Bu Blogda Ara

30 Nisan 2010 Cuma

İZMİR TULUMU




Dünyada yaklaşık 2000 çeşidi olduğu bilinen peynirin ülkemizde de sayısı hakkında kesin bir bilgi elimizde olmamasına rağmen 100 civarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu peynirler bazıları birbirine yakın özelliklerde görünse de üretiminde, tadında, yapısında veya aromasında bir farklılık görülmektedir. Peynir kelimesi Türkçe’ye Farsça benir, penir, beynir sözcüğünden girdiği tahmin edilir. Göçebe Türk aşiretlerinin IX yüzyıl başlarında Uygurlar yönetimindeki Tarım bölgesine yerleşmesi ile yaşam biçimlerinin de değişmesi, beraberinde tükettikleri gıdalarda da farklılaşmalara neden olmuştur. Bu dönemde et ve sütten yapılan besinler ağırlık kazanmaya başlamıştı. XI. yüzyılda Balasagunlu Yusuf Has Hacip’in yazdığı Kutatgu Bilig ve 1072 – 1074 yılları arasında Kaşkarlı Mahmut’un yazdığı Divanü Lügat-it Türk’de, gene XII ve XIII. yüzyılda yazıldığı bilinen Dede Korkut Kitabın’da Türklerin yapıp tükettiği peynir ve yoğurt çeşitlerinden söz edilmektedir.

Peynir soframıza kahvaltıda, bir simit yanında öğün geçiştirirken, pizza veya pidenin içinde, kimi zaman rakı soframızda kavunun yanında, kimi zaman da böreklerin içerisinde ulaşıp damağımıza bir tat olarak yerleşir. Keza peynir kadar geçmişi eski olan şarap’ın peynir ile ilişkisini de unutmamak gerekir. İzmir ve yöresindeki bağlardaki üzümlerden mitolojik dönemlerden bu yana şarap elde edilmektedir. Şarap uzmanlarınca da aynı yöreden olan peynir ve şarapların birbirine yakıştığı belirtilmektedir.

10000 yıllık İzmir tarihinin sofra kültürü içinde yer bulan İzmir tulum peyniri, son yıllarda sadece İzmir de ve çevre illerde değil, özellikle İstanbul ve Ankara'nın peynir pazarında aranır olmuştur. İzmir ve çevresinde İzmir tulumundan başka Ayvalık sepet peyniri, Ayvalık Kirlihanım peyniri, Kopanisti, Karaburun Keçi Sepet peyniri, Seferihisar Armola peynir, Karaburun lorlu keçi tulum peyniri yöresel olarak tanınan başlıca peynir çeşitleridir.

İzmir Tulumu peyniri yapılış itibariyle Anadolu'da ki benzerlerinden farklılık gösterir. Dolayısıyla bu farklılık yapısına ve tadına da yansır. Günümüzde İzmir tulumunun deri olarak üretimi çok az mandırada devam etmektedir. Çoğunda derinin yerini teneke almıştır. Bu değişim İzmir tulumu adı da İzmir teneke tulumu olarak yansımasıyla karşımıza çıkmıştır.





İzmir tulum peynir gerçekte randımanı yüksek koyun sütünden yapılır, koyun sütü olmadığı veya az olduğu dönemlerde inek ve keçi sütleri ile paçal yapılarak peynire işlenir. Geleneksel olarak yapılan tulum peynirlerde süt ısıtılmaz, mandıraya gelen süt tülbentlerle süzülür ve mayalama sıcaklığı olan 28 - 35°C ye kadar ısıtılır. Maya ilavesinden sonra pıhtılaşma işlemi 45 dakika ile 1 saat 15 dakikada tamamlanır. Pıhtının kırılmasında tahta sopalar kullanılır ve pıhtı nohut büyüklüğüne kadar kırılır. 15 dakika dinlendirilen pıhtının üzerine 40 - 50 °C de sıcak su dökülür. Cendere bezi ile pıhtı sudan ayrılır. Pıhtıdan suyun tamamen ayrılmasında iki farklı yöntem kullanılır. Birinde pıhtı üzerine ağırlık konur diğeri ise Ödemiş, Tire ve Bayındır civarında cendere bezi içindeki pıhtı asılarak suyun ayrılması uygulamasıdır. Kendiliğinden süzme ile gerçekleşen işlemde, bu pıhtıdan yapılan peynir daha serttir.

