Bu Blogda Ara

30 Mayıs 2009 Cumartesi

NAZLI BİR MEYVE; ÇİLEK

NAZLI BİR MEYVE; ÇİLEK

Mevsim ve iklimin bu seneki gidişat ile ilgili olarak bu yıl güzel çilek yiyoruz. Günümüzde gelişmiş seracılık sayesinde market ve manavlarda kolaylıkla bulabildiğimiz çilek tüm pasta ve tatlılarda da yaygın olarak kullanılır. Nazlı bir meyvedir çilek. 18. yüzyılda Frezier adlı bir Fransız asker, görevli olarak Şili'ye gönderilir. Dönüşünde ilk kez bu ülkede yediği ve tadına doyamadığı küçük kırmızı renkli bir meyveyi, yani çileği Fransa'ya getirir. Oradan tüm dünyaya yayılan çilek, gülgiller familyasından geliyor. Sapları yerden fazla yüksek olmayıp çiçekleri beyaz olan bitkinin yemişleri önceleri pembe, geliştikçe de koyu bir renk alıyor. Çileğin yaklaşık 600 çeşidi olduğu biliniyor. Ülkemizde 6 çeşit çilek yetiştiriliyor. Bunlar; Frenk çileği, turfanda yetiştirilen sera çileği, Arnavutköy çileği, reçel yapımında da kullanılan Bursa çileği, Ereğli Osmanlı çileği ve ormanlarda yetişen yabani çilek.

Çilek bol çeşitli ekolojik şartlarda yüksek verim ve kalite gösteren çeşitlerinin ortaya çıkarılmasından sonra, büyük bir gelişme ve günümüzde bir çok ülkede ekonomik bir öneme sahip olmuştur. Köklerin % 90'ı toprağın 15'lik derinliğinde bulunur. Bir çilek çeşidinde ne kadar fazla yaprak var ise, o kadar fazla çilek salkımı oluşacak demektir. Çeşide ve çevre şartlarına bağlı olarak, ana bitkiden kollarla 100'ün üzerinde yavru bitki oluşabilir. Çilek tanelerinin şekli yetiştikleri iklim şartlarına ve çeşide göre değişiklik gösterebilmektedir. Çilekte tanelerin sertlik durumu pazarlama açısından önemlidir. Çiftçiler için pazar ve endüstriye uygun sert çeşitler avantajlıdır. Kışın sıcaklığı 8-10 derecenin altına düşen yerlerde, çilek bahçelerinin soğuktan zarar görmemesi için korunması gerekir. Bunun için en pratik yol, çilek sıralarının arası ve üzeri, buğday, çavdar sapı ve samanı ile yaklaşık 5-10 cm kalınlığında örtülür. İlkbaharda yeni yaprak gelişmesinin başlaması ile birlikte bitkilerin üzerindeki malç kaldırılmalıdır. Çilekler en uygun olum zamanında toplanmalıdır. Tamamen kırmızı renk alan çilek olgunlaşmış demektir. Çilek fazla olgunlaştığı takdirde pazar değeri fazla olmamakta ve nakliyatı da zor olmaktadır. Genellikle çilekler sofralık olarak kullanılacak ise her iki günde bir toplanmalıdır. En uygun toplama zamanı sabahın erken saatleridir. Toplanan çilekler hemen gölge bir yere taşınmalıdır. Taze olarak tüketilecek çilekler sap ve çanak yaprakları ile birlikte koparılmalıdır. Koparırken başparmak ve işaret parmağı ile meyve sapı tutulur ve meyve çanak yapraklarının 1 cm kadar üstünden koparılır. Çilekler 2 – 5 derecede 2 - 4 gün, 0 derecede 8 gün muhafaza edilebilir. Ambalajında, taşıma süresince meyveleri iyi bir halde koruyacak nitelikte yapılmış kutu veya sepetler şeklinde olmalı ve en çok net 500 gram meyve alacak büyüklükte olmalıdır.

