Bu Blogda Ara

8 Ağustos 2010 Pazar

Futbolextra Temmuz 2010 Sayısında KafSinKaf Kitabımız ve Yiğit Akın

Daha önce de blogumda paylaşmıştım. Hayatımda beni mutlu eden en önemli olaylardan birisi de Sevgili Yiğit Akın'nın derlediği ve İletişim Yayınlarından çıkan KafSinKaf kitabında bir bölüm yazmam olmuştur. Futbolextra dergisinin 2010 Temmuz sayısının 76. sayfasında Sevgili Yiğt Akın ile kitap üzerine bir söyleşi var. Paylaşmak istedim.



Izmir’in köklü takimi Karsiyaka nin da artik bir kitabi var

Kitab-i Karsiyaka: KafSinKaf


Türkiye’nin kendine özgü camialarından birisidir Karşıyaka. 35.5 efsanesiyle; tribün kültürüyle, semt aşkıyla, muhalifin muhalifi duruşuyla Türk sporunun özel camialarından birisi… Futboldaki onca başarısızlığa rağmen ciddi bir seveni, taraftarı bulunan, renklerini İslam’ın yeşili ile Türklüğün kırmızısından alan Karşıyaka’nın, nam-ı diğer KafSinKaf’ın artık bir de kitabı var.

Kendisi de sıkı bir Karşıyakalı olan Yiğit Akın’ın derlediği kitap, futbol kültürü serisiyle Türkiye’nin bu alandaki referans yayınevi durumunda olan İletişim Yayınları’ndan piyasaya çıktı. Biz de Yiğit Akın’la KafSinKaf’ı konuştuk; hem kitabı hem de kitabın öznesini…


İletişim’den bir KSK kitabının çıkacağını 2006 yılında iken duymuştum. Niçin bu kadar gecikti? Biraz kitabın macerasını anlatır mısınız?

Dediğiniz gibi KafSinKaf planlandığından bir hayli gecikmeli olarak çıktı. En kötü ihtimalle 2007 gibi çıkmış olmasını istiyorduk, fakat daha çok bizden kaynaklanan problemler yüzünden kitabın yayını Nisan 2010’a kadar sarktı. KafSinKaf bildiğiniz gibi İletişim Yayınları’nın Futbol Kitapları serisinden çıktı. Türkiye’de spor/futbol kültürüyle öne çıkan camiaların hikâyelerini konu edecek böyle bir diziye Karşıyaka’yı da katmak istediklerini bana ilk söyleyen yayınevinin editörü, dostumuz Tanıl Bora oldu. Ben de bu süreçte bugüne takılıp kalmayan, kulübün ve camianın geçmiş ve geleceğini de konu eden, bir yandan KSK’ın hikâyesini anlatırken Türkiye sporuna dair de bir iki kelam etmek isteyen, sırf övgülerle, güzellemelerle dolu olmayan, onlar kadar kendi hatalarımıza dair samimi bir özeleştiri de içeren bir derleme hazırlamaya çalıştım.

Yazar kadrosunun ekseriyetle sol görüşlü olduklarını görüyoruz. KSK camiasının genel eğilimi midir bu, yoksa biraz da öyle mi denk geldi? (Eğer öyle ise seçmen CHP ağırlıklı ama sizin yazınızda da belirtildiği gibi Karşıyaka’yı kapatan da CHP dönemi olmuş. İlginç değil mi sizce de?)

Bu durum, yani derlemeye katkıda bulunan yazarların çoğunun sol/sosyal demokrat bir eğilime sahip olması aslında bir anlamda camianın ortalama politik eğilimlerini de yansıtıyor. Genel olarak KSK taraftarının en azından sosyal demokrat bir dünya görüşüne sahip olduğunu söylersek çok da yanlış olmaz sanıyorum. Gayet tabii her sosyal grup gibi Karşıyakalılar arasında da memleketteki diğer siyasi akımlara da gönül verenler var. Kitapta benim kaleme aldığım yazıda tartışılan 1937 İzmir kulüplerinin birleştirilmesi operasyonunu ise kendi tarihselliği içinde anlamalıyız. Bu proje aslında dönemin hâkim spor anlayışının İzmir özelinde hayata geçirilmesi anlamına geliyor ve neticede başarısızlıkla sonuçlanıyor.
Gerçi kitaptaki yazılarda cevabı var ama yine de soralım; sportif yönden sevenlerine hemen hiçbir şey sunamamış bir takım, başarısızlığa rağmen nasıl böyle bir tutku ile sahiplenilir?

