Bu Blogda Ara

11 Aralık 2011 Pazar

Sevin Teyzenin Ardından

5 Aralık 2011 akşam suları. 18:30 gibi Sevin Teyzemizi kaybettik. 7 aralık günü Didim'de toprağa verdik. Ertesi sabah işe geldim, hiç bir şey yapasım yok. Yazmaya karar verdim. Son 30 yılımızda dostluğumuzdan bir şey kaybetmediğimiz Mavişehir Dostlarımla paylaştım.

Sevgili Dostlar; Benim Büyük Ailem;

Dün Sevgili Sevin teyzemizi iki sevdiğinin yanına uğurladık. Ersan amcamızın (pardon abimiz) koynuna, yine çok sevdikleri Didim topraklarında sonsuzlukta buluştular.



Yaşımız itibariyle büyüklerimizi ebediyete uğurlamaya başladık. Ben son iki yıldır ortalama 2-3 haftada bir camilerden çıkamaz oldum. Dün de hayatımda çok sevdiğim, bende tabiî ki bu satırları okuyan sizlerde de çok anısı olan Sevin teyzemize son görevimizi yaptık.





Fedakâr, cefakâr, hassas ve bir o kadar sevecen arkadaşımız Sevin teyzemiz de son üç yıllık mücadelesini sonlandırdı. Aslında hastalığının ilk belirlendiğinde doktorlar altı ay demişlerdi ama başta Engin’in, Ayşegül’ün, Nuray’ın, Eylül’ün, kardeşlerinin, bizlerin, dostlarının sevgisi o altı ayı üç yıla çıkarttı. O da bizleri çok seviyormuş ki hemen bırakıp gitmedi. Teşekkürler Sevin teyze.



Hepimizin konuk olduğu kahvaltı sofraların, sabah kahvelerin, akşam yemeklerin, o güzel balıkların tadı hep dudağımızda, anıları hafızalarımızda bizle olacak.



Bu yaz o güzel kahvaltı sofranı kuracağız. Dün Nural siteden turunç topladı. Senin kadar lezzetli yapacak mı göreceğiz. Ama 2012 yazında senin balkonunda hep birlikte yiyeceğiz ve seni anacağız. Akşama da belki Engin mayonezli kefal yapar Ersan amca (abi) için de içeriz…

Herhalde 10 yıldır bu grupta yazışıyoruz. Çoğunlukla sevinç ve mutluluklarımızı paylaştık. Ara sıra hüzünlü, üzüntülü anları yazdık. Elbette insan hep mutlukları yazmak istiyor. Ama sevinç ve hüzün hayatta olduğu gibi siyahla beyaz gibi ard arda geliyor. Ancak o zaman elimizdekinin kıymetini, dostların varlığını anlıyor, hayatın anlamını çözmeye çalışıyoruz.

Çok değil, üç ay kadar önce ben de babamı kaybettim. O zaman da iki satır yazmıştım. Şair Cemal Süreyya’nın dediği gibi “her ölüm erken ölümdür”. Gerçekten de her ölüm gençtir, hele annenizse, babanızsa… Demiştim ki o yazıda; “Ancak şunu bir daha anladım ki hayatımızda ailemizin yeri çok farklı. Anneniz, babanız, eşiniz, çocuklarınız, akrabalarınız, dostlarınız. Hayatımızda yaşam ve iş tempomuz ile yeterince zaman ayıramama bahanesine sığınırsak, ileride onları kaybettiğimizde acınızın daha da büyüdüğünü göreceksiniz. Aksi durumda dimdik oluyorsunuz, metanetle, size öğrettiği gibi dimdik ve ayakta. Ama baka kalırsınız arkasından… Özellikle oğlum Kaan doğduktan sonra son onbeş yılda eşimle birlikte annelerimiz ve babamıza daha çok zaman ayırmaya çalıştık. İyi de olmuş, iyi ki yapmışız. Kendimiz için sıradan veya keyifli ortamları, zevkleri anne ve babanızla da en az bir kez olsun paylaşın. İleride pişman olmayacaksınız. Onları kaybettiğinizde asıl acı ve üzüntüler, işte bu noktada karşınıza çıkacaktır. Onları özlediğinizde, bir yerlere gittiğinizde, bir tadı, bir kokuyu gidenler ile paylaşmadıysanız pişmanlıklar, özlemler, acılar artacaktır. İleride “ben buraya babamla gelmiştim”, “ben bu lokantada annemle yemek yemiştim” dediğinizde o anlara gidip, acı ve özlemlerinizi o güzel anılar ile unutuyorsunuz. Ne kadar çok güzel anı biriktirirseniz, acı ve özlemin o derece azalacağını unutmayın. Tabi anne ve babanız ile küçüklükten bu yana yaşadıklarınız hatıralarda birikiyor. Babam ile ilk gittiğim Karşıyaka maçı. İzmir Fuarında havuz başında kuğulara gevrek atma. Lunaparkta binilen atlıkarınca. Kemalpaşa camiinde ilk bayram namazı. İlkokulun ilk günü ellerini sıkı sıkı tutma. Üniversiteyi kazanmanın sevinci ile karşılıklı iki kadeh içme. İlk maaşınızı bir restoranda ıslatma. Müstakbel eşinizi tanıştırdığının o an. İlk acı kaybınızı birlikte hafifletme. Annem 14 yılı aşkın felçli olarak yatsa da birlikte kutladığınız her doğum günü, her evlilik yıldönümü, sevgililer günü. Hepsi bir anı. Kısa ve küçük tecrübem bana bunu öğretti.”

Yukarıda anlattıklarımı sadece ben yapmadım, hepimiz yaptık, yapıyoruz. Yapmaya da devam edeceğiz. Büyüklerimizi mutlu ederek, ellerinden tutarak. Bizlere gelince; her yılda bulunan o 52 haftanın 1 hafta sonunu beraber geçirmeye çalışıyoruz son 4 yıldır. Ne de iyi yapıyoruz. Bir bahane üretmeden (sağlık hariç, malum biz bu sene katılamadık). Hayat bize gösterdiği yüzü kadar anlamaya çalışan bizler ne olur bu buluşmalara devam edelim. Gün gelecek( ki ne kadar geç olursa o kadar seviniriz) masamızdan bir sandalye eksilecek. Olsun o gün geç geldiğinde yine biz o sandalyeyi, o tabağı, o rakı kadehini koyalım. Belki bastonlar ile gideceğiz buluşma yerimize yanımızda kalp ilaçları, tansiyon hapları. Denize girmeden uzaktan seyrederek, torunlarımızla belki de.







Dün Mavişehir’de o gençlik yıllarımız düşündüm, hep hayat o günlerde gidecek gibi yaşarken. Ama günler geçti, saflar değişti. Ama ne biz, ne dostluğumuz, ne de Mavişehir değişti. Biz görmek istediğimiz gibi görüyoruz.







Sonuç olarak büyüklerimizi tek tek uğurluyoruz. Kalanlara uzun ömür, Allah geçinden versin. Sırasız vermesin(- ki bu acıyı da yaşadık). Ama inanıyorum ki onlar bizlerle çok mutlular gidenler de kalanlar da. Sevin teyze de öyle. Ersan amca da, Babam da, Sezen teyzede. Yazamadıklarım da…

Sizleri çok seviyorum. Biraz uzun oldu ama, yılların dostluğuna verin, yaşlandıkça kiminin çenesi düşer kiminin klavyesi...

Aşağıdaki fotoğraf karesindeki kahkahamız hiç eksik olmasın yüzümüzden.



Cem

KARŞIYAKA KİTAPLARI

(Karşıyaka LIFE'ın Kasım 2011 sayısında yayınlanan yazım)



Eylül ayı başında kısa da olsa biraz başımı dinleme fırsatı buldum. Uzun zamandır yapamadığımı yapıp, meslek dışı kitaplar okuyabildim. Çeşitli zamanlarda aldığım epey bir kitap okunmayı bekliyordu. Tabi hepsi bitmedi. İlk önce en son aldığımdan başladım. Sevgili Zuhal – Yücel İzmirli çiftinin son kitabı “İzmir’in İncisi”. Bu kitap “Makedonya'dan Esen İmbat” ve “İzmir'de Bir Manastır Çınarı” adlı üçlemenin son kitabı. Karşıyaka Kız Muallim Mektebi, Karşıyaka Lisesi ve idealist bir öğretmen Hilmi Ziya Apak’ın yaşam öyküsü otuzlu, kırklı, ellili yıllar içinde örgülenmiş. Annem Nermin Karagözlü 1943 Karşıyaka Kız Muallim Mektebi mezunu. Hilmi Ziya Apak’ın öğrencilerinden. Kitapta da geçen olayların bir kısmını annemden de dinlemiştim. Annemin albümünden Karşıyaka Kız Muallim Mektebi fotoğraflara bakarken Cumhuriyet devrimlerinin nasıl bir entelektüel ve idealist bir nesil yetiştirdiğini görebiliyorsunuz. İkinci dünya savaşının en şiddetli yıllarında mezun olurken, karne ile alınan ekmekler, gaz yağı, şeker kuyrukları. Ama okulda eğitimin yanı sıra yılbaşında kıyafet balosu, sömestr sonu spor gösterileri ve bunun yanı sıra askerlik dersinde poligona gidip tüfek ile atış eğitimleri. Hepsi iç içe.



Kasım ayı önemli bir ay. Ülkemiz 1 Kasım 1928’de Latin harflerini kullanmaya başladı. Harf devrimi. Halen daha Arapça ve Farsçayı savunan, neden bu devrim yapıldı diyenlere maalesef rastlamaktayız. Her dilde olduğu gibi Türk yazı dili de çeşitli safhalardan geçmiş ve gelişim göstermiştir. Arapça ve Farsça’dan büyük ölçüde etkilenmiş, çoğunlukla bu dillerin kelimelerini alarak karma bir dile dönüşmüştür. Tarihçi İlber Ortaylı bir kitabında şöyle diyor; “ Arap harfleriyle yazılan Türkçenin imlası karışık, sistemsiz ve rasyonel olmaktan uzaktı. Tanzimat’ın başından beri özellikle bu durumun sıkıntısını çeken bürokrasi üyelerinin hepsi şikâyetçi idi”. Yani Osmanlı da bu durumdan hoşnut değildi. Harf devrimi ile kitap basımı arttı, okuma yazma oranı yükseldi. Dünyayı daha iyi anlamaya çalıştık. Peki, geçen bu süreçte yeterince kitap okuyabildik mi? Hayır.

Ülkemizdeki insanlarının ilgi alanları çok çeşitlilik gösterse de bu çeşitlilik içinde kitap okuma ancak özgeçmiş başvurularında kalmakta. Bizim insanlarımızın ilgi alanları daha çok spor daha doğrusu futbol, magazin, dizi filmler, sanal dünya – facebook, twitlemek. Buna paralel olarak da sürekli hayatımızdan şikayet etmek ama çözüm önerememek. Birisinin çıkıp bizi kurtarmasını beklemek. Loto, toto, iddia oynamak. Bu kişilere sorsak; ufkunu açmak, bir tecrübe kazanmak için en son ne zaman kitap okudun? Aldığımız cevap muhtemelen şöyle olacaktır. “Kitap alacak param yok, çok pahallı”, Vaktim yok”, “Oku oku nereye kadar”, “Ne okuyan adamlar gördük”. Cevaplar şaşırtıcı değil, istatistiklerde bunu gösteriyor, kitap okuma oranımız diğer ülkelerle göre oldukça düşük.