Çilek bağışıklık sistemini güçlendirir. Vitamin açısından Limon ve Portakala oranla çilekte daha fazla C vitamini bulunur. A ve B vitaminleri ile kalsiyum, demir ve fosfor gibi mineral maddeleri bol miktarda içerir. Ayrıca çilek, çocuk felci, ağız ve deri yaralarını oluşturan bazı virüsler için de öldürücü bir etkiye sahiptir. Çileğin ciltteki sivilcelere de iyi geldiği söylenir. İdrar söktürücü, ayrıca romatizma ve gut hastalığı ağrılarını azaltan bir etkiye de sahiptir. Ateş düşürücü etkisi yanında, sinirleri kuvvetlendirip, bağırsak kurtlarını da döker. Çilek son derece güçlü bir etkiye sahip olduğu için bazen insanlar bu meyvenin besin etkisine alerjiyle tepki verebilir. Bu tepki “Çilek Alerjisi” olarak tanımlanır.

Mevsimi çok kısa süren çilek en dayanıksız meyvelerden biridir ve ancak 2 gün zor dayanır. Çileği satın alırken dikkat edeceğiniz noktalara gelince. Canlı kırmızı renkli ve lekesiz olanları seçin. Paketlerde satılanları kontrol ederek alın. Satın aldıktan hemen sonra tüketin. Buzdolabında 1-2 gün saklayacaksanız saplarını koparmadan ve yıkamadan geniş bir kâse içinde saklayın. Çilekleri yıkarken saplarını ayıklayın. Akarsuyun altında hızla yıkayıp süzün. Çileği 1 yıl süreyle dondurarak saklayabilirsiniz. Bunun için taze, sert ve olgun olanları buzlu suda iyice yıkayın. Saplarını temizleyip kâğıt havlu ile kurulayın. Havası mümkün olduğunca alınmış bir kap veya poşetlere doldurup derin dondurucuya yerleştirin. Kışın pasta ve tatlılarınızda kullanabilirsiniz.

21 Mayıs Dünya Süt Günü

21 MAYIS DÜNYA SÜT GÜNÜ


“YETİŞKİNLERLERİNDEN ÇOK ÇOCUKLARINI DÜŞÜNEN, ONLARI KORUYAN VE SAĞLIKLI YETİŞTİRİLMELERİNİ DESTEKLEYEN VE SAĞLAYAN BİR ULUS, GÖZÜ ARKADA KALMADAN, GELECEĞİNİ DAHA İYİ VE DAHA GÜZELOLANLARIN ELLERİNE TERK EDEBİLİR”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
(1928, CENEVRE ÇOCUK HAKLARI BEYANNAMESİNİ İMZALARKEN)


İnsanoğlu 5000 yıldan beri süt içiyor. Bununla ilgili tarihi kayıtlar Dicle ve Fırat ırmakları arasına kurulmuş Sümer uygarlığının Ur kentinde bulunmuştur. Birleşmiş Milletler Gıda Tarım Teşkilatı 1956 yılında 21 Mayıs tarihini “Dünya Süt Günü” olarak ilan etmiştir.

Dünya’da Birleşmiş Milletlere bağlı ülkelerde bu gün süt tüketimini teşvik eden, süt ve süt ürünlerinin faydalarını anlatan kampanyalarla geçmektedir. Özellikle Avrupa Birliği ülkelerinde, A.B.D’nde sanatçılar, sporcular, çizgi film kahramanları süt ve süt ürünleriyle poz verip halkın önüne çıkmaktadırlar.

Türkiye’de de yıllardan beri “Dünya Süt Günü” özellikle Tarım Bakanlığının, Ziraat Mühendisleri ve Gıda Mühendisleri Odaları girişimleri ile çeşitli etkinlikler ile kutlanmaktadır. Süt ve ürünleri üreten firmalar bu kampanyalara destek vermektedirler. Keza 21 Mayıs ta TBMM’de gündem dışı söz alarak milletvekilleri Türkiye süt sanayii konusunda konuşmalar yapmaktadır.

Bilindiği üzere Süt, bütün besin maddelerini, yaşamsal işlemler için gerekli olan vitaminleri, mineralleri, enzimleri, antikorları bünyesinde yeterli ve dengeli bulunduran tek gıda maddesidir. Yeni doğan bir bebek sadece anne sütüyle beslenir. Süt bir yavrunun gereksinimi olan bütün besin maddelerini “yeterli” ve “dengeli” bir şekilde içerir. Bilim adamları Süt’e “Tam Gıda” da derler. Yapılan araştırmalar süt içen toplumların bireylerinin fiziki yapılarının daha güçlü olduğu ortaya konmuştur. Örneğin Japon ve Çinliler kısa boylu ve minyondurlar. Bu toplumların tükettikleri süt miktarları da çok azdır. Oysa A.B.D. ne yerleşen Çinli ve Japonların ikinci nesillerinin daha güçlü ve uzun boylu oldukları belirlenmiştir. Bunu nedeni sonradan kazanılan süt içme alışkanlığıdır.