Kitapta cevabını bulmaya çalıştığımız temel sorulardan biridir bu aslında. Yüz yıla yaklaşan tarihi boyunca sportif olarak pek az başarıya sahip olmuş yeşil-kırmızılı renklere duyulan bu büyük sevginin arkasında yatan nedir?

Aslında bu, dışarıdan bakanlar için anlaşılması çok zor, acayip bir durum. Karşıyakalılar için ise çok içselleştirilmiş, hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş bir şey, bu sürekli kahır ve coşku hâli. Semt burada kritik bir rol oynuyor bana kalırsa. Türkiye’nin hemen hiç bir yerinde olmadığı kadar semt ve kulüp kimliği iç içe geçmiş durumda Karşıyaka’da. Kitaptaki çeşitli yazılar bu iç içe geçmişlik haline, KSK ve Karşıyaka semti arasındaki çoğu zaman zenginleştirici ilişkiye vurgu yapıyor. Semte duyulan samimi sevgi, bağlılık, uzakta olunca oraya duyulan özlem, “yer” ile kurduğumuz ilişki bu “yenilsen de yensen de” halini getiriyor beraberinde.

Öte yandan da Karşıyakalılığın giderek daha cazip bir kimlik ya da kimlik bileşeni haline gelmesinin de altını çizmeliyiz bu noktada. Hemen herkesin üç İstanbul takımını tutttuğu bir ortamda, kendine has bir kimliği, uzun bir geçmişi ve kuvvetli bir tribün geleneği olan bir takımı tutmak değişik fakat hoş bir durum. İstanbul takımlarının memleketin bütün spor hayatını domine ettiği bir ortamda, bunlarla mecbur kalmadıkça ilgilenmemek, onların dışında ve onlara muhalif bir takımı tutmak, mevcut spor sistemine bir itiraz vesilesi de oluyor. Özellikle son yıllarda sadece Karşıyaka’yı tutan yeni nesillerin ortaya çıkmasını biraz da böyle açıklamak mümkün sanırım. Sportif başarısızlık üzerine konuşurken muhtemel bir yanlış anlamayı da düzeltmek isterim. Bahsettiğimiz bu başarısızlık aslında biraz da Karşıyaka futboluna münhasır bir durum. Yoksa bugünün şartlarında 7-8 branşta birden en üst düzeyde mücadele edebilmenin kendisi bile büyük bir başarı bana kalırsa. Karşıyakalıların büyük çoğunluğu da kulüplerinin bu özelliğiyle gurur duyuyor ve belki de Türkiye’de hiç bir kulüpte olmadığı kadar futbol dışı branşları takip ediyor. Mesela berbat geçen bir futbol haftasında milyonlarca dolarlık rakiplerini dize getiren bir KSK basket takımı hepimizin göğsünü kabartıyor.

Adana, Samsun, İzmir… 1990’lardan once Türkiye’nin en önemli şehirleri arasındaydılar. Ancak kim ne derse desin üçünde de düşüş var. Sizce bu futbol takımlarına da yansıyor mu?

Adana ve Samsun’a dair bilgim bir kıyaslama yapacak ölçüde geniş değil. Ancak İzmir’le ilgili olarak bunu kesinlikle söyleyebiliriz. İzmir ekonomik olarak küçüldükçe İzmir kulüplerinin zaten güç bela temin edebildikleri ekonomik destek de hızla azalıyor, buna mukabil kulüplerin borçları büyüyor, daha kötü yönetilir hale geliyorlar. Özellikle ekonomik olarak yükselen ve tek bir takım etrafında birleşen Manisa, Kayseri gibi şehirler ya da kamunun yarattığı kaynakları sorumsuzca ve lüzumsuzca harcayarak kurulan belediye takımları sportif olarak yükselirken, İzmir sporu dar zamanlardan geçiyor. Hele bir de üç İstanbul takımının arkasındaki neredeyse sonsuz medya, devlet ve sermaye desteği ile karşılaştırdığınızda durumun vahameti bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor.