Facebook da milyonlarca abuk sabuk sayfaların hayranı milyonlarla ifade edilirken, yılda iki kitap okuyamıyoruz. Tavsiyem bu aydan itibaren bu alışkanlıkları değiştirmeye çabalamak. İlk önerimde Karşıyaka kitaplarıyla olacak. Kitapçılarda, internetde kitap evleri sitelerinde ve sahaf sitelerinde çok uygun fiyatta kitaplar var. Adresinize kadar geliyor. İşte size bazı Karşıyaka kitapları.

İlki “İzmir İzmir” ve “Karşıyaka Karşıyaka” kent kültürü dergilerinin mimarı Sevgili Tufan Atakişi’nin Atadost yayınlarından. 1999 yılından bir kitap “O Bir Karşıyakalı” yazarı Cevdet Florat. Bu kitabında Erkin Usman şöyle tanımlamış; “Karşıyaka ile özdeşleşmiş insanları bulacaksınız. Bir nefeste okunacak nefis bir Karşıyaka belgeseli elinizdedir. Karşıyaka'ya renk veren, hayat veren simgeleşmiş hayat öyküleridir bu yazılar. Cevdet Florat, böylece yarın öbür gün Karşıyaka için araştırma yapanlara emsalsiz bir kaynak kitap sunmaktadır”. Cevdet Florat'ın başka kitapları da var. Yine Karşıyaka ve Kaf Sin Kaf’a adamış bir hayatın anlatıldığı “Tibet Kızılcan Kısacık Bir Yaşam Öyküsü”. Yine Atadost yayınlarından Gündüz Badak’ın “Aşkın Adresi Karşıyaka”. Son yıllarda İzmir için çok sayıda kitaba imzasını atan Sevgili Yaşar Ürük’den “Karşıyaka Şiirleri ve “Şu Bizim Karşıyaka” okunması gereken kitaplar. Şu Bizim Karşıyaka içinden size bir alıntı “Çocukluğumun İzmir'inden aklımda kalan görüntülerde Karşıyaka'ya ait birçok kare vardır ve bunların hepsi sıcak Akdeniz renkleriyle bezenmişlerdir ve Karşıyaka, benim gözümde İzmir'in koynunda gece palamarı çözülen bir ada gibidir. Bir yaz akşamı imbat serinliğinde Konak iskelesinden palamarı çözüp, yakamoz yağmuru içindeki Karşıyaka iskelesine yaklaşan Sur vapurunun üst güvertesinden bakışlarımın takıldığı Yapı Kredi binasının tepesindeki kanatlarını oynatan neon lambalardan yapılma leylek unutamadığım resimlerden biridir. İskelenin sol tarafındaki ışıklı çapa, Tilla'dan gelen rakı, roka ve balık kokusu...”

Tabi bu yazıya vesile olan Yücel ve Zuhal İzmirli’den nefis bir kitap “Rodos’dan Karşıyaka’ya”. Devam edersek; İzmir’de Bir Manastır Çınarı, Makedonya’dan Esen İmbat, İzmir’in İncisi. Karşıyaka Belediyesinden çıkan; Engin Berber İmzalı “Karşıyaka Belediyesi Tarihi”, “2006 Karşıyaka Sempozyumu” Bildirileri kitabı ve çok yakında piyasaya çıkacak Erkan Serçe ve Engin Berber hocalardan “Karşıyaka Tarihi”.

İş Bankası yayınlarından “İzmir Karşıyaka’dan Dünya’ya”. Atilla Karaosmanoğlu imzalı kendi öyküsü. Devam edersek çeşitli yayınevlerinden Bir Sevdadır Karşıyaka (Okan Yüksel), İkibine Üç Kala Karşıyaka (Ayhan Savaş - kendi yayını, İngilizce/Türkçe), Karşıyakam ve İzmir’im (Ertuğrul Erol). Cengiz İlhan’nın “Özgün Bir Şehir Gavur İzmir'den Türk İzmir'e Karşıyaka Çocuğu - Anılar, İzlenimler”. Turan Muşkara’dan”İzmir ve Karşıyaka Anıları”.

Tabi Kaf Sin Kaf üzerine bir başucu kitabı da var. 1988 basımı. Sayın Selçuk Yaşar’ın destekleri ile sevgili Sancar Maruflu tarafından basılan Yaşar Aksoy’un “Karşıyaka ve Kaf Sin Kaf Tarihi”. KSK ile ilgili geçen yıl çıkan ve içinde benim de bir bölüm yazdığım Yiğit Akın’nın derlediği “Kaf Sin Kaf”. Bu yıl çıkan bir kitap “Asla Yalnız Yürümüyeceksin”, 13 ayrı kulüpten tribün hikâyeleri, içinde Erdem Aksakal’ın kaleminden Karşıyaka tribünü de var. Serkan İncekaş dostumuzun kafsinkaf.org’deki yazılarından derlediği “Biz Karşıyakalıyız” bir diğer KSK üzerine kitap.

Bilgi, en kudretli güçtür. İnsanlar; mevki, makam ve saygınlıklarını sahip olduğu bilginin yardımıyla elde ederler. Bilgi; öğrenilmiş, ezberlenmiş ve anlaşılmış veriler bütünüdür. Biz, bu sunulan veriyi çok çeşitli kaynaklardan alabiliriz. Bu günlerde internet moda. Ama o kadar çok yalan yanlış site var ki. Mutlaka doğruluğunu araştırmalısınız. Ancak günümüzde seçkin enformasyon kaynakları hala kitaplardır. Tarihte kitap okuyanlar, kendini yenileyen, geliştiren, eleştiren, demokrasinin temel taşlarını oluşturan kişiler. Bu kişiler; çevrelerinde yaşanan olayları değerlendirmekte zorlanmayan, genel kültürü geniş, akla ve mantığa dayalı olarak düşünen kişilerdir. Diğer yandan önerdiğim Karşıyaka kitapları kendi yaşadığımız yere ait kent kültürü, yaşam biçimi, geçmişimiz hakkında bilgi ve düşünce sahibi yapacaktır. Böylelikle bu günü ve geleceği daha iyi değerlendirebileceğiz.

6 Kasım 2011 Pazar

90 + (Hayata Dair)

Futbol maçlarının doksanıncı dakikasına doğru dördüncü hakem elindeki tabelayı kaldırarak orta hakemin maça kaç dakika ilave ettiğini gösterir. Takımınız galipse galibiyeti korumak için, mağlup ise en azından beraberliği veya berabere giden maçı lehinize çevirmek için bir fırsattır bu. Maçı televizyondan seyrediyorsanız bu uzatma dakikasını ekranda görürsünüz, eğer statta iseniz maçın heyecanı ve temposu içinde kaçırabilirsiniz. Ya yanınızdakine sorarsınız ya da aynı heyecan ile son düdüğe kadar maçı izlersiniz. Geçen ay babamın rahatsızlığı nedeni ile yaz aylarının sıcak ve zorlu geçtiğini “Cehennem Sıcağında” dizisi anısı ile paylaşmıştım. 22 Ağustos günü fakültede öğlen yemeğinde annesi de babam kadar rahatsız olan sevgili Hasan Demirkan’a “hakem, uzatma tabelasını kaldırdı ama o tempoda kaç dakika göremedim” demiştim. Nitekim o akşam babam Mustafa Karagözlü’yü kaybettim. 28 günlük mücadele sona ermişti. Kazananı da yoktu, kaybedeni de. Sevgili Hasan hocamda dört gün sonra annesini kaybetti. İkisinin de mekanı cennet olsun. Bu acılı günümüzde bizleri yalnız bırakmayan dostlarımıza ve Karşıyaka Life ailesine teşekkür ederim.



Babamı 86 yıllık hayatının sonunda ebediyete uğurladık. Şair Cemal Süreyya’nın dediği gibi “her ölüm erken ölümdür”. Gerçekten de her ölüm gençtir, hele babanızsa. Kaç yaşında olursa olsun o ailenin direğidir, sığınacağınız liman, soluklanacağınız ulu bir çınardır. O gittikten sonra liman da, çınar da siz olmak zorundasınız, belki de işin zorluğu burada olup babamızı bencilce mi özlemeye başlıyoruz ? Ancak şunu bir daha anladım ki hayatımızda ailemizin yeri çok farklı. Anneniz, babanız, eşiniz, çocuklarınız, akrabalarınız, dostlarınız. Hayatımızda yaşam ve iş tempomuz ile yeterince zaman ayıramama bahanesine sığınırsak, ileride onları kaybettiğimizde acınızın daha da büyüdüğünü göreceksiniz. Aksi durumda dimdik oluyorsunuz, metanetle, size öğrettiği gibi dimdik ve ayakta. Ama baka kalırsınız arkasından. Özellikle oğlum Kaan doğduktan sonra son onbeş yılda eşimle birlikte annelerimiz ve babamıza daha çok zaman ayırmaya çalıştık. İyi de olmuş, iyi ki yapmışız. Kendimiz için sıradan veya keyifli ortamları, zevkleri anne ve babanızla da en az bir kez olsun paylaşın. İleride pişman olmayacaksınız. Onları kaybettiğinizde asıl acı ve üzüntüler, işte bu noktada karşınıza çıkacaktır. Onları özlediğinizde, bir yerlere gittiğinizde, bir tadı, bir kokuyu gidenler ile paylaşmadıysanız pişmanlıklar, özlemler, acılar artacaktır. İleride “ben buraya babamla gelmiştim”, “ben bu lokantada annemle yemek yemiştim” dediğinizde o anlara gidip, acı ve özlemlerinizi o güzel anılar ile unutuyorsunuz. Ne kadar çok güzel anı biriktirirseniz, acı ve özlemin o derece azalacağını unutmayın. Tabi anne ve babanız ile küçüklükten bu yana yaşadıklarınız hatıralarda birikiyor. Babam ile ilk gittiğim Karşıyaka maçı. İzmir Fuarında havuz başında kuğulara gevrek atma. Lunaparkta binilen atlıkarınca. Kemalpaşa camiinde ilk bayram namazı. İlkokulun ilk günü ellerini sıkı sıkı tutma. Üniversiteyi kazanmanın sevinci ile karşılıklı iki kadeh içme. İlk maaşınızı bir restoranda ıslatma. Müstakbel eşinizi tanıştırdığının o an. İlk acı kaybınızı birlikte hafifletme. Annem 14 yılı aşkın felçli olarak yatsa da birlikte kutladığınız her doğum günü, her evlilik yıldönümü, sevgililer günü. Hepsi bir anı. Kısa ve küçük tecrübem bana bunu öğretti.

Bu anlattıklarımı babamın hastalığı sırasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tanıştığımız, aynı dönemde yoğun bakımda ve serviste odasını paylaştığı Sevgili Erdal Uran “Bakmak ve Görmek” yazısında ne güzel anlatmış.