Peynirin içine konacağı, korunacağı ve olgunlaşacağı tulum, çoğunlukla keçi tulumundan yapılır. Keçi tulumu daha yumuşak ve esnektir. Tulumun kılları önce makasla kesilir ve fırça ile su ve sabunla yıkanarak temizlenir. İçindeki bulunan olası delikler kapatılır. Cendere bezinden alınan ham peynir büyük parçalar halinde kesilerek tulumlara bir sıra peynir bir sıra iri taneli tuz serpilerek yerleştirilir. Tuz miktarı % 7 - 9 civarında tutulur. Doldurulan tulumun ağzı sicim ile bağlanır. Tulum bozulmaması için kesinlikle hava almamalıdır. 1 hafta mandırada kalan peynirler daha sonra olgunlaşması için soğuk hava depolarına gönderilirler. Tire ve Ödemiş'te bazı mandıralar bu peynirleri atalarının yaptığı gibi Bozdağ'daki içinde her mevsim kar olan mağaralarda olgunlaştırırlar. Tulumlar en az ayda bir kez kontrol edilir. Tulumdaki peynir salamurayı bu olgunlaşma sürecinde çeker, bir kısmını tulum dışarı salar. İyi bir tulum peyniri için olgunlaşmanın en az 3 ay sürmesi gerekir. İşte en önemli fark; geleneksel tulum peynirlerinde peynir tulumun kılsız tarafında olgunlaştırılırken, İzmir tulumu traşlanmış kıllı tarafta olgunlaştırılır. Ve geleneksel tulum peynirleri tek bir kitle iken İzmir tulumu kalıplar halindedir.



İzmir tulumu beyaz peynire göre daha sert ve tuzludur. Peynirin üzerinde toplu iğne başı büyüklüğünde yeknesak yayılmış gözler olması iyidir. Gözler daha büyük hatta yarıklar varsa kusurlu olarak kabul edilir.

Tulum taze peynirlere göre daha uzun ömürlüdür ve olgunlaştırıldığı yer ile ilgili olarak da oldukça lezizdir. Peyniri içerdiği protein, yağ mineral maddeler ve vitaminler açısından çok zengin bir gıdadır. Özellikle vücudun mutlaka dışarıdan besinlerle alması yani kendisinin yapamadığı bazı aminoasit ve yağ asitlerini bolca içerir. Kalsiyum ve B2 vitamini açısından çok zengindir. Peynirler yapılışı ve olgunlaşması sırasında proteinlerin hidrolizi nedeniyle hazım olabilme oranları artmakta, hatta diğer gıdaların daha kolay sindirilmesine yardımcı olmaktadır. Peynir düşük laktoz konsantrasyonu ile bağırsakları laktoza duyarlı kişiler içinde uygun bir besin maddesidir. Unutulmamalıdır ki İzmir tulumunun tadı üzerine sütün sağıldığı hayvanın yediği değişik floradaki otlardan, üretim tekniğine, temizlik ve hijyenin yanı sıra sütün kalitesi etkilidir. Artık marketlerde ve pazarlarda maalesef o geleneksel tatta İzmir tulumuna rastlamak oldukça güçtür. Burada İzmir Tulumunun üretiminde geleneksellikten standart ve modern üretimine geçilirken ananevi üretim yöntemleriyle yöresel tatların modern standartlara yansıması gerekliliği göz ardı edilmemelidir.

HÜR İRADE NEDİR?


SOKRAT, öğrencilerini yetiştirirken "okuduklarınızı ve duyduklarınızı değil, kendi öz düşüncelerinizi, kendi içinizde olup bitenleri söyleyin. Başkalarının ağaçlarından meyve yeme alışkanlığından sıyrılarak, kendi bahçenizin fidanlarını yetiştirin. İşte o zaman, meyve yemenin zevkini tadacaksınız" diyerek, öğrencilerinin kendi kişiliklerini ve iradelerini özgür düşünce ortamında geliştirmeye yöneltmiştir.