Ülkemizde süt eşdeğeri olarak kişi başına tüketim, yaklaşık yılda 170 litredir. İşlenmiş içme sütü (kutusüt; pastörize ve UHT) olarak kişi başına tüketim ise yılda 5 - 6 litre civarındadır. Oysa, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda sadece işlenmiş içme sütü tüketimi kişi başına yılda 60-170 litre arasında değişmektedir. Avrupa Birliğinde ve ABD de bu değer kişi başına 95 litredir. Bu rakamlarda, ülkemizde süt ve eşdeğeri ürünlerin tüketimi çok gerilerde olduğunu ortaya koymaktadır.

Diğer yandan Türkiye Süt Sanayii için önemli olan bir diğer konu da sağlıklı süt tüketimini artırmaktır. Sağlıksız süt Türkiye için çok önemli bir sorundur. Sütü sağmaya başladığınız andan itibaren havadan, insanlardan, sağıldığı kaptan bulaşan mikroorganizmalar, sütü bozmaya başlar. Süt hangi ürüne işlenecekse işlensin besin değeri bozulmadan işlenerek piyasaya sunulmalıdır. Temiz ve hijyenik ortamlarda modern teknolojiler kullanarak üretim yapılmalı ve ambalajlanmalıdır. Sağlıksız süt ve ürünleri yüzünden her yıl binlerce kişi çeşitli gıda zehirlenmelerine yakalanmaktadır.

Diğer yandan yukarıda belirttiğim üzere kişi başına yılda 5-6 litre kutu sütü tüketilen Türkiye'de bunun üç misli sağlıksız sokak sütü tüketilmesi ciddi bir sağlık ve ekonomik sorun olarak karşımızdadır. Yapılan araştırmalarda Türkiye’de yılda üretilen 10 milyon ton sütün yaklaşık % 40 ‘ı açıkta satılmaktadır. tüketicilerin % 40'ı sokak sütü almaktadır. Avrupa Birliğinin kapılarını zorladığımız (!) bu günlerde. AB denetçileri Kopenhag kriterlerindeki uyumu izlerken, diğer yandan Türkiye’de açıkta satılan yiyecek bolluğu karşısında hayrete düşmekte ve bu konuda devletin üzerine düşeni uygulaması konusunda uyarılarını ısrarla yapmaktadırlar. Zira AB ülkelerinde açıkta süt satılma oranı % 1 düzeyinde bile değildir. Açıkta satılan sütler konusu başka bir haftaya bırakarak, Türkiye’de süt içme alışkanlığının arttırılması konusunda önerilerimizi;
• Okul sütü programının tüm yurtta zaman geçirilmeden başlatılması,
• Özellikle ilköğretim öğrencilerine ve velilerine yönelik “Üretimden Tüketime Süt ve Ürünleri” konulu konferanslar verilmesi ve kitapçıklar hazırlanması,
• Popüler spor ve sanat camiasından kişilere spot reklamlar yaptırılması, TV ve sinemalarda sık sık gösterilmesi,
• “Süt Kupası” adı altında futbol, basketbol, voleybol, yüzme, yelken, at yarışı gibi spor dallarında müsabakalar ve turnuvaların düzenlenmesi,
olarak sıralayabiliriz.

