadaşım, siz sonradan geliyorsunuz, dedi. Hoşuma gitti bu açıklama… Bu sonuç üzerine arkadaşımdan bir Karşıyakalı profili çıkarmasını istedim. Yani, diye söze başladı, sen benden 35.5'ları anlatmamı istiyorsun. Gene beni şaşırttı. Karşıyakalılar kendilerine 35.5 derlermiş. Malum İzmir’in trafik kodu 35, yarım artı koymuşlar kendilerine. Arabalarının arka camlarına da otomobil plakası biçiminde bir plaka koyarlarmış ve 35 1/2 diye yazarlarmış. Yazının amacı, şehirler, semtler arasındaki farkı incelemek değil. Genelde operayı çok sevenlerin, yarım derece farklarını hoş görmelerini isterim, okurlarımdan.”
Bugüne baktığımızda Karşıyaka genelde sanatın, konumuz olan tiyatronun kent yaşamı içindeki önemini bilen; bunun  uygar insan ilişkileri için ne denli vazgeçilmez bir olgu olduğunun bilincinde olanların yaşadığı bir yerdir. Bulunduğumuz coğrafyada antik dünyanın en zengin kentleri vardı. Bu kentlerde Odeon ve Tiyatro yapılarını hala görüyor ve hatta kullanıyoruz (göremeyenlere selam olsun !).
Tarihsel süreçte ve kent kültüründe önem taşıyan insan-sanat ilişkilerine “tiyatro” sanatının tüm öteki sanatlardan daha çok, daha ağırlıklı bir yeri ve işleve sahip olduğunu görüyoruz. Bunun çok çeşitli nedenleri var. Ünlü yazar Bernard Shaw şöyle demiş; Tiyatronun amacı: Günlük yaşantılar kargaşalığından anlamlı olayları seçerek ayırmak; aralarındaki ilişkiyi belirtecek şekilde düzenlemek; Böylece bizleri, bu korkunç karışıklığın şaşkın seyircileri olmaktan kurtarıp dünyayı, dünyanın geleceğini kavrayan akıllı insanlar yapmaktır.”
İsim Şehir Hayva oyununda da olduğu gibi Karşıyaka Bostanlı Açıkhava Tiyatrosunda yüzlerce kişi ortak bir olayı paylaştık. Biletlerini günler öncesinden aldık. O gün tiyatroya biraz erken gittik. Ve tiyatronun karşısındaki bir mekana oyunu izlemeye gelen yine bir grup tiyatrocu (Ozan Güven, Özgü Namal ve arkadaşları) ile karşılaşıp sohbet etme olanağı bulduk. Karşıyaka açık havayı lokasyon olarak çek beğendiklerini söylediler. Tiyatro başlamadan fuayede dostlukları tazeledik. Güncel konulardan konuştuk. Oyun başladığında tüm kitle çok geçmeden tek bir organizma gibi birlikte soluk almaya, aynı şeyleri görmeye, düşünmeye, tepki veremeye, gülmeye, alkışlamaya başladık. İnsanı, insana, insanla ve insanca anlattı. Alman edebiyatçı, felsefeci August Wilhelm Schlegel bu olayı şöyle tasvir etmiş Bir tiyatro, bütün halka, kendine çekidüzen veren bir kadının ayna karşısında yaptığını yaptırır”. Büyük bir keyifle tiyatrodan çıktığımızda aklımızda nefis bir tad kalırken, dar sıralar, biçimsiz koltuklar nedeni ile vücudumuz ağrı içerisindeydi.
Maalesef Bostanlı Açıkhava tiyatrosu, gerçek adı ile Bostanlı Suat Taşer Açıkhava tiyatrosu Karşıyaka’ya, Karşıyakalıya yakışmıyor. Yeri muhteşem, otopark derdi yok. Girmeden önce bir şeyler yiyebiliyor, bitince bir çay içerek evine gidebiliyorsun. Tam bunları düşünürken Karşıyaka Belediyemiz tiyatronun yenileceği haberini duyurdu. Binanın üzeri açılır kapanır olacağı ve 12 ay hizmet verecek şekilde planlanmış. Ancak sahnenin sağı ve solundaki koltuklar sahneye hâkim değil. Umarım koltuk sayısı ve izleme düzeni de, fuaye ve kulisi de Karşıyaka’ya yakışan şeklide yapılır. Aksi takdirde belki yeni bir proje ile yeniden yapılması daha iyi olacaktır.  Tiyatronun kentin kültür hareketlerinin dinamosudur. Bu gün belediyelerimizin bırakın tiyatro salonları yapmasına, birbiri ardından salonları kapatması veya şehir/belediye tiyatro faaliyetlerini durdurulduğu günlerde Karşıyaka’mızdaki tiyatronun kıymetini bilelim.