Öncelikle “hür” ve “irade” kavramlarının Türk Dil Kurumu sözlüğünde nasıl tanımlandığına bakalım. “Hür” kelimesinin karşılığı “özgür, özgür bir biçimde” diye tanımlanıyor. Dolayısıyla burada “özgür” kelimesini “hür” kelimesi ile eş anlamlı gösteriyor. Özgür ise “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, şarta bağlı olamayan, serbest, hür”, “bireysel”, “yönetim bakımından yabancı bir gücün etkisi altında bulunmayan, başka bir yönetime bağlı olmayan, bağımsız, hür (ulus, ülke)”, “kendi kendine hareket etme, davranma, karar verme gücü olan”, “tutuklu olmayan, hür”, “başkasının kölesi olmayan, hür”, “siyasi bir güç tarafından denetlenmeyen, engellenmeyen” olmak üzere beş ayrı tanım ile açıklanmıştır. “İrade” ise “Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü, istenç” olarak tanımlanmıştır.

Türkçe de özgür kelimesinden önce hür kelimesi serbest ve kölelikten kurtuluş anlamında kullanılırken günümüzde eş anlamda özgür kelimesi de kullanılmaktadır. Özgürlük kelimesi hürriyet kelimesinin ifade ettiği serbestlik ve köle olmama anlamından başka anlamlar da içermektedir. Bu bakımdan yazımda hür ve özgür kelimelerini ben eş anlamlı olarak kullanmayı tercih ettim.

Özgürlük yada hürriyet, genel olarak, herhangi bir dış kuvvetin etkisi altında olmadan-herhangi bir bağımlılık ilişkisi içinde olmadan-davranabilmek-hareket edebilmek-anlamına geliyor. Ancak burada söz konusu olan mutlak anlamda bir bağımsızlık da değildir. “Bağımlılık içinde bir bağımsızlık” olarak da tanımlayabiliriz. Hür irade ise, başkalarının iradesine tabi olmadan, ne yapacağına kendi nefsinle-kendin olarak karar verebilmek olarak kısaca özetleyebiliriz. Burada altı çizilmesi gereken iki nokta var. Birincisi; “herhangi bir dış kuvvetin -iradenin- etkisi altında olmamak - herhangi bir bağımlılık ilişkisi içinde olmamak”. İkincisi de, “kendi nefsinle – kendin - olarak karar verebilmek” dir.

Özellikle “İrade” hür insanın karar ve davranışlarında etkili olan bir kavramdır. İrademiz ile çevreden gelen bilgileri sahip olduğun bilgilerle değerlendirerek, işleyerek – sentezleyerek - çevreye karşı bir reaksiyon - eylem - oluşturabilme yeteneğidir. Aslında bu, bir yerde, varolabilme yeteneği, kabiliyeti anlamına da gelmekte. Çünkü bu işi yaparken yada yapabiliyorsan kendin olarak da gerçekleşerek varolabiliyorsun; bu şekilde, çevreyle kurulan etki-tepki dengesi içinde varlığımızı sürdürebiliyoruz.

İnsanın düşüncede ve eylemde hür iradesi ve rızası, bireysel hürriyetinin ölçüsüdür. Tabiî ki hür iradenin anlamı zekâ, akıl, irade ve ruh hürriyetidir.
Özgürlük kanıtlanır mı? Kimimiz hayır diyebilir. Ancak özgürlüğü yaşamak mümkündür düşüncesindeyim. Bazı felsefeciler de özgür irade, kanıtlanamaz ama yaşanabilir demektedir. Özgür iradenin varlığını savunan filozoflar, psikolojik yada ahlaksal deneyimin basit tasvirlerinden hareket ederler. Descardes “İrademizin özgür olduğunu kanıtsız, sadece ona ilişkin deneyimlerimizle biliriz” demekteydi. Leibniz özgür iradeye ilişkin “canlı iç duygu”muzu yardıma çağırmaktaydı. Bergson “bilincin dolaysız verileri”nde özgürlüğü bulmakta. Friedrich Engels ise “Hür İrade, konuyu bilerek karar verme gücünden başka bir şey değildir” demiştir.