Yürürken yanımızdan geçen bir aşinayı o an farkına varmadan geçer ve dakikalar sonra anımsarız. Bu görmeden dalgın geçiş, hayatımızda birçok güzellik için geçerlidir. İşte çoğunlukla hayat da, yanımızdan sevimli yüzü ile geçer gider. İhtiraslar, hırslar ve empozeler içinde onu görmez ve treni kaçırmış bir yolcu gibi biz onu kaybetmek üzere iken anımsarız. Bu yaşamın bir çok nimeti için aynıdır. İçimize bir harcamışlık ve harcanmışlık duygusu çöker. Hüzünlenir hatta hırçınlaşırız. Kaybettiğimiz zaman ve mut bizim telafisi imkansız acı faturamızdır. Belki Seneca'nın sözünü bir ilave ile söyleyecek olursak. “Bizler zaman yoksulu değil zaman müsrifiyiz veya bizler zaman ve mut yoksulu değil onların müsrifiyiz”. Oysa çevremize Pavlov’un köpekleri gibi şartlanmış olarak bakmadığımız zaman ne gibi mutluluklar ve nice güzellikler kaybettiğimizi görmemiz işten bile değil. İskeledeki balıkçıda, simitçinin bağırışında, denize değen beyaz martının çığlığında, omzunu denize yaslamış çamın gölgesinde, topunun peşinden koşan bir çocuğun kahkahasında, geceyi süpüren çöpçünün sıla türküsünde, gün doğumunda, gün batımında, bir kır kahvesinde, bir bardak çayda mutun ve hayatın birçok gizemi bizi bekler. Bunların ve daha sayabileceğimiz binlerce nimetin, hatta nefes alabilmenin büyük gizeminde. Yağmur damlasında önünden yanından ve içinden geçtiğimiz ve görmediğimiz bir yığın güzellik de. Biri bizi uyarabilse yaşamın değeri nice değişirdi. Başkalarının nimet diye baktığı birçok güzellik eğer bizim alışkanlık dediğimiz nankör duygu içinde kaybolmuşsa onların değerini yalnız kaybedince anlayabilecek kadar mekanikleşmiş isek acaba neler kaçırdığımızı yalnız kaybedince mi anlayabileceğiz. Nice insanlar gördüm ölüm döşeğinde genç, ihtiyar farkına varmadığı mutlu yaşamın bir dakikasını daha kullanabilmek için çabalayan. Burada hayret ettiğim şey birçok insanın bir sevgiliyi, bir yakını, bir anı değerlendirebilmek için ille onu kaybetmenin gerekliği. Bu kanser çoğunluk insanın beynine hakim. Yaşamın sonuna gelmiş ihtiraslı, gerçek yaşamın mutluluk olduğu öğretilmemiş genç ile, mekanik yıkanmış bir sürü orta yaşlıya, ihtiraslı dev kapitalist hizmetçilerinin unuttuğu bir şeyi anlatmak istiyorum.

Çalışmayı ve kazanmayı çok seven ölen eski eşim tıp doktoru olması nedeni ile ölümün geldiğini hissettiği gün; veda konuşmasında şunları söyledi. “Ne para! Ne mal! Ne de süslü eşyalar! Sen haklı imişsin. Sadece mutlu anlar şen kahkahalı güzel anılar var gözümde. Beni ihtirastan yaşama çektiğin her an ve verdiğin yüce sevgi var yanımda. Hastanede ve görüşemeyeceğimiz yarında sadece onlar yoldaşım oldu ve olacak. Sana bir kere daha teşekkür ediyorum o anlar için”. Ve o gün öldü. Ölüm döşeğini mi bekliyorsunuz uyanmak için! İlle de “Boğaziçi’nde bir fakir Orhan Veli’yim Veli’nin oğlu” ve “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı” diyen Şair Orhan Veli mi olmak lazım veya simitle çay üzerine sayfalar yazan Sait Faik mi olmak lazım uyanmak için. Bir yakınım var. Boğaziçi’nin en güzel yerinde senelerce kapalı panjurlar arkasında oturup sevdiklerini incitmenin malına mal katmanın hesabını yapıp yuvalar yıktı ve kendini harcadı. Başka bir tanışım bir gariban insan var, Boğaziçi’ne gidebilmek için evinden iki saatlik yolda üç araç değiştiriyor, Boğaz’a ulaşıp gününü onun güzellikleri içinde kuru ekmek ve olta ile tadına varmağa çalışıyor. Bunun için bir hafta hamallık yapan. bu kişi mi? Yoksa kefeninin cebini doldurmağa çalışan yaşlı kadın mı ? Kim akıllı! Hangisi mutlu? Ne dedi Cahit Sıtkı Tarancı; Her mihnet kabulüm; yeter ki gün eksilmesin penceremden.

Ben bu aciz dostunuz nice şafağını seyrettim İstanbul’un. Kendimi öven değil Tanrının verdiği nimetlerin tadını bilen bir kişi olduğumu söyleyen biri olarak sesleniyorum size. En son ne zaman bir çimene uzanıp pamuk bulutlardan ayağınızı sallandırdınız? Ne zaman sevdiklerinize serenat yapıp onlara dolu zaman ayırdınız. İlle bir şeyler kaybetmeniz mi lazım? Sıyrıl at şu siperliklerinden yalnız önünüzü değil tüm çevrenizi görün. Her gün biraz daha yaklaştığınız ölüm ÖLÜM SİZİ KUCAKLAMADAN SİZ SEVDİKLERİNİZİ KUCAKLAYIN iki televizyonunuz, yazlık ve kışlığınız, bilmem kaç arsanız, kocaman şirketiniz olacak. Sonra kocaman bir musalla taşınız.

Her gün her şeye ve hayata yeniden bakın yeni doğmuşçasına. Hayatla yeniden tanışın geç olmadan. Birileri musalla taşının başında size ve sevdiklerinize “Haklarını helal etmeden !” Bu sentetik kul helalinden sonra Tanrı yukarda soracak “Ben sana nice nimetler verdim, bunları gördün mü? Görmeden yanından mı geçtin? Cenneti ben senin ayaklarına sermiştim. Sen ne yaptın?”



(Karşıyaka Life'ın Ekim 2011 tarihli sayısında yayınlanmıştır)

15 Ekim 2011 Cumartesi

Cehennem Sıcağı ve Yıkılan Geçmiş (Özsaruhan Evi)

(Karşıyaka LIFE'ın 2011 Eylül sayısında yayınlanmıştır)
Haziran ayı sonuna doğru dostlar ile konuşurken aklıma yıllar öncesinin The Long Hot Summer dizisi aklıma gelmişti. 1958 de filmi çekilmiş, 1964 – 1965’de dizi olmuş, 1978 yılında TRT de “Cehennem Sıcağı” ismi ile gösterilmişti. Anımsayanlar olacaktır, başrolünde Roy Thinnes oynuyordu. Biz ailecek merakla izlerdik. Dizinin ana karakteri Ben Quick kundakçılıkla suçlanan birisi idi ve güneyde bir kasabaya gelip oranın en zengin ailesi Varner'ların yanında işe başlıyor ve olaylar gelişiyordu. 1985 yılında çevrilen tekrar dizisinde ise başrol oyuncuları Don Johnson ve Cybill Shephard oldu. TRT 1'de iki kez aynı isimle yayınlanmış ancak ilki kadar ilgi çekmemişti. Durup dururken aklıma gelen bu dizi aslında pek hatırlanmaz, galiba içime malum olmuş ama 2011 yazı benim için gerçekten uzun ve sıcak geçiyor. Özellikle Temmuz ayı sonunda babamın ciddi bir rahatsızlık geçirmesi; yoğun bakım, hastane, doktor üçgeni içerisinde yaşamımızı sürdürüyoruz. Hayat da bu süreçte tüm hızı ile akıyor. Zaman zaman durup düşünüp neleri ıskalıyor, neleri ihmal ediyoruz.



Bu koşuşturma içerisinde Ağustos ayının dördünde değerli dostum Vehbi Moğol’un bir e-postası ile üzücü bir haber aldım. E- postada Yalı caddesindeki Özsaruhan evinin yıkılmaya başladığını belirtiyor, yanında bir de fotoğraf yolluyordu.



Biz Karşıyakalılar hep sahilimizdeki eski evlerin, deniz banyolarının olduğu resimlere bakıp hayıflanırız, keşke koruyabilseydik diye. Ama şimdi 1950’lerde yapılanı da kaybediyorduk. Hemen mimar arkadaşlarımı aradım, bina tescilli değil mi? Nasıl yıkılıyor diye? Mimarlar Odası İzmir Şubesi yanıtı şöyle oldu. “Oda tarafından yapılan başvuru üzerine, İzmir 1 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 2.12.2010 günlü karar ile "İkinci Grup Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür Varlığı" olarak tescillenen yapı, Koruma Kurulu'na sunulan "bilimsel raporlar" ın binanın tescile değer olmadığı savları sonucu, yine aynı kurulun 16.06.2011 günlü yeni bir kararı ile tescilden düşürüldü. Kararın iptali için Şubemiz tarafından dava açılmasına rağmen, yapı 1 Ağustos tarihinde yıkılmaya başlandı”. Yani koruma kurulundaki bilimsel raporlar bu yapının tescile değer olmadığını belirtmiş (!).

Karşıyaka'da Yalı Caddesi üzerinde yer alan Özsaruhan Evi, mimar Ziya Nebioğlu tarafından 1950-53 yıllarında tasarlanmış ve inşa edilmişti. Bu yapı, mimarın Amerikan modernizmi etkisinde şekillenen tasarım anlayışını yansıtan örneklerden biridir. Mimari nitelikleri ve değerleri tanımlanan Özsaruhan Evi, Türkiye'nin modern mimarlık mirasının nitelikli bir örneği ve 1950'lerin modern konut kültürünün bir temsilcisiydi.



Mesleğim mimarlık değil, ancak Karşıyaka hakkında az da olmayan bir arşive sahibimdir. Hemen kütüphaneme girip Mimarlar Odası İzmir Şubesinin 2006 yılında Karşıyaka’ya ayırdığı sayısı buldum. Bu dergi akademik ve prestijli bir dergidir. İçindeki yayınlar akademisyenlerin kariyerlerinde önemli yer tutar. İşte bu derginin 36 ile 39. sayfaları arasında DEÜ Mimarlık Fakültesi’nden arkadaşım Yrd. Doç. Dr. Yasemin Sayar’ın “Mimar Ziya Nebioğlu’nun 1950 – 1960 Yılları Arasında Karşıyaka’da Gerçekleştirdiği Konut Çalışmaları” makalesinde Mimar Ziya Nebioğlu, Özsaruhan Evi, Paya Apartmanı (Karşıyaka Stadı sokağına girmeden üç katlı apartman) ve Palmiyeli Sokak Samim Kocagöz Evi anlatılmış. Yani bina ve mimarı, literatürlere girerek bilimsel değerini yıllar önce bulmuştu.