12 Eylül 2012 Çarşamba

KARŞIYAKA’NIN KEMALPAŞA CAMİİ




Bu ay hem Ramazan ayını hem de Ramazan Bayramını yaşayacağız. Gündem böyle olunca, bu ayın konusu olarak Karşıyaka Çarsının simgelerinden Kemalpaşa camiine değinelim dedik.
Öncelikle Ramazan ayı tüm Müslümanlarca çok önemli bir ay. Zira Müslümanların kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerim Ramazan ayında indirilmiş, oruç bu ayda farz kılınmıştır. Bu ayda oruç tutmak ibadetin bir parçası olmasından öte nefsi terbiye etmek için önemlidir. Diğer yandan bu ay artan yardım, hayır ve hasenat faaliyetleri sevap kazanmaktan öte toplumun bize sağladığı ayrıcalıkları yine toplumla paylaşmak için bizlere bir hatırlatmadır. Sosyal sorumluluklarımız ve dayanışmamız bir başka yolla bize anlatılır. Bugün sadece ülkemizde değil tüm dünyada fakirlik ve şiddetli geçim sıkıntıları, toplumu kemiren bir virüstür. Sosyal patlamaların, dalgalanmaların en önemli nedenleri arasında yoksulluk ilk sırada gelmektedir.

Sosyal dayanışmanın temel ögesi insandır. İnsanoğlunun bu dünyada varlığını koruyabilmesi toplumsal dayanışma ile mümkündür. Bu dayanışma ile en küçük halka, bireyden başlayarak, aileler, akrabalar, komşular, dostlar ve insanların birbirlerini sevmelerini sağlayacağı unutulmamalıdır. Yaşadığımız kişisel ve toplumsal meselelerin çözümü, ancak sosyal dayanışmanın oluşturduğu güç ve destekle sağlanacağı kaçınılmaz bir olgudur. Bu güçle insanlar moral kazanır, hayatın anlamını kavrar ve başkalarına değer verir.

Diğer yandan inanç duygusu bana göre insanın yaratılış özelliğidir. Bütün inançlarda da bir kutsal mekân kavramı vardır. Belki bireyler inançsız olabilir, ama günümüze kadar gelen toplumlarda inançsız bir topluluk görülmemiştir. Hal böyle olunca da insanlar inançları gereği bir takım ritüellerin gereğini yerine getirebilmek için kutsal mekânlar oluşturmuştur. Buralar bireysel ve toplumsal alanda inançlarını canlı olarak yaşanılır kılmıştır. Yeri geldiğinde yine bu kutsal mekânlar insanların sosyal faaliyet alanı olmuştur. İslam’da cami, Hristiyanlar’da kilise, Museviler’de sinagoglar, Budistler’de wadlar, Zerdüşlerde ateşgede, Sih’lerde burdawara akla gelen kutsal mekânlardır. İslam’da ilk cami Kuba mescididir, Hz. Muhammet’in Medine’ye hicretinden sonra yapılan Mescid-i Nebevi o dönem hem sosyal hayatın hem de dini hayatın merkezi olmuştur.