Hür irade; aslında seçme ve tercih etme yetisine sahip olma özelliğiyle insan doğasında, doğuştan kazanılmış bir hak niteliğinde de düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında hür iradenin insanın elinden alınması mümkün değildir. Ancak hür irade, bilincin sadece kendisinin oluşturduğu bir ürün de değildir. İnsan bilincinin bir tercih yapmasını doğuran başka sebepler de vardır. İşte bilgili olmak insanı insanlarla birbirine bağlar. Bilginin iletişimi ve kullanımı ile bireysel düşünce insana aynı zamanda bir sorumluluk da yükler. Kendisine iletilen bilgiler ışığında tercihlerini yaparken, aynı zamanda hür iradesini bu bilgiler ışığında sınırlandırabilmektedir. Böyle bir sınırlama hür iradeyi yok etmez. Hür iradeyi sorumlulaştırır. Sorumluluk da dinamik bir olgudur. Zira sorumluluğu getiren bilgi de sürekli yenilenmektedir. Daha iyi bir geleceğe önayak olma ancak ve ancak insanın sorumlu olmasına bağlıdır. Sorumluluğun sınırlarını ise bilginin paylaşılması ve bilinç çizmektedir.

İnsanlarda karar alma ve kararı yerine getirebilme özgürlüğü vardır. Karar alma bir kaç olanak karşısında bunlardan birini seçebilme serbestîsidir. İnsan bu yetkiyi küçüklüğünden beri kendinde bulur. Dolayısıyla düşünce özgürlüğü ve bunu uygulama yani hür irade doğal olarak insanda doğuştan vardır. Ancak hür irade insanın; her istediğini yapması, başkalarının zararına da olsa hür düşündüğünü uygulamaya koyabilmesi değildir. Oysa hangi tür özgürlük olursa olsun, insanlara hiç bir zaman ve mekânda sınırsız olarak verilmemiştir. Zira sınırsız özgürlük fayda yerine zarar getirdiği gibi, toplumu fikir, düşünce ve ahlâk kargaşasına ve yozlaşmaya götürür.
“Hür irade” kavramında “irade” ifadesini biraz daha irdelemekte fayda vardır. Arapça asıllı bu kavram, bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü, yetisi, istek ve dilek anlamlarıyla eski dilde buyruk anlamında da kullanılmıştır. Eski dilde irade-i cüz’iye, insan iradesi için kullanılıyor olup, bir işin yapılıp yapılmamasını insanın denetimine bırakan iç güç, kişisel irade anlamında kullanılmıştır. İrade-i Külliye, yapılıp yapılmaması Tanrı elinde olan anlamında kullanılmıştır. İrade kavramı Türkçede istenç kavramıyla karşılanan bir kavramdır. İrade, başarının temelidir. Kaygıdan uzaklaşıp, kendine güvenmenin bir önemli bağlantısı da “irade” ile olur.

Bireyin yapıp etmelerindeki seçeneklere kendi istem ve eğilimleri doğrultusunda karar verme yeteneği ya da gücü olan irade, insana doğuştan verilme bir yeti olmayıp, bireyin bu yetiyi yaratıcı ve etkin şekilde kullanabilmesi için bir mücadele vermesi gerekmektedir. Bu uğraş ve mücadele iki ayrı alanda söz konusudur. Bunlardan ilki ve mücadelesi daha kolay olanı, baskılara ve dış etkilere karşı olan savaşımdır. Bu savaşımı kazanabilen birey, kendisine ait tüm düşünce, davranış ve eylemlerine kendi karar verebilir. Diğeri ve daha zor olanı ise, bireyin kendi benliğine karşı olan içsel savaşımıdır. Bu savaşımın belirgin özelliği de, kişinin öncelikle dürüstlük ve cesaretle eylem ve davranışlarındaki hata ve kusurlarından dolayı, vicdan öğesini ön plana çıkararak özeleştiride bulunabilmesidir.
İradeli hareket evrende yalnızca insanoğluna özgüdür. İradeli hareket, nesnel bakımdan, basit veya şartlanmış reflekslerden, fizyolojik hareket noktasının, sırf beyine ait olmasıyla ayırt edilir. İradeli bir fiilde klasik olarak şu aşamalar görmektedir; amacın tasarlanması, zihinde tartılması, karar verme ve uygulama. İlk iki aşamada, kavramların işleyişine, akıl yürütmeye veya önceden düşünüp taşınmaya, üçüncü aşama, bu akıl yürütmeyi sonuçlandıran yargıya, dördüncü aşama ise bu yargı tarafından başlatılan harekete karşılık gelir. Sonunda hangi yargının ağır basacağı, özgürlük ve beraberinde irade, zeka ve bilinç üçgenini önümüze koyar. Eğer insan fiilleri önceden kestirilebilecekse insanın özgür olamadığını kabul etmek gerekir, hatta insanın özgür olduğuna inandığı zaman bile özgür olamadığı söylenebilir. Ancak özgürlük belki de başka bir tarzda ele alınmalı ve insanda doğuştan bulunan mutlak ve metafizik bir irade özgürlüğü olarak değil, uzun ve çetin bir evrim sonucunda ve bilimlerin gelişmesi sayesinde, belirlenmeler ve tabii zorunluluklar üstünde kurulan bir hâkimiyet olarak düşünülmelidir. Schopenhauer “İradenin Özgürlüğü” eserinde şöyle der; “insan öncelikle, kendi eylemlerinin, kendi yapısının iradenin kontrolünde olduğunu görmelidir. Bu bilginin ışığıyla, iradenin yöneltmelerinden kendini kurtarmalıdır. Ancak bu şekilde özgürlüğünün tam olarak farkına varır. Sonuç olarak özgürlük, bilginin iradeyi kontrol altına almasıdır”.