Yazımızın başında ulu önder Atatürk’ün sözünden hareket ile; iyi beslenen toplum bireyleri, fiziksel ve zihinsel yönden sağlıklı olduklarından dolayı yaratıcı, yetenekli, düzenli çalışma ve üretme gücüne sahip olmaktadır. Ülkelerin kalkınmasında da, bu yaratıcı ve üreten insanların itici gücüne ihtiyaç vardır. İnsanların yeterli ve dengeli beslenmesinde hayvansal kaynaklı gıda maddelerinin çok büyük katkısı ve önemi vardır. Hayvansal kaynaklı bir gıda maddesi olan süt ve süt ürünleri, içindeki besin öğeleri dolayısıyla insanların beslenmesinde önemli rol oynarlar. Her geçen gün daha da artan ülke nüfusumuzun sağlıklı beslenmesi için süte ve sütçülüğe gereken önemin verilmesi zorunlu bir görevdir. Bu bilinçle, sağlıklı nesillerin yetiştirilmesi için süt talebini canlandırmak ve her yaş grubundaki insanımıza süt içme alışkanlığı kazandırmak, süt ve mamullerinin besin değeri konusunda kamuoyunu aydınlatarak süt ve ürünleri tüketimi artırmak gerekliliği ortadadır. Bu sadece 21 Mayıs a sığacak bir günle kalmayıp “21 Mayıs Dünya Süt Günü”nden başlayarak Türkiye'nin geleceği için her gün 2 bardak süt içme başlayalım. Geleceğimize yatırım yapalım.

GELİNCİKLER


GELİNCİKLER

Bu günlerde şehirden uzaklaşıp kırlara uzandığınızda karşınıza kırlarda rengârenk açmış çiçekler arasında gelincikleri hemen fark edeceksiniz. Gelincikler kırlardan çiçek olarak varlığını koparıldığı anda kaybetmesi, solup gitmesi onu ayrı ve özgün kılmaktadır. Araştırmacılara göre geleneksel Türk gelinliklerinin kırmızı olmasından gelir. Kırmızı gelincikler küçük bir gelin olarak görürler. Hatta Göktürk yazıtlarında da geçen "gelin" sözcüğünün küçültme ve sevgi ifade eden - cik eki ile türetildiğini söylemekteler. Eskiden dağ lalesi olarak da adlandırılan bu çiçeğe narin ve aşık olunan bir geline benzeterek gelincik adını vermişler.

Gelincik (Paper rhoeas), Papaveraceae (gelincikgiller) familyasından Dünya'da çok geniş bir yayılma alanına sahip tek yıllık bir bitkidir. 25-60 cm arasında değişen yüksekliklere ulaşabilir. Yaprakları mavimsi yeşildir. Dip yapraklar uzun saplı, gövde yaprakları sapsız ve gövdeye bitişiktir. Çiçeklerin genel rengi koyu kırmızıdır. Ancak beyaza kadar giden değişik sarı, turuncu, renkleri vardır. Gelincik tazeyken kırmızı taç yaprakları ve yoğun bir haşhaş kokusuyla kendini belli eder. Gelincik hafif bir yatıştırıcıdır. Özellikle taçyapraklarında rhoeadic ve papaveric asitler vardır. Bitkinin tüm parçaları zehir içermeyen rhoeadine alkoloidi içerir. Aktif içeriği o kadar azdır ki bunu oransal olarak ifade etmek pek mümkün değildir. Haşhaşta bulunan meconic asit de gelincikte yoktur. Gelincik kullanılırken taçyapraklarındaki kapsule yakın siyah bölgenin atılması gerekir. Çünkü bu bölge thebaine denilen bir alkoloid içerir. Ayrıca son yapılan bilimsel araştırmalarda kırmızı yapraklarında (petallerinde) cyanidin-B ve pelargonidin-C bulunduğu ve içerdiği bu maddelerin antioksidan özelliğe sahip polifenollerde olan flavonoid grubuna dahil olduğu ortaya çıkmıştır. Flavinoitler özellikle bitkilerde bulunan işlevsel besinlerdir. Tüm flavonoitlerin ortak özellikleri güçlü antioksidan etkilerinin olması, kalp hastalıkları ve kanser oluşma riskini azaltmasıdır. Yoğun olarak kırmızı şarapta bulunan siyanidin, gelincikte de mevcuttur ve birçok kronik hastalık riskinin azaltılmasında rol oynamaktadır