Mimar Ziya Nebioğlu 1915 – 1975 yılları arası yaşamış. ABD’de Florida Üniversitesinde mimarlık eğitimi almış. 1948’de Türkiye’ye dönerek serbest mimarlığa başlamış. 1960’a kadar Karşıyaka, Alsancak, Güzelyalı, Söke’de çok sayıda bahçeli konut, az katlı aile apartmanı okul ve sinema tasarlayıp inşa etmiş. En önemli eseri 1965’de inşa ettiği Nebioğlu Tatil köyüdür. Karşıyaka’mızda ise Özsaruhan evi (yeni yıkıldı), Paya apartmanı, Tabak 1 ve 2 ile Selimgil Apartmanları. Kemalpaşa Caddesinde Sami Bey Apartmanı (yıkıldı), Şinasi Karaosmanoğlu evi, Samim Kocagöz, Vahide Kocagöz evleri başta olmak üzere bir çok eseri vardır.

Yıkılan Özsaruhan evi, Nebioğlu’nun en dikkat çekici eserlerinden bir sayılmaktadır. Konunun uzmanları, Özsaruhan evinin meslek hayatı boyunca tutarlı bir çizgi uygulayan mimar Nebioğlu’nun mimari dilinin Amerika’da aldığı eğitime paralel olarak modern mimarlık olarak tanımlanmıştır. Nebioğlu eserlerinde, Amerikan modernizminin özellikle de F.L. Wright’ın “organik mimarlık” başlığında topladığı ilkeleri özellikle Özsaruhan evinde kullandığı görülmektedir. Mimar Ziya Nebioğlu Özsaruhan evinde; Wright’ın ekolünde yataydan yayılma, geniş saçaklı az eğimli çatılar, malzemenin doğal dokusunun ve renginin vurgulanması ve doğal çevreyle bütünleşmesi izlenmektedir. Geniş ön ve arka bahçe arasında mekânsal akış ve görsel bütünlük sağlanmıştır. Evin içerisinde geniş bir giriş holü, görkemli bir ahşap merdiven ile üst kata çıkılır. Deniz cephesinde günlük yaşam mekânı, sokak cephesinde kiler, ütü odası, yardımcı odası vardı. Girişte sağ tarafta kalorifer dairesi ve servis, barbekü mekânları vardı. Evde üst katta sol tarafta iki ana salon ve yemek bölümü, mutfak, sağ kolda banyolu ebeveyn odası ve diğer odalar bulunmaktaydı. Şömine taş kaplama duvar ile dışarıdan görülürdü. Evde yerden ısıtma ve giriş katını gören özel dürbün sistemi 1950’li yılların mimarisi açısından önemli detaylardı.

Özel dürbün sistemi


Evet evi göremeyenler için Özsaruhan evini böyle özetleyebiliriz. Bilim insanları özellikle İzmir’de bu benzer yapıların yıllardan beri korunması gerektiğini belirtiyorlar. Özsaruhan evini koruyamadık, gerçi yandaki siyah beyaz fotoğrafa bakınca bu evin sağındaki Birseller’in ve solundaki Kocagözler’in evlerini de koruyamadığımızı görüyoruz.



Yani kentleştikçe modernleşiyor muyuz? Yenileniyor muyuz? Ne kadar estetik binalar yapıyoruz? Karşıyaka’da, Bostanlı’da, Yeni Girne’de koca apartmanların üzerine yazılan müteahhit adları, yada firma isimleri ne kadar estetik. Yoksa estetik olan Ziya Nebioğlu’nun Paya apartmanı mı?

Ülkemizde nerdeyse tüm şehirlerde gözlemlenen bu kabuk değiştirme, kentin büyümesi, dokunun yenilenmesi o kentin ortak belleğini, kent kültürünün nasıl yitirildiğinin bir göstergesidir. Yeri geldiğinde “Biz Karşıyakalıyız” diyoruz. İzmirli olarak karşı duruşlar ile gündeme geliyoruz. İşte şimdi karşı durma zamanı. Özsaruhan evi gibi benzeri yapılar ailelerce şu veya bu nedenle elden çıkarılabilmektedir. Bu durumda iş yerel yönetimlere ve özel idareye yani valiliğe düşmektedir. Bu tip mekânları koruyarak, özel idare bütçesinden kamuya kazandırılıp, toplumun faydasına sunulabilir. Özsaruhan evi bir “Mimarlık Anı Evi” olamaz mıydı? Aksi takdirde yitirilenler, yitirileceklerin arkasından böyle yazılar yazarız. Karşıyakalıyım diyen, Karşıyaka’da yaşayan teslim olmaz, karşı duruşu vardır. İlerleyen bir sayıda bu karşı duruşların örneklerini yine bu köşeden paylaşırız. Unutmayalım Karşıyaka’ya tutunabilmek için gözümüzü ve gönlümüzü kapamamalıyız.







8 Eylül 2011 Perşembe

İZMİR’İN 8500 YILLIK YİYECEĞİ “MİDYE”

Mayıs ayında Bornova Belediye Başkanı Sevgili Kamil Okyay Sındır’ın konuğu olarak Yeşilova Höyüğü’ndeydik. İzmir’in merkezinde yaklaşık 8500 yıllık bir yerleşim merkezi. Dünyada benzeri yok. Kazı ekibi başkanı Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Zafer Derin. Kamil Başkan, Zafer hoca ve öğrencileri, Yeşilova höyüğünde bizleri çok güzel ağırladılar. İzmir önümüzdeki yıllarda turizm açısından çok önemli bir merkez daha kazanacak. Yapılan yarışma sonucu müze ve çevresi projelendirilmiş. Gelen turistler burada hem Neolitik dönemdeki İzmir’i görecek, müzesini gezecek; hem de canlı olarak yaşayacaklar. Gezi bittiğinde oturup bir şeyler içip yiyebilecek, hatıra eşyaları alabilecekler.




Yeşilova Höyüğü, İzmir’in içindeki en eski yerleşim alanı. 2003 yılında tesadüfen keşfedilmeden önce en çok 5 bin yıl eskiye giden geçmişi olduğu düşünülen İzmir, Yeşilova Höyüğü’nün keşfi ve yapılan kazılarda elde edilen bulguların ardından Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden bir olma özelliğini kazanmıştır. Çimentaş Işıkkent Eğitim kampusu ile çevre yolu arasındaki Yeşilova Höyüğü, 400 m. kuzeyindeki Yassıtepe Höyüğü (Forum Bornova önünde) ve İpekli Kuyu Höyükleri (Bornova Anadolu Lisesi bahçesinde); İzmir’in Prehistorik Yerleşim Alanını (Tarih Öncesi) oluşturmakta. Yeşilova Höyüğü'nün eski katlarından karbon 14 yöntemiyle 7840+-50 BP (yaklaşık MÖ.7024) tarihi elde edilmesine karşın yeni analizlerle bu durumunun daha da eskiye gidileceği düşüncesinde kazı ekibi. İzmir'in tarihi yüzey toprağının 4 metre altındaki ilk yerleşimle, günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce Neolitik Çağ'da (Cilalı Taş Dönemi) başlamış ve Neolitik Çağın sonuna doğru en zengin dönemine ulaşmış. Bu dönemde Yassıtepe'nin bulunduğu yerde de yerleşimin yayılım gösterdiği anlaşılmıştır. Yeşilova'ya Kalkolitik Çağ süresince de (günümüzden 6 bin yıl önce) yerleşilmeye devam edilmiştir. Höyük alanı sıklıkla gelen sel baskınlarından sonra Erken Tunç Çağı'nda (5 bin yıl önce ) terk edilmiş ve sonunda tamamen alüvyon tabakası altında kalmıştır.

Gezimizde bizlere deri elbiseler giydirildi, her birimize o dönemlerin adlarından yazılı kolyeler takıldı. Kazı evinde güzel bir kahvaltı ettikten sonra, kazı alanına gittik; ama orada da bizi neolitik dönem yemeği buğday ve mercimek karışımı bir yemek bekliyordu. O yemekten de toprak kaplar içinde tattık. Ev planları şimdiki gibi üç oda bir salon veya çevresindeki dubleks evler gibi değil. Bir tek oda. Salon mutfak yatak odası hepsi içinde. Zafer hoca bizlere mutfaktaki ocakta bulunan midyeleri gösterdi. O dönemde insanların avcılık ve toplayıcılıktan, tarım toplumuna geçtiğini belirtti. Buğday, arpa yetiştirdiklerinden, koyun keçileri evcilleştirdiklerinden bahsetti. İzmir körfezinden de midye toplayıp yediklerini de söyledi. Fotoğrafta da o dönem evlerinin mutfak bölümündeki ocak olarak kullanılan yerdeki midye kabukları çok açık görülmekte.



Midye gerçekten harika bir yiyecek. “Ölmeden Önce Görülmesi Gereken Yerler”, “Yenilmesi gerekenler” tarzı listelerde mutlaka yerini alır. Midye (mussel) Çift kabuklu yumuşakçalar sınıfına mensup. Bu familyanın en önemli türleri ise Mytilus galloprovincialis (kara midye veya Akdeniz midyesi) ve Mytilus edulis (mavi midye veya Avrupa midyesi), Modiolus barbatus (at midyesi) ve Perna sp., (Afrika midyesi)’dir. Ülkemiz sularında ise Mytilidae familyasının ekonomik olarak değerlendirilen yukarıdaki türlerden Akdeniz midyesi İzmir’den Karadeniz sularına kadar bulunabilirken, At midyesi en fazla Ayvalık ve civarında görülebilir. Midyeler solungaçlarını kullanarak suyu filtre ederek beslenirler. Dolaşım sistemleri açıktır. Bir kısmı kayalara tutunarak dururken diğerleri kendilerini çoğunlukla kumlu tabana gömer ve sifonlarını taban yüzeyi üstüne uzatarak beslenir. Su içerisindeki besin maddeleri ağız kısmından geçerken yakalanır. Sudaki malzemenin olduğu gibi filtrelenmesi nedeniyle suyu temizlerler. Midyeler suyu filtreleyen tek canlılar değillerdir. Bu canlılar suyu filtrelerken; suyla birlikte Kabuklu su ürünleri organizma ile birlikte toksini alırlar ve vücutlarında biriktirirler. İnsanlarda paresteziden, çizgili adele paralizilerine kadar varabilen nörolojik semptomlara yol açan bu toksinler, bu deniz kabuklularını zarar vermemekle beraber , dokularında birikir. Bunları yiyen balıklar, deniz kuşları ise ölürler. Dinoflagella ve ürettiği toksinlerdeki farklılığa göre üç değişik tablo gelişir. Her üç farklı tabloda da aşağıda belirtilecek olan temel farklılıklar dışında genelde benzer semptomlar görülmektedir. Dilde ve ağız çevresinde uyuşma çoğunlukla başlangıç belirtisidir. Bunu, sorumlu toksine göre değişen birçok çeşitlilikteki nörolojik semptomlar izler. Kollarda ve bacaklarda genel uyuşukluk, koordinasyon bozuklukları, baş dönmesi, uykuya meyil, mantıksız konuşma ve hareketler gelişmeye başlar. Çoğu hastada bulantı, kusma, karın ağrısı, kaşıntı, eklem ağrıları ve titreme gibi belirtiler de bulunabilir. Kış aylarında görülen nörotoksik deniz kabuklusu zehirlenmesinde ise tablo daha hafif şiddettedir. Bu nedenle Almanlar, Fransızlar içinde "r" harfi bulunmayan aylarda midye, istiridye gibi kabukluların yenmemesi gerektiğini söylerler. Bu dillerdeki ay adlarına baktığınızda, içinde "r" bulunmayanların mayıstan eylüle kadarkiler olduğunu görürsünüz.