Mimar Harbi HOTAN

Karşıyakamız’daki Kemalpaşa Cami adı ile özellikli bir cami olduğu kadar mimarı da çok önemli bir isimdir. Camiyi İzmir’in mimarı olarak bilinen Harbi Hotan yapmışdır. Harbi Hotan’ın İzmir’e kazandırdığı Karşıyaka Kemalpaşa Camii’nin yanı sıra İzmir Ticaret Odası Lokali, İzmir Atatürk Kapalı Spor Salonu, olimpik açık ve kapalı yüzme havuzları, Atatürk Stadı ve yanındaki atletizm pisti, Fuar evlendirme dairesi, yine fuardaki Pakistan pavyonu ilk akla gelenlerdir.  1916 tarihinde doğan Harbi Hotan, 17 Aralık 2006'da aramızdan ayrılmıştır. Harbi Hotan mimariyi; “birçok koşulun dengeli ve ahenkli bütünleşmesi” olarak tanımlamaktadır. Mimarlık uzmanları Harbi Hotan’ın el yeteneğini öve öve bitiremezler. Konunun uzmanları; Harbi Hotan’ın mükemmel bir serbest el çizimi ve mükemmel renk kullanım disiplini ile süper bir perspektif bilgisi, görgüsü ve üretimi olduğunu söylerler. Harbi Hocanın detaylı ve önemli bilgilerle dolu “Perspektif” kitabı halen daha mimarlık eğitiminde kullanılan kaynak kitaptır.


Gelelim Kemalpaşa Camiine. Kemalpaşa Cami, ulu önder Mustafa Kemal Paşa’nın adı verilen ilk ve tek camii olma özelliğinde. Diyanet kaynaklarında altı farklı Kemalpaşa camiine rastlamaktasınız. Ancak bunlardan hiçbiri Mustafa Kemal ile özdeşleşmemekte ve kullanılmamaktadır. İstanbul Avcılar’daki Kemalpaşa Cami, Merkez cami olarak bilinmekte, yine İstanbul Fatih semtindeki Kemalpaşa Cami, Fatih Sultan Mehmet’in defterdarı Kemal Paşa’dan gelmektedir. Esenler’de ise ara sokakta bir Kemalpaşa Camii vardır. Diğer iki tanesi Aydın ve Hopa’dadır.

Karşıyakamız’daki Kemalpaşa camiinin temeli 27 Mart 1959 tarihinde atılmış, ibadete 4 Şubat 1962 Pazar günü açılmıştır. Bu tarihe kadar Karşıyaka’da cemaat Soğukkuyu Merkez Camii ve Zübeyde Hanım’ın kabrinin olduğu Hacı Osman paşa Camii ile Karşıyaka çarşısında küçük bir mescitte ibadetler sürdürülmekteyken özellikle 14 Mayıs 1950 tarihinde iktidara gelen Demokrat Parti iktidarı ile değişen politika/din ekseni Karşıyaka’yı da etkiledi. Zira iktidara gelen Demokrat partinin ilk icraatlarından biri Arpça ezan yasağını (16 Haziran 1950) kaldırmak, radyolarda mevlit ve dini yayınlara izin vermesi olmuştur. 1951 yılında Alaybey’de 1674 sokakta Alaybey Camii yapıldı. Ardından Bayraklı ve Karşıyaka Kemal Paşa caddesinde camii yapılmak üzere dernekler kuruldu. 1952 yılında Karşıyaka Kemalpaşa Camii yapma ve bir de hastane yaptırmak için kurulan derneğin başkanlığına Avukat İbrahim Ethem Postacıoğlu seçildi. Daha sonra başkanlığı devredeceği Mustafa Bozoklar ile Osman Tarakçıoğlu (2. Başlan), Kemal Tekin (muhasip üye), Faik Özkan, Hüseyin Ahuoğlu (katip üye), Raşit Gökyayla, ve Mehmet Gül idari heyeti oluşturdular. Bir yıl sonra kamuya yararlı dernek hüviyeti kazandılar.  Dernek öncelikle çarşıda (şimdiki Şamlı döviz’in olduğu yerde) ahşap minaresi olan mescidi yıkıp burayı camii alanı olarak kazandı. Fakat dernek tarafından alınan bu arsa imar planı gereği yola gideceği anlaşılınca yeni arsa arayışına girildi. Bu arada yıl 1956 olmuştu. Bu aşamada İzmir Belediyesine başvuran dernek, 29 Şubat 1956 tarihli Belediye Meclisi toplantı kararı ile Karşıyaka Çarşısında eski Ankara pazarının bulunduğu araziyi derneğe tahsis ederler. Dernek hemen planları hazırlar ve planlar Nafıa Vekâletince (Bayındırlık Bakanlığı) kabul ettirilir. 1957 yılında arazi sembolik bir rakamla derneğe satılır. İki yıl boyunca dernek para biriktirmeye çalışır ve sonunda 27 Mart 1959 tarihinde Vali Kemal Hadımlı ve Belediye Başkanı Faruk Tunca tarafından temeli atılır (Vehbi Moğol’un arşivinden elime geçen siyah beyaz fotoğrafta sembolik temel taşı çarşının unutulmaz esnafı Ali Kaluç’un oğlu tarafından konulmakta). 