Bu durumun ana sebepleri arasında üç İstanbul takımının hegemonyası üzerine inşa edilmiş mevcut spor anlayışını da anmadan geçmeyelim. Son zamanlardaki kısmi düzelmelere rağmen bizde sporseverler hâlâ kendi yerel kulüplerini desteklemiyor. Bugün bir araştırma yapsanız eminim ki İzmir’de sporu desteleyebilecek mali kudrete sahip kişilerin %90’ının üç İstanbul takımından birini tuttuğu sonucuna ulaşırsınız. Eminim ki benzer sonuçlara Adana ve Samsun için de ulaşırız. Sadece İzmir’i değil, bütün Türkiye sporunu içten içe kemiren bir sorun bu bana kalırsa.

‘Futbol Nedir Ki?’ adlı kitabında Barış Tut, KSK tribünlerine takıldığı dönemleri anlatırken dönemin tribün liderlerinin, ‘aslında İstanbul takımları tuttuklarını ve kendisinde bunun bir hayal kırıklığına neden olduğunu’ söylüyor. Sizce halen öyle mi? Yoksa kitaptaki yazılardan çıkan sonuca göre, son yıllarda Anadolu’nun pek çok tribününde görünmeye başlayan tek takımlılığa dönüş var mı?

Kendi şahsi gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki, Karşıyaka çift takım tutma fenomeninin en az olduğu tribünlerden biri. Birçoğunu bizzat tanıdığım tribün liderleri arasında ben böyle bir şeyle hiç karşılaşmadım. Kendi hayatımdan örnek verecek olursam mesela küçük yaşlardan itibaren benim aklıma hiç bir zaman bir başka takım tutma fikri gelmedi, hiç öyle bir ihtiyaç duymadım. Karşıyaka, kahrıyla, coşkusuyla, sevinç ve üzüntüsüyle son derece yeterliydi benim için. Hâlâ da öyle. Karşıyakalıların büyük çoğunluğu için de KSK sevgisi başka bir takımla paylaşılamayacak kadar kıymetli galiba. Sizin de bahsettiğiniz, özellikle Anadolu tribünlerinde giderek yaygınlaşan tek takım tutma geleneğinin Türkiye sporunun geleceği açısından olumlu bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Ama bazen yerel kulüplere duyulan sevginin, bağlılığın ifrata vardığını da gözlemliyorum. Özellikle bu sevgi İstanbul takımlarına karşı duyulan öfke üzerinden ifade edilmeye başladığı zaman çok sevimsiz noktalara varabiliyor. O yerel takıma karşı nötr duran ya da bir şekilde sempati besleyen potansiyel taraftarlar bu yüzden o takımlardan uzaklaşıyor diye düşünüyorum.

Kitaptaki yazılardan şöyle bir sonuç çıkardım. Bir Karşıyakalının en çok kızacağı üç şey; Karşıyaka yerine Karşıyakaspor denmesi; “İzmir takımları birleşsin” aklı evvelliği ve Altay, Göztepe, KSK’nin üç İstanbul takımının İzmir versiyonuymuş gibi takdim edilmesi… Bunların haricinde neler var sizi kızdırabilen?

Hakikaten bunlar biz Karşıyakalıların tüylerini ürperten şeyler. Hele de Karşıyakaspor... Neredeyse yüz yıllık bir kulübün isminin hem de spor medyasında hem de federasyonların internet sayfalarında bu şekilde yazılması akıl almaz bir basiretsizlik bence. Bunlar dışında kızdığımız soruların başında, “Hangi takımı tutuyorsun?” sorusuna verilen “Karşıyaka” yanıtından sonra. “Peki üç büyüklerden?” sorusu geliyor. Memleket sporunun hâl-i pür melâlini en güzel anlatan anekdot bu bana sorarsanız. Muhakkak herkes –sevgili Tanıl Bora’nın deyimiyle söylersek- İstanbul oligarşisine meftun olmak zorunda sanki. Ama tabii bu soru başka türlü bir gerçekliği hayal bile edemiyor olmaktan kaynaklanıyor.