8500 yıl öncesinden günümüze doğru yaklaşınca, Karşıyaka sahilinde neredeyse otuz yıldır KSK önündeki Salih ağabeyden midye dolması alıp yeriz. Yaz aylarında Boyalık sahilindeki midyeci Şakir de en tanınan isimlerden. İzmirlinin genlerinde var midye yemek. 8500 yıldan beri yiyor. Bir yandan çekirdek gibi midye yerken kimimiz ya hastalanırsak diye düşünsek de midyeleri midemize indirmeden yapamıyoruz.



Midyeyi 8500 yıldır yiyoruz da bir de bunları çıkartanlar var. Midye avcıları vardır İzmir Körfezinde. Bostanlının sığlıklarında karşımıza çıkar. Yıllardan beri bir takım insanlar kar kış demeden denize girer, suyun içinde garip hareketler yapar. Kürekçi de denir bu kişilere. Kıyıya yakın çalışırlar , çoğu yüzme de bilmez. Ellerindeki kürekle deniz dibindeki kumu kaldırıp, elekli sandıklara koyuyorlar. Sonra kumu eleyerek, geride kalan midyeleri, bellerinden sarkan turuncu torbanın içine atıyorlar. Kimimiz onların ne iş yaptığını merak eder dururuz. Yarı bellerine kadar suya giren bu insanlar midye avlıyorlar. Hayatları boyunca denizle ilgileri olmamış bu insanların hemen hepsi doğu, güneydoğu Anadolu’dan göçmüştür. Ağalık düzeninden, sağlık güvencesine kadar bir çok sorunları vardır çözüm bekleyen. Çıkarılan bu midyeler Türkiye’de lüks lokantalarda yer bulabiliyor. Asıl hedef yurt dışı. Buralardan çıkan midyeler Ayvalık dolaylarında temiz deniz suyunda bir süre kalıyor ve temizleniyor. Sonra önce başta Fransa olmak üzere ihraç edilmekte. Hatta dünyanın en ünlü midye restoranı olan Brüksel’deki Leon’da da karşınıza çıkabilir.

Biz Karşıyakalılar midye dolmasını pek severiz. Midyecinin yanına geldik mi ayımıza veya saate göre tepsi kapatmak ritüelini bile gerçekleştirebiliriz. Özellikle akşamın geç saatlerinde yoğun pazarlıkla bir tepsi midye oldukça ucuza kapatılabilir. Hele etleri sarımtırak ve kalın, pilavın baharatı ve özellikle karabiberi kararındaysa yemesine doyulmaz. 40 – 50 tane ardı ardına gider. İyi midyeci limonu sakınmayandır. İstanbul midye dolmaları daha büyük ve baharatlıdır. Pek beğenmem. Çeşme, Karaburun, Cunda, Marmaris, Bodrum ve İstanbul’da midye dolması yemiş biri olarak Karşıyaka’mızdaki midyeleri hiçbir yere değişmem. Bu yazının üzerine hepinize afiyet olsun diyorum.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

İZMİR VE YÖRESİ PEYNİRLERİ

İZMİR VE YÖRESİ PEYNİRLERİ
(Karşıyaka Life'ın Temmuz Sayısındaki köşemde yayınlanmıştır)

Peynir insanoğlunun en eski kültür miraslarından, uygarlığa geçişinin ilk simgelerinden birisidir. Dünyada dört binden fazla peynir çeşidi olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’de peynir çeşidi açısından hiç de yabana atılamayacak konumdadır. İki yüz civarında yöresel peynirimiz var. Peynirin ilk yapıldığı tarih ve yöre kesin bilinmemektedir. Bununla beraber peynirin bazı hayvanların evcilleştirilmesinden sonra, günümüzden 6000-7000 yıl önce Orta veya Güney Asya’da, sütün hayvan derilerinde taşınmasıyla tesadüfen oluşan ekşi sütten yapıldığı tahmin edilmektedir. 18.yy. sonlarında yapılan araştırmalar sonucunda uygulamaya konulmasıyla endüstri düzeyinde üretilmeye başlamıştır. Peynir kelimesinin Türkçe’ye Farsça benir, penir, beynir sözcüğünden girdiği tahmin edilir. Göçebe Türk aşiretlerinin IX yüzyıl başlarında Uygurlar yönetimindeki Tarım bölgesine yerleşmesi ile yaşam biçimlerinin de değişmesi, beraberinde tükettikleri gıdalarda da farklılaşmalara neden olmuştur. Bu dönemde et ve sütten yapılan besinler ağırlık kazanmaya başlamıştı. XI. yüzyılda Balasagunlu Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutatgu Bilig ve 1072 – 1074 yılları arasında Kaşkarlı Mahmut’un yazdığı Divanü Lügat-it Türk’de, gene XII ve XIII. yüzyılda yazıldığı bilinen Dede Korkut Kitabın’da Türklerin yapıp tükettiği peynir ve yoğurt çeşitlerinden söz edilmektedir.

Peynir soframıza kahvaltıda, bir simit yanında öğün geçiştirirken, pizza veya pidenin içinde, kimi zaman rakı soframızda kavunun yanında, kimi zaman da böreklerin içerisinde ulaşıp damağımıza bir tat olarak yerleşir. Keza peynir kadar geçmişi eski olan şarap’ın peynir ile ilişkisini de unutmamak gerekir. İzmir ve yöresindeki bağlardaki üzümlerden mitolojik dönemlerden bu yana şarap elde edilmektedir. Şarap uzmanlarınca da aynı yöreden olan peynir ve şarapların birbirine yakıştığı belirtilmektedir. Ancak kişisel olarak peynir çeşitlerimiz iklim kuşağımızın etkisi ile oldukça tuzludur. Bu da şarap ile yerli peynirlerimizi eşleştirirken özellikle meyvelerden de faydalanmak gerekiyor.

10000 yıllık İzmir tarihinin sofra kültürü içinde midyeden geçen ay söz etmiştik. Bu ay da yöremizin bazı önemli peynir çeşitlerinden bahsedeceğiz. Bunların en ünlüsü İzmir tulum peyniri, son yıllarda sadece İzmir de ve çevre illerde değil, özellikle İstanbul ve Ankara'nın peynir pazarında aranır olmuştur. İzmir ve çevresinde İzmir (Bergama) tulumundan başka Sepet peyniri, Ayvalık Kirlihanım peyniri, Kopanisti, Seferihisar Armola peynir, Tire Çamur peyniri, Çökelek, Lorlu Keçi Tulum, Kırktokmak, Çayır peyniri yöresel olarak bilinmektedir.

Peynirin dayanıklı hale gelmesi, ömrünü uzatmak için Orta Asya’dan Balkanlara dek tulum, küp, fıçı, torba kullanım geleneği görülmektedir. Tulum peyniri ülkemizde, Erzurum, Erzincan’dan Orta Anadolu’ya oradan Toroslar’a, Ege kıyılarına kadar yapılır. Ege tulum peynirlerinden İzmir, Bergama, Aydın, Manisa Yunt dağı tulumu ilk akla gelenlerdir. İzmir Tulumu peyniri yapılış itibariyle Anadolu'da ki benzerlerinden farklılık gösterir. Dolayısıyla bu farklılık yapısına ve tadına da yansır. Günümüzde İzmir tulumunun deri olarak üretimi çok az mandırada devam etmektedir. Çoğunda derinin yerini teneke, koyun sütünün yerini inek sütü ile paçal yapılmış koyun keçi sütü almıştır. İzmir tulum peynir gerçekte randımanı yüksek koyun ve inek sütlerinin karışımından yapılır. Geleneksel olarak yapılan tulum peynirlerde süt ısıtılmaz, mandıraya gelen süt tülbentlerle süzülür ve mayalama sıcaklığı olan 28 – 35 dereceye kadar ısıtılır. Maya ilavesinden sonra pıhtılaşma işlemi 45 dakika ile 1 saat 15 dakikada tamamlanır. Pıhtının kırılmasında tahta sopalar kullanılır ve pıhtı nohut büyüklüğüne kadar kırılır. 15 dakika dinlendirilen pıhtının üzerine 40 - 50 derecede sıcak su dökülür. Cendere bezi ile pıhtı sudan ayrılır. Pıhtıdan suyun tamamen ayrılmasında iki farklı yöntem kullanılır. Birinde pıhtı üzerine ağırlık konur diğeri ise cendere bezi içindeki pıhtı asılarak suyun ayrılması uygulamasıdır. Kendiliğinden süzme ile gerçekleşen işlemde, bu pıhtıdan yapılan peynir daha serttir. Peynirin içine konacağı, korunacağı ve olgunlaşacağı tulum, çoğunlukla keçi tulumundan yapılır. Keçi tulumu daha yumuşak ve esnektir. Tulumun kılları önce makasla kesilir ve fırça ile su ve sabunla yıkanarak temizlenir. İçindeki bulunan olası delikler kapatılır. Cendere bezinden alınan ham peynir büyük parçalar halinde kesilerek tulumlara bir sıra peynir bir sıra iri taneli tuz serpilerek yerleştirilir. Tuz miktarı yüzde 7 - 9 civarında tutulur. Doldurulan tulumun ağzı sicim ile bağlanır. Tulum bozulmaması için kesinlikle hava almamalıdır. 1 hafta mandırada kalan peynirler daha sonra olgunlaşması için soğuk hava depolarına gönderilirler. Tulumlar en az ayda bir kez kontrol edilir. Tulumdaki peynir salamurayı bu olgunlaşma sürecinde çeker, bir kısmını tulum dışarı salar. İyi bir tulum peyniri için olgunlaşmanın en az 3 ay sürmesi gerekir. İşte en önemli fark; geleneksel tulum peynirlerinde peynir tulumun kılsız tarafında olgunlaştırılırken, İzmir ve çevresinde tulumun tıraşlanmış kıllı tarafta olgunlaştırılır. Ve geleneksel tulum peynirleri tek bir kitle iken İzmir bölgesi tulum peynirleri kalıplar halindedir. İzmir tulumu beyaz peynire göre daha sert ve tuzludur. Peynirin üzerinde toplu iğne başı büyüklüğünde yeknesak yayılmış gözler olması iyidir. Gözler daha büyük hatta yarıklar varsa kusurlu olarak kabul edilir. Tulum taze peynirlere göre daha uzun ömürlüdür ve olgunlaştırıldığı yer ile ilgili olarak da oldukça lezizdir.