Çizimleri Mimar Harbi Hotan tarafından yapılan Kemalpaşa Camii modern mimari ve Türk mimarisinin bileşiminde Türkiye’nin ilk betonarme camisidir. Yuvarlak formdaydı ve iki minareli tek şerefeli minaresi camii ile birlikte yapılmıştır, Cami orijinalinde büyük yuvarlak bir alanı içerirdi (siyah beyaz fotoğrafta minarelerin yapılma aşaması görülmekte). Çinili Mihrabı, estetik ve sade beton mimberi zevkli uygulamalardır.






Caminin doğu ve batı taraflarındaki buzlu camlı yarım daireli pencereler içerisini aydınlatmaya yardımcı olmaktaydı (aşağıdaki küçük resim). 


Bu gün bu yerler caminin içerisine alınmıştır. Caminin içindeki üst kattaki balkon kısmı zaman zaman perde ile kapatılarak bayanlara ayrılmaktaysa da, kalabalık zamanlarda erkek cemaate hizmet vermekteydi. Hanımlar için aşağıda bir ibadet yeri mevcuttur. Eskiden Bayram, Cuma namazı gibi cemaatin kalabalık olduğu dönemlerde cami dışındaki balkonlar kullanıma girerdi. Kısaca Harbi Hotan’nın İzmir’deki tüm eserleri gibi Kemalpaşa Cami’de geçtiğimiz yıllarda restorasyona uğramıştır. İhtiyaçlar doğrultusunda yapılan bu çalışma camiinin ilk mimarisi ile oldukça farklılıklar taşımaktadır. Bu eleştiriyi konunun uzmanlarına bırakmak istiyorum.



Karşıyakamız’ın kalbi çarşıdaki Kemalpaşa Cami, acı ve tatlı birçok anıyı hepimizin zihninde taşır. Küçüklüğümde hemen çarşıya bir paralel 1712 sokaktaki evimizden bayram namazlarını rahmetli babam ile bu camide kılardık. Namaz bitiminde ekmek, gazete, gevrek ve bana balon alarak eve döndüğümüzde annem kahvaltıyı hazırlamış olurdu. Kahvaltı sonrası bayramlaşma, alınan bayram harçlıkları ve akabinde çocuk yuvasının orada kurulan bayram yerine gidiş. Mevlitler ve mevlitlerde dağıtılan şekerlerin tadı hala damağımda, kokusu burnumda. Külah içerisinde lokum ve akide şekerlerini unutan var mı?


Çarşı esnafının dükkânının önüne bir sandalye koyup gittiği Cuma namazları. Cenazeler. Bir yakınını Kemalpaşa camiinden son yolculuğa uğurlamayan Karşıyaka’lı yoktur. Ama iki cenaze namazının kalabalığı unutulmaz. Biri Rahmetli Gode Cengiz’in 23 Haziran 1985 yılındaki cenazesi. Pınar Süt’de staj yaparken izin alıp katılmıştım. Bir diğeri de 2008 yılında çok genç yaşta talih bir şekilde kaybettiğimiz Özgür Soylu. Tüm yitirdiklerimiz nur içinde yatsınlar.