Efsanevi ‘35.5’ felsefesine sizin bakışınız nedir? 2006’da tribünlerde ‘Biz İzmirliyiz, İzmir takımıyız’ gibi bir şeyler olmuştu; neydi tam olarak?

35.5 sizin de dediğiniz gibi bugün neredeyse kendi başına bir efsane haline gelmiş durumda. Zamanında esas olarak Karşıyaka tribünlerinde ortaya çıkmış ve oradan yayılmış bir simge bu. Ama bugün tribünün çok ötesine geçip bütün bir semte ve o semtin sakinlerine mal olmuş durumda. Bildiğiniz gibi Türkiye çapında da pek çok taklidi yapıldı, yapılıyor. Kitaptaki bazı yazılarda da var. Karşıyaka hakkında hiç bir şey bilmeyen, sporla hiç ilgilenmeyen insanlar bile “Karşıyaka” deyince “A, biliyorum 35.5” diyor. Biz Karşıyakalılar bu sembolü çok severek ve benimseyerek kullanıyoruz fakat bunun aslında KSK’ye sempati duyan bazı İzmirlilerde bir kırgınlık yarattığını yakın zamana kadar farketmemiştik. Hakikaten bu sembol yaygınlaşıncaya kadar Karşıyaka’ya sempatiyle yaklaşan bazı İzmirli sporseverler 35.5’tan sonra kulübe karşı muhabbetlerini kaybetmişler. Soruda bahsettiğiniz pankart da sanırım arkasında böyle bir düşünceyle tribün liderlerinden biri tarafından yaptırılmıştı. Ama bir maça özgü olarak kaldı ve Karşıyakalıların çok büyük çoğunluğu tarafından benimsenmedi.

Bir de güncel soru sormak istiyorum. Bucaspor’un Süper Lig’e çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Buca’nın Süper Lig’e çıkışını bütün İzmir takımlarına ders olması açısından olumlu değerlendiriyorum. Buca bu başarısıyla yıllardır mazaret olarak gösterilen “parasızlığın” aslında çok da önemli olmadığını göstermiş oldu. Demek ki asıl maharet çok para bulmakta, para bulamayınca da sızlanmakta değil, mevcut kaynakları düzgün ve idareli kullanabilmekte, altyapılara önem verip onları kulüplerin temel direği haline getirmekteymiş.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Kısa Bir Bratislava Turu

Viyana’daki otelimizden sabah kahvaltısının ardından yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculuğun ardından Slovakyanın başkenti Bratislava şehrine vardık. Tuna Nehri kıyısında yer alan şehir hem Avusturya’ya hem de Macaristan’a sınırı var. Bratislava’da yaklaşık üç saatlik bir süremiz var. Sadece eski kenti gezebileceğiz.

Eski kenti gezmeden arkamıza Tuna üzerinde modern köprüyü (Nový most) resmedelim.



Zamanımız kısıtlı olduğu için her yeri gezemedik. Ancak şehrin eski bölümü ufacık, şirin bir yer, şehre girişte yeni yerleşimler komünizmden esintili apartmanlar ilk gözümüze çarpan binalar. Otobüs şoförümüz ne kadar güvenli araba kullanıyorsa bir o kadar da yanlış yolara girme konusunda usta. Bu vesile ile sokak aralarından bu apartmanları izleme olanağı bulduk. Günlerden Pazar ve saat 10.00. Şehir yeni uyanıyor. Ancak yine de şehir hızla modernleşmekte. AB nin katkıları büyük. Slovakya;1989 yılında bizlerin Coğrafya derlerinden kalan adı ile Çekoslovakya ile birlikte o dönemde kadife devrim denen geçişle komünist rejimden çıkar. Daha sonra 1 Ocak 1993yılında ilkokul – lise yıllarımızdan kalan atlaslarda tarih olan Çekoslavakya; Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak ikiye ayrılır (Atlaslardaki “O” nereye gitti bilinmez). 2004 yılında Avrupa Birliğine katılır. Bratislava, Slovakya’nın 450.000 nüfuslu başkentidir. Şehir Tuna Nehri kıyısında kurulmuş ve dünyada sadece 2 şehirde olan 2 ülkeye sınır olma özelliğine sahiptir. Bir tarafta Avusturya ile diğer tarafta ise Macaristan ile sınırdır.