Denize yakın Ayvalık, Dikili, Foça, Karaburun’da bulabileceğiniz Sepet peyniri keçi, koyun ve inek sütünün karıştırılmasıyla yapılır. Genellikle zeytin dallarından örülmüş sepetlere basılarak son şeklini alır. Dokulu yapı kazanmış olanı tercih edilir 

(Fotoğraf : Zuhal Okuyan)

Peynir altı suyundan çıkartılan lordan üretilen yöresel peynir çeşitlerine sıklıkla rastlanmaktadır. Bunlardan ilki Kopanesti peyniridir. Urla, Çeşme, Karaburun ve Foça’da bulabilirsiniz. Rum kültürü orjinlidir. Daha çok meze olarak tüketilir. Kopanesti, Yunanca dövülmüş demektir. Keçi sütünden yapılan sepet peynirinden arta kalan peynir altı suyu kazana konur ve ısıtılır. İçine beşte bir oranında keçi sütü karıştırılır. Bir süre ısıtılıp soğutulmaya bırakılır. Soğudukça üste pıhtı birikir. Bu pıhtıyı kepçeler ile alıp tülbentlerde 1-2 gün süzülür. Daha sonra çömleklere alınıp iyice yoğrulur. Sonra depolanır. Depolama süresinde 1-2 günde bir kaşıkla karıştırılır. Tuzlanır. Ağır kokulu ve tuzlu bir peynirdir.

(Fotoğraf : Zuhal Okuyan)

Ayvalık’da ise Kirlihanım peyniri Kopanestiye benzer. Kirlihanım peyniri de sepet lorundan yapılır. Üzerinde sarı – kahverengi morlu küfler bulunur. Sepet peyniri yapımında kalan peyniraltı suyu kaynatılıp pıhtısı alınır, ince tuzla tuzlanır ve “kovalık” denilen sepetlere basılır. 2-3 haftada kurur. 6-7 ay alt üst edilerek olgunlaştırılır. Üzeri küflenmiş peynirin üzerindeki küfler kesilerek atılıp tüketilir.

Seferihisar Armola peyniri Arnavut kültüründen geldiği söylenir. Koyun veya keçi sütünden yapılır. Eskiden içinde İzmir tulumu saklanmış keçi tulumları kullanılırdı. Hafif tuzlu ve ekşi tatta, sürülebilir kıvamlı kirli beyaz, sarımtırak renktedir. Orijinal armola, İzmir tulumu konmuş deri peynir bittikten sonra kalan kırıntıların üzerine yoğurt dökülüp birkaç gün bekletilir ve üzerine keçi sütü eklenip açık alanda bir ağaca asılarak 10 – 15 gün bekletilerek yapılırdı. Günümüzde beyaz peynir kırıntıları ve lor karıştırılıp tuluma basılarak yapılmaktadır. Üzerine zeytinyağı, kekik, nane, pul biber eklenerek yenir.

Tire’de üretilen Tire Çamur Peyniri ekmeğe sürülebilir özelliktedir. Lor peynirinin olgunlaşmış tulum peyniri salamurası karıştırılarak elde edilir. Eskiden daha çok koyun, keçi sütünden yapılırken şimdi inek sütü kullanılmaktadır. Çoğunlukla yöre halkı tarafından yapılıp genellikle sabah kahvaltısında tüketilmektedir.



Çökelek bir peynir çeşidi olarak Anadolu’da uzun yıllardır üretilen ve çeşitli yemek ve kahvaltı sofralarında tüketilen bir peynirdir. Bergama yöresinde de çökelek üretilmektedir. Çökelek yoğurdun önce ayran, sonra da o ayranın ısıtılarak parçalanması sonucu ortaya çıkar. Son zamanlarda tuzlu loru çökelek diye satılmakta aman kandırılmayın.

Herkesin bildiği gibi peyniri içerdiği protein, yağ mineral maddeler ve vitaminler açısından çok zengin bir gıdadır. Özellikle vücudun mutlaka dışarıdan besinlerle alması yani kendisinin yapamadığı bazı aminoasit ve yağ asitlerini bolca içerir. Kalsiyum ve B2 vitamini açısından çok zengindir. Unutulmamalıdır ki peynirin tadı üzerine sütün sağıldığı hayvanın yediği değişik floradaki otlardan, üretim tekniğine, temizlik ve hijyenin yanı sıra sütün kalitesi etkilidir. Geleneksel gıdalar, yemekler, yemekler ile ilgili örf ve adetler; o yörenin kültürünün önemli bir parçasıdır. Gıda kültürünün binlerce yılın deneme ve sınamasıyla edinilmiş bilgi ve teknolojisi günümüz gıda sanayi ve teknolojisine ışık tutmaktadır. Sosyokültürel ve tarih açısından ayrı bir öneme sahip olan geleneksel gıdalarımızı gezdikçe tatmakta geleceğe taşımakta görevimiz olduğunu unutmayalım.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Zafere Kaçış "ZÜHTÜ IŞIL"

ZAFERE KAÇIŞ “ZÜHTÜ IŞIL”
(Bu yazım Karşıyaka Life'ın Haziran sayısında yayınlanmıştır)




Futbol asla sadece futbol değildir. Sinema da futbolun konu olduğu senaryolara yer vermiştir. “Zafere Kaçış” veya orijinal adı ile “Escape to Victory” filmi bunlardan birisi. Orta yaş nesli hatırlayacaktır bu filmi. 1981 yılı yapımı filmin yönetmeni John Huston. Baş rollerde Sylvester Stallone, Michael Caine, Max Von Sydow ile futbol tarihinin önemli oyuncularından Pele, Ardiles, Bobby Moore gibi isimler vardı.



Filmin konusu kısaca; Esir Müttefik askerleri, kampta kendi aralarında futbol maçları yaparak zamanlarını geçirmektedirler. Tesadüf eseri oynadıkları top bir Alman subayının önüne düşer. Topu almak için savaşta subay olan Colby (M. Caine) gider. Alman subay ile aralarında futbol konuşurlar. Yaptıkları sohbet derinleştikçe Colby’nin savaştan önce West Ham takımı ve İngiltere Milli Takımı’nda, Alman subayın ise Almanya Milli Takımı’nda oynadığı ortaya çıkar. İkisi de esirler ile askerlerin karşılıklı bir maç yapmasının kampta ortamı yumuşatacağına, birkaç saat bile olsa savaşın unutulup futbolun güzelliğinin paylaşılacağına inanır. Colby bu maçın, esirler ile askerler arasında değil esirler ile Almanya Milli Takımı arasında oynanmasını ister ve esir düşüp başka kamplarda olan futbolcuları, yeni yaratacağı takım için yetkililerden ister. Ayrıca futbolcuların diğer esirlerden ayrılarak ayrı yerde yatmasını, futbol malzemeleri, düzenli beslenmesini talep eder. Kamp içinde ise sürekli kaçmaya çalışan esirler vardır. Hutch (S. Stallone) bunlardan biridir. Futboldan hiç anlamayan Hutch bir şekilde kaleci olarak takıma girer. Maç Fransa 1938 Dünya Kupası’na ev sahipliği yapan Paris’in Colombes Stadı’nda yapılacaktır. Stadda 50.000 kişi vardır. Maçın Alman hakemi her ne kadar uluslararası bir hakem gibi gözükse de bütün kararları Almanya lehine verir ve diğer tarafın oyuncuları birer birer sakatlanır ve ilk yarı Almanların 4-1 üstünlüğü ile sona erer. Organizasyona göre esirler devre arasında kaçacaklardır. Soyunma odasından stadın dışına bir tünel kazan örgüt, hazırdır ve herkes tünelden kaçmak için aşağı inerken, birden oyuncular dönüp oynamak istediklerini söylerler. İkinci yarı esirler maçı 4-4’e getirir. Maçın bitimine çok az kala hakem bir penaltı daha uydurur. Hatch ile Alman golcü başbaşa kalmıştır. Bütün stad ise o sırada Fransa Milli Marşı La Marseillaise'i söylemeye başlar. Alman golcü topa vurur Hatch mükemmel bir kurtarış yapar. Seyirciler delirmiştir, tel örgüleri yıkarlar ve sahaya dalarlar, esirleri de kendi giysilerini giydirerek kaçırırlar. Tüm film boyunca hiç sıkmayan bir tempoda Pele ve Ardiles’ten estetik hareketler izlerken, gerçek bir futbol maçı seyreder gibi heyecanlanıyorsunuz.



Karşıyaka’mızda da buna benzer bir hayat öyküsü var Bu olayın kahramanı Karşıyaka Spor Kulübünün kurucularından Zühtü Işıl. Zühtü Işıl K.S.K.’nin kuruluşunu şöyle anlatmış; “1908 Meşrutiyet İnkılabı olduğunda bizim nesil 10-15 yaşlarında idi. Hürriyet, Adalet, Musavvat, Uhuvvet diye dört inanç doğmuştu. Memleket bizimdi, fakat hakim olan Türklerden başkaları idi. Ticareti, sanayii herşeyi Türklerden başkaları için bir nimetti. Hürriyet ilanı ile “Türküz” diye övünmek ihtiyacını yavaş yavaş duymaya başladık. Her sahada duyulan bu ihtiyaç bizi sporda örgütlenmeye itti. İzmir’de Rumların Panyanios, Apollon ve bir çok kulüpleri vardı. Bornova’da İngilizlerin kendi aralarında kurduğu bir takımları vardı. O tarihte biz de aramızda para toplayarak top aldık. Kısa pantolonlarla o günün sahası olan Osmanpaşa Camisini yanındaki ilk mektebin bulunduğu yerin bitişiğindeki arsada oynamaya başladık. Aramızda ilk defa bir topluluk kurmaya beş altı arkadaş o günlerde bu arsada karar verdik. Ağabeyim Kadızade Raşit, teyzezadem Süreyya İplikçi, ben, Refik Civelek, Osman Nuri, Örnekköylü Hüseyin bir zeytin ağacı altında hafif yağmurlu bir günde biz de bir kulüp kurmayı tasarlamıştık. İçimizdeki milli heyecan bir yangın gibi ateş almıştı. Bizlere Hüsnü Tonak, Tahir Bor, Fevzi Fikri Altay, Sezai Çullu da katıldı. 2-3 ay sonra bu topluluğumuzu daha çok canlandırmayı düşündük. Bu bizim için bir özlem olmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne müracaat ettik. Bizi olumlu karşıladılar ve bir oda tahsis ettiler. Bu büyük bir ümit olmuştu. Haftanın birkaç günü akşamları burada toplanıp tasarladıklarımızı büyüklerimize iletiyorduk. Onlardan büyük teşvik görmeye başlamıştık. Bir müddet sonra vilayete müracaatla hukuk müşavirliği kanalı ile kulübümüzü “Karşıyaka Mümaresei Bedeniye Kulübü” ismi altında teşekkül etmiş oluyorduk. K.S.K. artık doğmuştu. Tarih 1 Kasım 1328 yani 1912 idi”. Kulübün forması için uzun tartışmalardan sonra seçilen Yeşil - Kırmızı renkler Türklüğü ve Müslümanlığı simgelemekteydi.