Gelincik çiçeğinin yeşil aksamından, tohumlarından ve kırmızı taç yapraklarından, petallerinden yararlanılır. Çiçekleri su içinde şişelerde güneşte bekletilerek şerbeti çıkarılır. İçine limon tuzu konursa rengi çabuk ve daha güzel çıkar. Yazın şerbet olarak içilir. Çiçekler güneşte ve mümkün olduğu kadar çabuk kurutulur. Bileşiminde zamk, şeker, müsilaj ve çok az miktarda alkaloit bulunur. Hafif yumuşatıcı ve uyuşturucu bir tesiri vardır. Öksürük ve nezle gibi hastalıklarda yumuşatıcı olarak şurup hâlinde verilir. Uykusuzluğu giderir. Yanıkları iyileştirir.
Gelinciğin tarihsel izleri 3000 yıl önceki Mısır lahitlerinde bulunmuştur. Keza yaklaşık 1000 Bizans prensesi Anicia Juliana gelinciklerle birlikte resmedilmiştir. Gelincik Homeros’un İlyada'sında da yer bulur. Homeros ölen savaşçıları gelinciklere benzetir. Eski Yunan / Roma mitolojisinde de gelincik bir çok tanrı ile ilişkilendirilir. Örneğin Morpheus (uyku tanrısı Hypnos'un üçbin çocuğundan biridir ve insanlara uykuda çeşitli biçimlerde görünen düşleri simgeler) gelincikten yaptığı taçları uyutmak istediklerine verir. Adına yapılan tapınaklar da genellikle gelinciklerle süslenirdi. Romalılar karasevdaya düşenlere gelincikten yaptıkları içecekleri verir ve bunların aşk acılarını dindireceğine inanırlardı. Gelinciklerle ilgili bir başka efsanede de Cengiz Han bir savaşta düşmanı perişan edip muharebe meydanını kan gölüne çevirdikten kısa bir süre sonra burayı gelinciklerin doldurduklarından bahsedilmektedir. Aynı hikaye yüzyıllar sonra Napolyon ile ilişkilendirilerek de anlatılır. Keza bir Amerikalı bayan M.Michael gelinciğin 1. Dünya Savaşında cephelerde ölenler için bir hatırlama sembolü haline gelmesi için öncülük yaptı. Ateşkesten iki gün önce, 9 Kasım 1918 te bu kabul edildi. Araştırıldığında, çok muhtemeldir ki askerlik tarihi benzer savaş öyküleri ile doludur. Zira bahar ayları savaş aylarıdır. Savaşsız fakat gelincik kaplı kırlarla dolu bir dünya umuduyla.

5 Mayıs 2009 Salı

HIDRELLEZ

HIDIRELLEZ
(4 Mayıs 2007 tarihli Akşam Gazetesi Ege İlavesi "Ziraatçi Gözüyle" Köşemde yayınlanmıştır)

Hıdrellez, Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olduğu savıyla kutlanmaktadır. Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

Rumi takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.

Hızır ve Hıdrellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdrellezin Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Ancak Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir. Hızır; hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda insanlar arasında dolaşarak onlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında bir elçidir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür.

Ege ve Akdeniz yörelerinde Hıdrellez gecesi piknik alanlarına, suyun ve ağacın bol olduğu yerlerde kutlanmaktadır. Buralarda hayırlar yapılmakta, dualar okunmaktadır. Hıdrellez günü dolayısıyla adaklar adanır. Öyle ki toprağa istenilen şeyin resmi çizilir ya da taşlarla belirlenir. Çocuk ya da mal isteyenler kırmızı kese içerisine para ya da isim yazarak dilekte bulunurlar. Bunlar hıdrellezin gelenekselleşmiş ritüelleridir. Ayrıca hıdrellez gecesi yıkanıldığında tüm hastalıklardan arınıldığı söylenir.

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.

Son yıllarda yalnızca gül fidanı diplerin çöpten evler yapmak, ya da mahalle aralarında yakılan ateşin üstünden atlamak, akşam denize dilek atmak, yerel yönetimlerin düzenlediği konserler, biraz da piyasa yaparak turlamak biçiminde kutlanan Hıdırellez bayramı, 20. yüzyılın ilk yarısında daha canlı ve hareketli kutlanırdı. Bununla ilgili birçok hatırayı rahmetli Anneannemden çok dinlemişimdir. O yıllarda özellikle İzmir’de sokaklardan deniz kenarına inen hanımlar sandallar ile denize açılır niyetlerin yazılı olduğu kağıtlar denize atılırmış. Ardından sabah pikniğine geçilir şarkılar eşliğinde eğlenilirmiş. Gül ağacına asılan dilekler maniler eşliğinde okunurmuş. Dileklerinizi kabul olacağı bir bahar dileğiyle.