Tuna’nın kıyısında otobüsümüzden indik. Karşımızda Bratsilava kalesi.



Eski şehrin üzerinde bulunan tepeye yapılmış kale, Bratislava hakkında yazılı kayıtlarda bulunan ilk yerdir. Bu yazılı kayıt; 907’de yazılmış olan Salzburg anıtlarıdır. Yazıda Bavyeralılar ve Macarlar arasında geçen savaş anlatılmaktadır. Kalenin ilk sahiplerinin Keltler olduğu düşünülmektedir. Keltlerin kaleye verdikleri isim ise Oppidum’dur. Yüzyıllar boyunca Roma İmparatorluğu’nun sınırında bulunan kale, Büyük Moravian (Çek) İmparatorluğu sırasında heybetli bir şekilde büyütülmüş ve o zaman için önemli ve belirgin bir merkez hâline getirilmiştir. 10. yüzyılda Bratislava büyüyen Macaristan’ın önemli bir bölgesi olmuştur. Kalenin içine taş bir saray ve onun uzantısı olan taş bir kilise; St. Saviour yapılmıştır. 15. yüzyıla gelindiğinde ise, Luxembourg Hanedanı'nın son imparatoru Sigismund’un hükmüyle kale, gotik stille yeniden yapılmıştır. Bu dönemde kaleye yedi metre uzunluğunda yeni bir giriş kapısı; Sigismund’s Gate eklenmiştir. Kral Ferdinand 16 yüzyılda Rönesans stiliyle kaleyi yenilerken, 17. yüzyılda Maria Theresa barok stilini daha uygun görmüştür. Özetle Bratislava Kalesi her döneme göre yenilenmeye devam etmiş, sürekli yenilenen şehre ayak uydurmuştur. Bratislava Kalesi’ne çıkarsanız tüm şehri ve Tuna Nehri’nin manzarasını mükemmeldir.

Rybne meydanındaki Trinty sütunu ve heykeli. Bir de şehir meydanında var daha ihtişamlı.



İlk durağımız St. Martin Katedrali. Bratislava Kalesi’nin karşısında bulunan katedral, Macar krallarının ve kraliçelerinin taç giydirme törenlerinin yapıldığı, tarihi 14. yüzyıla uzanan bir yapıdır. St. Martin tacın üzerine konulması için bir haç yerine altın bir yastık kullanılmasını uygun görmüştür. O günden sonra bu katedral, dini bir yapı olmanın dışında yeniliklere açık oluşunu kanıtlamıştır. Katedralin kulesi tamirde. En ucunu fotoğraflayabildik.



Yürüyerek şehri turlarken kraliçe tacı şeklinde bakırdan yapılmış izleri takip ederseniz. Maria Teresa’yı izlemiş olacaksınız. Bu izler şehrin sıfır noktasının belirtildiği Michael’s kapısındaki noktaya kadar gidiyor.

Yol üzerinde bir diğer durağımız Jan Palffy Kontu tarafından yapılan saray. İçerisini göremesek de cam üzerine yapılmış Gotik resimler, 17. yüzyıl usta ressamlarının resimleri, 13. yüzyıla ait tarihi eserler tüm güzellikleriyle sergilenmekte. Bazı günlerde modern sergilere yer verilmektedir.



Biraz ileride karşımıza bugün ayakta kalabilmiş dört kapıdan sonuncusu olan St. Michael’s Kapısı çıkıyor. Bratislava’nın ortaçağdan kalma en eski kapısı üzerinde barok stili bir ejderha bulunur.



St. Michael Kapısı’nın hemen altında yukarıda bahsettiğim şehrin sıfır noktası var. Dünya şehirlerine olan uzaklıkları yazılmış ve İstanbul da doğal olarak bu şehirler arasında yerini almıştır.1543’te Osmanlı, Estergon’u fethedince kardinal kaçıp bu kapıdan geçmiş ve kapının arkasındaki tarihi yapıtları ve binaları büyütmüş.