Karşıyaka Spor Kulübünün Kurucusu ve Kurucu Başkanı Kadızade Zühtü Işıl 1897 yılında Karşıyaka/Alaybey’de doğmuştur. Yukarıda anlattığı üzere 1912’de bir grup Karşıyakalı ile kurduğu Kaf Sin Kaf’ından Birinci Dünya savaşının başlamasıyla birlikte İzmir İdadisi son sınıf öğrencisiyken 1914 yılında askere alınır ve Ruslara karşı savaşan Avusturya – Macaristan ordularına destek veren 15. Kolordu ile Galiçya cephesine gönderilir. 26 Ağustos ile 11 Eylül 1914 tarihleri arası yaşanan savaşı Ruslar kazanır. Ardından 4. Ordu komutanı Cemal Paşa komutasındaki birlikle Filistin Cephesine gider ve “Kanal Harekatı”na katılır. Harekat, 80 bin kişilik Osmanlı kuvvetinin 14 – 15 Ocak 1915 gece yarısı, toplanma bölgesi olan Gazze- Birüssebi hattından ileri yürüyüşe başlar. Büyük güçlüklerle Tih Sahrasını aşan Osmanlı birlikleri, 2-3 Şubat gecesi Timsah Gölü ile Acı Göl arasındaki bölgeden Süveyş Kanal'ına taaruza geçerler. 25. Fırka'dan beş tabur kıyıya indikten sonra dumbaz denilen çelik kaplı teknelerle karşı kıyıya doğru ilerlemeye başlar. Ancak İngiliz kuvvetleri kıyının bir ucundan diğer ucuna kadar döşedikleri raylı sistemin üzerindeki mitralyözler ile şiddetli bir ateşle karşı koyar; dumbazların çoğu batar; kıyıya ulaşmayı başaran 600 kişi ölür ya da esir düşer. 3 Şubat sabahı gün ağardıktan sonra harekât sahasında bulunan Cemal Paşa verilen ağır kayıp karşısında kanalı ele geçirmenin imkânsızlığını anlamış ve kuvvetlerini geri çekmeye karar vermiştir. Geri çekilen Osmanlı kuvvetleri 15 Şubat’ta Gazze - Birüssebi hattında mevzilendiler. Kadızade Zühtü bu harekat sırasında İngilizlere esir düşer.

Mısır’ın İskenderiye kenti yakınlarındaki Seydibeşer Esir Kampı’na gönderilir. Bugün de futbol ve Karşıyaka sevgisini dünyanın dört bir yanına taşıyan Karşıyakalıların ilk örneğini tutsak düşen Kadızade Zühtü yaşar. Zühtü Işıl tutsak kaldığı Seydibeşer’de “Karşıyaka adını verdiği, yeşil-kırmızı renkli formalarla, sporcuları esirlerden oluşan bir futbol takımı kurar. Kurduğu takımın hem yöneticisi, hem teknik direktörü, hem de futbolcusudur. Kendi aralarındaki maçlardan sonra İngilizlerle de müsabakalar yaparlar. Cesareti, yiğitliği, futbola olan bilgisi nedeniyle İngilizlerin kısa sürede sevgisini kazanan Kadızade Zühtü Işıl’ın Filistin’deki esaret günleri Mondros Mütarekesiyle sona erer ve bir gemi ile İzmir’e geri döner. Ancak Kadızade Zühtü’nün Karşıyaka günleri uzun sürmez. Kurtuluş savaşında da Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli mücadeleyi başlatmasıyla orduya ilk katılanlardan, en önde çarpışanlardandır. 9 Eylül 1922 günü Yarbay Mehmet Suphi Kula Komutasındaki on dördüncü Süvari Tümeni, İzmir’e Kuzeyden girerek önce Menemen, sonra Karşıyaka’yı düşmandan kurtarır. Karşıyaka’ya ilk giren dört Türk Süvarisi içinde Karşıyaka Spor Kulübünün kurucusu Teğmen Zühtü Işıl da vardır. Karşıyaka Spor Kulübünün Kurucusu, İstiklal madalyası sahibi Kadızade Zühtü Işıl’ın yaşamı gerçek bir “Zafere Kaçış” öyküsüdür.

(AŞAĞIDAKİ RESİMLER SEYDİBEŞER KAPINDAN ZÜHTÜ IŞIL IN KURDUĞU YEŞİL KIRMIZI TAKIMIN RESİMLERİ - ŞEHİTLERİMİZİ SAYGI İLE ANIYORUZ)










Sinemanın futbolla ilişkisi; her ikisinin de sadece seyirlik olmasından ibaret değildir. Ortak bir seyir kültürüne hizmet ettiği de söylenebilir. Popüler sinema izleyicisinin seyrederken yaşadığı heyecan, bir fanatiğin maç izlerken kendini kaybetmesiyle benzeşir. Bir kadının romantik bir film izlerken yaşadığı süreç, takımının gol attığı anda yaşadığı heyecanla yerinden fırlayan seyircinin hissi benzerdir. Futbol ve sinemanın bu anlamda benzeşen duyguları dışarı çıkarmadaki maharetinin birçok filme konu olmuşluğu vardır. İşte Zühtü Işıl’ın hayatı Kaf Sin Kaf’ın 100. yıl kutlamaları kapsamında önereceğimiz bir senaryo değil mi? Bu konuda Sevgili Ahmet Diker dostumuzun yakında çıkacak Zühtü Işıl kitabı önemli bir kaynak olacaktır.

Merhum Kurucu Başkanımızı Zühtü Işıl'ı kabri başında anarken



28 Haziran 2011 Salı

Türkiye Hava Gösterileri 2011


Küçükken hep pilot olmak isterdim çünkü o zamanlar ya öğretmen olmak isterdiniz, ya doktor, ya mühendis, vs… Bunda tabi Gümüldür Havacılar kampında en az bir dönem yaz tatilimizin de etkisi vardı.

1978 yılında Karşıyaka Ortaokulunu bitirince Kuleli Askeri Lisesi sınavına girdim. Önce spor ve mülakat, sonra yazılı en son da sağlık kurulunu geçip iş ciddileşince Annem ve Babam karşılarına çekip askerliğin zorluklarından, 15 – 16 yaşında askeri lise disiplini vs diyerek beni de ikna edip bu hevesten vaz geçirdiler.

Şimdi oğlum Kaan’nın ideal mesleklerinden biri pilot olmak. Kalıtsal mı ne? Ama o askeri lise kanalından değil özel eğitim veya üniversitelerin ilgili bölümlerini seçerek idealine ulaşmak istiyor.


4-5 Haziran 2011 de Türkiye muhteşem bir air show’a ev sahipliği yaptı. Hava Kuvvetleri’nin mükemmel organizasyonu çokuluslu gösterinin kusursuz olmasını sağladı. Yer İzmir Çiğli Ana jet üssü. Etkinlik Türk Hava Kuvvetlerinin kuruluşunun 100. yılı kapsamında.



2001 yılında da dar kapsamlı olarak gerçekleşen etkinliğe katılmıştık. Ancak bu etkinlik için hazırlıklar günler öncesinden başladı. İlk kafile 30 Mayıs da gelmişti. 3 Haziran Cuma eve dönerken spotterlar yol üzerine yerleşmiş fotoğraf çekmeye başlamışlardı bile . 10- 15 minibüs. İtalyan, İngiliz, Amerikalı gruplar sabahtan akşama kadar uçakların antrenmanlarını fotoğrafladılar. Gösteriler 1200 spotter yani hava fotoğrafçısı tarafından takip edildi. Bunlardan 550’si Hollandalıydı. İlk defa Türk Hava Kuvvetleri’nin üssü bu sayıda spotter’a kapılarını açtı. Gösterilerden birer gün önce ve sonra spotter’lar üste çekim yaptı. Yabancıların çoğu ilk defa geldikleri bir Türk hava üssüne girmekten, gösterilen konukseverlikten memnundu.

Aşağıdaki fotoğraf cuma günü tanıtım çekimlerinden.




4 Haziran sabahı saat 8:45 de biz de nizamiyeden giriş yapmıştık.



Sıkı bir yürüyüş ile VIP’ın sağ tarafına doğru konuşlanacağız.

Bu sırada Amerikan Thunderbird ekibi otellerinden geldiler.


Türkiye'nin tek Hava Orgenerali. Hv. Kuv. Kom. Hv. Or. General Hasan Aksay.


2’nci Ana Jet Üs Komutanlığı (Çiğli/İZMİR)nda icra edilen gösterinin ilk gününde gösteriyi, Türkiye’de ilk kez düzenlenen GACC - Dünya Hava Kuvvetleri Komutanları Konferansı’na katılan 63 ülkenin Hava Kuvvetleri Komutanları da izledi. Hava Gösterisi’ni izleyen dünya ülkeleri Hava Kuvvetleri Komutanları arasında 32 yıl aradan sonra İran’dan ilk defa üst rütbeli bir komutan da yer aldı. Türkiye, Hırvatistan, Romanya, İtalya, Hollanda, ABD, İngiltere, Fransa, Avusturya, Romanya, Polonya, İspanya, Pakistan, ve Belçika’dan hava akrobasi timleri ve gösteri uçaklarının gökyüzündeki figürleri, Üs’te gösteriyi takip eden yüzbinlerce kişiyi ve ekran başındaki milyonlarca izleyiciyi hayran bıraktı. Gösteri ekipleri, muhteşem figürlerinin yanı sıra kendi ülke ve Türkiye’nin bayrak renkleriyle ve oluşturdukları başta kalp olmak üzere çeşitli şekillerle de izleyicilerin gönlünü kazandı.

Gösterinin ilk gününde izleyici sayısı 98 bine, ikinci günde ise 148 bin kişiye ulaştı. İki gün süren gösteriyi, yaklaşık 246 bin kişi bizzat Üs’se gelerek izledi.Organizasyonda güvenlikten sağlık birimlerine 5 bin 500 kişi görev yaptı.

Uçuşlar sırasında 580 ton yakıt harcandı. Tüpraş sponsor oldu

Türkiye’nin ikinci kullanıcı olacağı ortak nakliye uçağı A400M,





Geleceğin Uluslararası Askeri Nakliye Uçağı (Future International Military Airlifter (FIMA)) olarak başlatılan Proje, C-130 Hercules ve C-160 Transall'ın yerine geçmesi amacı ile Aerospatiale, British Aerospace, Lockheed ve MBB firmaları tarafından 1982'de planlanmıştır. Değişen gereksinimler ve milletlerarası politik görüşler nedeni ile yavaş bir ilerleme sağlandı. 1989'da Lockheed gruptan ayrıldı ve ikinci nesil Hercules, C-130J, üzerinde çalışmaya başladı. Alenia veCASA'in de eklenmesi ile FIMA grubu Euroflag'e dönüştü. Ortak ülkeler olan Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, Birleşik Krallık, Türkiye, Belçika ve Lüksembourg Mayıs 2003'te 212 adet uçak alımı için imza attılar. Bu ülkeler OCCAR'ı A400M tedarik yönetimi ile görevlendirdiler.
İtalya'nın projeden çekilmesinin ve tedarik sayısının gözden geçirişmesinin ardından gereksinim, 180 uçak için, ilk uçuşun 2008 ve ilk teslimatın 2009'da olacağı şekilde değiştirildi. 28 Nisan 2005'de Güney Afrika da ortaklık programına dahil oldu.
AIRBUS A400M, aslen yerine geçmesinin tasarlandığı eski versiyon Hercules ve Transall'ın nakliye ve menzil değerlerinin üstüne çıkacak. Kargo kapasitesinin, hem hacim hem de ağırlık olarak varolan uçakların iki katına çıkması beklenmektedir ve menzil de büyük ölçü de arttırılmıştır. AIRBUS'ın diğer uçakları gibi, A400M'in bütün bilgilerin büyük renkli ekranlarla görüntülenebilmesine izin veren cam kokpit ve fly-by-wire gibi yenilikleri ile şu anda çoğu ülkenin kullandığı eski C-130 ve C-160'lara göre teknolojik bir atlama sunacaktır.



AIRBUS A400M, kargo taşıma, asker taşıma, MEDEVAC, havadan havaya yakıt ikmali ve elektronik murakabe(gözetleme) gibi görevleri de içeren bir çok konfigürasyonda çalışacaktır. Europro'un motorlarının seçimi tartışmalı bir konu olarak kalmıştır; son ana kadar, Pratt & Whitney Canada, teknik ve fiyatlandırma manasında önde giden motor üreticisi olarak bakılmakta idi. Bununla birlikte, Avrupa hükümetleri ve endüstrisinden gelen yüksek miktarda son dakika baskısı ile AIRBUS 'ın bu konudaki duruşu değişti ve EuroProp'un önerisini kabul etmek zorunda kaldı.

Boeing 737 erken uyarı uçağı ilk defa Türkiye’ye geldi. Ancak sadece asker ve asker aileleri gezebildi.



Lockheed Martin ise F-35 savaş uçağının bire bir ölçekli demo modelini sergiledi. F-35 Lightning II (Yani Yıldırım II), savaştaki her amaç için farklı uçak geliştirmenin masraflı olmasından dolayı tek bir uçağın tüm görevleri yerine getirmesi amacıyla tasarlanan bir savaş uçağıdır.



ABD, deniz ve hava kuvvetlerindeki F-16, A-10, F/A-18(yeni olan E/F "Super Hornet" varyantları hariç), AV-8B'leri İngiltere ise Harrier'ları bu uçak ile değiştirecektir. Uçağın üretim projesinde 9 ülke yer almıştır bu ülkeler içinde Türkiye de bulunmaktadır ve bu projeye toplam 11 milyar $ yatırmıştır(alınacak uçakların maliyetleri ile birlikte). Türkiye elindeki F-16'ları bu uçak ile takviye edip değiştirecektir. Uçak F-22'de kullanılan teknolojilerden faydalanılarak üretilmiştir. Radardaki izi F-22 kadar küçük olamasa bile günümüz uçaklarından düşüktür. Bunu sağlamak için silah istasyonları gövdenin içine saklanmıştır. Dikine inip kalkabilmesi için bir modeli de vardır, bu sayede uçak gemilerine ve elverişsiz yerlere rahatlıkla inebilecektir. Uçak gemisine inip kalkarken mancınık ile fırlatılabilmesi ve kanca ile yakalanabilmesi için gövde altı sağlamlaştırılmıştır. Tek kişilik ve tek motorludur. Türkiye JSF(Joint Strike Fighter) Projesine 12 Temmuz 2002'de yedinci uluslararası partner olarak katılmıştır. Ayrıca Türkiye yapacağı F-35 üretimi ile ilgili olarak karşılıklı anlayış muhtırası imzalamıştır. Türkiye 116+18 adet F-35A "CTOL/Hava Kuvvetleri(Geleneksel kalkma ve inme)versiyonu" siparişinde bulunmuş ve bu uçaklar için 11 milyar $ (Amerikan Doları) ödeyeceği bildirilmişitir. Türkiye'deki uluslararası üretime katkıyı Tusaş Havacılık ve Uzay Sanayi tarafından lisanslı olarak yapılması planlanmaktadır.Ayrıca üretilen bütün uçakların motor bölümü ve diğer kısımlardan bazılarının parçaları Türkiye'de üretilecektir.İlk motor teslimatı yakın zaman önce gerçekleşmiştir.Ayrıca uçağın elektronik kablo tesisatını üreten Hollanda'lı firma dördüncü fabrikasını Türkiye'de açmıştır.Türkiye için ilk teslimatın ise 2014 yılında alınması planlanmaktadır. Fakat Pentegon uçaklara ait yazılım ve şifreleri vermemektedir. Onun için siparişler Türkiye tarafından askıya alınmıştır.

Kaan’nın gözdesi Eurofighter Typhoon. 1970'lerin ortasında Fransa, Almanya ve İngiltere, European Combat Aircraft (ECA) programını oluşturdular.



1979 yılında konsorsiyum üyelerinin ihtiyaçları doğrultusunda (örneğin Fransa'nın taşıyıcı gereksinimi) European Combat Fighter (ECF) programı oluşturuldu. Ancak ulusal prototiplerin geliştirilmesi ve şartnamelerde yaşanan zorluklardan dolayı European Combat Fighter projesi 1981 yılında iptal edildi. Daha sonra Almanya, İtalya ve İngiltere Çevik Savaş Uçağı (Agile Combat Aircraft-ACA) programını başlattılar. Ancak Almanya ve İtalya'nın programa bütçe ayırmakta yaşadığı sıkıntılar sebebiyle işbirliğinden çekilmeleriyle,İngiltere programa kendi başına devam etme kararı aldı. 1983'te ise İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya "Geleceğin Avrupalı Savaş Uçağı" (Future European Fighter Aircraft-F/EFA) projesini başlattılar. Projenin misyonu hem kısa mesafede kalkış, hem de görüş ötesi (Beyond Visual Range) özelliğine sahip bir savaş uçağı oluşturmakdı. 1984 yılında Fransa taşıyıcı konusundaki gereksinimini tekrar dile getirdi ve EFA projesinden yönetme talebinde bulundu. İngiltere, Almanya ve İtalya ise bu talep üzerine yeni bir EFA programı oluşturdular. Sonraki yıllarda ise Fransa kendi ACX projesini (şimdiki Dassault RAFALE savaş uçağı) gerçekleştirmek üzere resmen EFA projesinden çekildi.
1985 yılına gelindiğinde ise İngiliz Havacılık Sanayi (British Aerospace-BAe) EAP'ı İngiliz Havacılık Sanayi'nin Warton kasabasında bulunan üssünde aşağı yukarı bitirmişti. Ağustos 1986'da EAP ilk uçuşunu gerçekleştirdi ve Eurofighter'a bir yöneliş başladı. Eurofighter'ın dizayn çalışmaları EAP in verileri kullanılarak bundan sonraki 5 yıl boyunca devam etti. Projeye dahil ülkelerin başta öngördükleri ihtiyaç ve yapılacak üretim şöyleydi; İngiltere 250, Almanya 250, İtalya 165 ve İspanya 100. Bu sayı aynı zamanda ülkelerin projedeki paylarına göre belirlenmiştir. Ülkelerin projedeki payları ise şöyleydi; İngiltere (British Aerospace) %33, Almanya (Daimler-Benz) %33, İtalya (Aeritelia) %21 ve İspanya (Construcciones Aeronáuticas SA) %13. 1986'da ayrıca Eurofighter'ın Münich tabanlı versiyonu olan Eurofighter Jagdflugzeug GmbH`da görücüye çıkmıştır.`Bu versiyon EuroJet Turbo GmbH tarafından yönetilip, Rolls-Royce, MTU, FiatAvio (şimdiki Avio) ve ITP ortaklığıyla üretilmiştir. Eurofighter'ın ilk uçuşu 27 Mart 1994 Messerschmitt-Bölkow-Blohm'un test pilotu Peter Weger tarafından Bavyera (Almanya) dolaylarında gerçekleştirildi (test uçuşunda kullanılan prototip şuanki Eurofighter EF 2000'dir). 1990'lar uçağın geliştirilmesi ve projenin yürütülmesi konusunda oldukça verimli geçmiştir.
Son olarak uçağın üretimiyle ilgili yapılan anlaşma sonucunda ; İngiltere 232, Almanya 180, İtalya 121 ve İspanya 87 Eurofighter sipariş etmiştir. Bunlardan 112 adedi Tranche-3A modelidir ve İngiltere 40, Almanya 31, İspanya 20 ve İtalya 21 adet Tranche 3A modelinden sipariş etmiştir. Siparişlerin toplam bedeli 9 milyar avrodur.
Payların ise son şekli şöyledir; British Aerospace %37, DASA %29, Aeritalia %19.5, and CASA %14.

Bir parantez ALİ İHSAN ÖZTÜRK'e
Türkiye'nin sivil akrobat pilotu Ali İhsan Öztürk Acromach Süper S2S ile süper bir gösteri sundu. (www.acromach.com/turkce/site.html )





Gelelim SOLOTÜRK'e
Dünyanın en güçlü ve en önemli savaş uçakları arasında yer alan F–16'nın manevra kabiliyeti ile Türk pilotlarının cesaretini başarıyla sergileyen ilk ''Solo Türk'' gösterisi büyük beğeni topladı.



15 Nisan 2011 Cuma günü Ankara'da yapılan tanıtım gösterisi ile ilk defa milleti ile buluşan Solo Türk, 4–5 Haziran’da İzmir’de yapılan hava gösterisi ile de Dünya sahnesine çıktı.



Solo Türk hava akrobasi timi, Blok–40 tipi bir F–16 uçağı, üç tecrübeli pilot ve destek ekibinden oluşuyor. Kendine özgü tasarımı ile dünyada başka eşi bulunmayan Solo Türk’ün, altın, gümüş ve siyahtan oluşan renkleri, Türk Hava Kuvvetlerinin 21’inci yüzyılın hava, uzay ve bilgi gücü olma kararlılığının çelik bir ifadesi olarak belirlendi.

“Solo Türk” F–16 gösteri uçağının tasarım hedefi, “görsel bir değer olarak algılanması ve farklılaşmasını sağlamak” olarak ifade ediliyor. Solo Türk’ün üzerinde bulunan “Kartal Başı”; Türk Hava Kuvvetleri’nin sembolüdür, altın renkli ay yıldız ise; Türk Hava Kuvvetleri’nin, Türk Bayrağı’na ve milletine verdiği değeri simgeliyor. Uçağın üstündeki gümüş renkli tek yıldız ise; Türkiye’nin ve Türk Hava Kuvvetleri’nin “21’inci yüzyılın yıldızı olma” idealini sembolize ediyor. Uçağın kanadının üzerine resmedilen kartal sembolü de; “havacıların ruhundaki özgürlüğü ve kararlılığı” simgeliyor. Uçağın burun kısmına doğru uzanan siyah ve gri diyagonal çizgiler ise; havacılığın, yüksek hızlı düşünme / davranma, sürekli ilerleme ve sınır tanımama gibi özelliklerini betimliyor.



Cumartesi uçak pilotu Binbaşı Murat Kelş'di. Pilot Binbaşı Murat Keleş, zaman zaman telsizden, vatandaşlara, 'Benim canım size feda', 'Türk Hava Kuvvetleri'nin 100'üncü yılını kutluyoruz. Bir yüzyıl daha Türk bayrağı bu semalarda dalgalanacaktır' dedi.