Michael kapısından geçip dar aralıkta eski binaların alt katları modern ve zevkli bir şekilde döşenerek, küçük kafeteryalar ve restoranlar hâline getirilmiştir. Michael Kulesi ve Michael Kapısı’nın arasında bulunan 130 cm genişliğindeki, 3 katlı ev turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşmaktadır. Bu yapı, Avrupa’da bulunan en dar evdir.



Michael kapısından ileriye devam ederseniz eskiden tahta ancak 1927 yılından beton olarak inşa edilmiş köprüden geçip eski ve yeni şehri ayıran meydana çıkarsınız. Burada tam karşınızda gördüğünüz kilisenin adı da Trinity (Bkz. Viyana’dan İzlenimler). Kilise 1529′da Osmanlı Savaşı sırasında yıkılan St. Michael Kilisesi’nin yerine inşa edilmiş. Kilisenin yapımına 1717′de başlanmış ancak bitirilişi 1727. Eski şehir alanında 18. yüzyılda inşa edilmiş ve bugün Başkanlık Sarayı olarak kullanılan binayı göreceksiniz.

Biz geriye dönüp dar sokaklardan eski şehir (old city) meydanına ilerledik. Eski şehrin meydanında (Hlavne Meydanı) ortada büyük bir havuz (Maximilian Çeşmesi ) ve havuzun kenarında ahşap kulübeler içinde hediyelik eşya satıcıları ilginç objeler, buzdolabı süsleri ve tişörtler satıyorlar.





Meydanda yemek yiyebileceğiniz şirin yerler de var. Meydanı çevreleyen renkli binalar, barok ve Rönesans etkilerini üzerlerinde taşımakta. Mozart ve Franz Liszt işte bu yüzyılın isimleri bir zamanlar şehrin kalbi Hlavne Meydanında ilk sahne gösterilerini yapmışlardır. Macar Kraliyeti’nin ilk üniversitesi; Academia Istropolitana burada kurulmuştur. Eski belediye binası ise, 500 yıl boyunca bu şehrin yönetildiği tarihi mekândır.

Eski şehrin içinde çeşitli heykeller karşınıza çıkıyor. En ünlüsü “Cumil”. Yerde logar kapağından çıkar gibi duran, bronzdan bir heykel. Ancak o gün Cumil’in yanında Avrupa kentlerinde sıkça rastladığımız heykel gibi duran insanlardan birisi de gelip geçeni epey korkuttu.




Şehrin ana meydanına girdiğinizde bir banka yaslanmış bronz Napolyon heykeli ile fotoğraf çektiren Seavl hocamızın resmi aşağıda. Cumil ve Napolyon heykellerinin de sembolik anlamları var. Cumil 1997 yılında Korzo’nun yani eski şehrin yeniden inşasını anlatmak amaçlı olarak, Napolyon heykeli ise 1805 yılındaki istilayı hatırlatmak için yapılmış. Nöbetçi asker, fotoğrafçı diğer heykeller.



Aşağıdaki fotoğraflar Yılmaz hocamın kamerasından;





Ana meydanın hemen köşesinde geçmişin tatlarını bugüne taşımayı başaran Cafe Mayer bulunuyor. Resimde solda.


1878’de açılmış olan kafenin karşısındaki kuyunun altında eski zamanlardan kalma kemikler ve kaplar bulunuyor. Osmanlı döneminden kalma olduğunu belirten bir yazı da vardı. Kötü bir resim oldu.

Güneşten ve camın pisliğinden çekemedim.

Meydanın bir tarafında ulusal tiyatro binası;



Diğer tarafta meşhur Carlton Hotel;



Ve üç saate sığdırdığımız Bratislava macerasından birkaç kare daha;







Evet netice olarak Bratislavayı gördük mü ? Gördük. Ancak bir Garlic yemeden, Bratislava kalesine çıkmadan old town'daki diğer ara sokakları gezmeden, Michale kulesine çıkmadan Bratislava yarım kalacak.Kominist rejimden kalma mı ne? insanlar oldukça soğuk. Alışverişte yemek yerken hep işlerini yapıyorlar. Soğuk bir ifade. Bakalım Prag ve Çekler nasıl? Çıkalım yola dört saat sürecek bir yolculuk sonunda hedef Prag.