Zeka hür irademiz ile yaptığımız hareketlerde önemli bir faktördür. Zekamız çocukluktan olgunluğa kadar gelişir. Bu gelişmeyi akıl ve bilgi ile kuvvetlendirip, ahlak ve erdemle güzelleştirdiğimizde bireysel hür zekamızı toplumun faydası ve gelişmesi için daha etkin kullanabileceğimizi unutmamalıyız. Yaşamımızın hatta dünyamızın her döneminde hür iradeyi, zeka köleliğini isteyen durumlarla karşılaşılmaktadır Ama bizler bunlara karşı özgürlüğe kavuşacak şekilde kendimizi donatmakla yükümlüyüz. İnsan zekası, ruhunda özgürlük meşalesi yandıkça esareti sevmeyeceğini unutmayalım.

Hür irade baskı altında olmadan, herhangi bir dış kuvvete tabi olmadan karar verebilmek olduğunu yine yukarıda belirtmiştim. Burada altı çizilmesi gereken nokta, “kendi isteğimiz” denilen iradenin varolması için çevre ile ilişkilerimizde bilgi, duyarlılık, akıl, kuvvet ve güzelliklerin yanı sıra hırslardan da arınmış olması gerekmektedir. Diğer yandan hür iradeli bireyler yetiştirmek isteyen toplumlar, bireyleri de sürü haline getirmekten çekinmelidir. Birey hürse toplumda hürdür. Bireye ve topluma hürriyet veya özürlüğü getiren en önemli faktörlerden bir de bilgi (pozitif bilim) ve zekadır. Hürriyetimizi (özgürlüğümüz) yok edici düşmanlar; kinlerimiz, korkularımız, dünyevi hesaplarımız, hırslarımız ve etrafımızdan gelen sinsi etkilerdir. Hürriyetini arayan birey önce bütün bunlardan sıyrılabilmelidir. Bilinçle iradesine hâkim olan kişi hürriyetinin eşiğinde demektir, ona oldukça yaklaşmıştır. Bu durumda hürriyetin, iradenin kaynağı değil somut sonucu olarak ortaya çıktığını bize göstermektedir. Konuşmamı Oswald Wirth'ın bir sözü ile sonlandırmak istiyorum “insan, içindeki kötülükleri yenmeği başardığı ölçüde hürriyet sahibi olur” .

KAYNAKÇA
Orhan Hançerlioğlu. Felsefe Sözlüğü, 6. baskı, İstanbul, 1982,
Nurettin Topçu. Hürriyet. Düşünen Adam Dergisi 20. sayı. 17 Mayıs 1961.
www.aktolga.de.
http://mitoloji.info/filozoflar/
Özgürlük “kendin olma cesareti” – SOHO. Ganj Yayınları 2005.
Anonim; Felsefe. TÜSİAD Yayınları. 2002.

PYTHAGORAS VE PYTHAGORAS BARDAĞI




Hayali (1557 - ?) demiş ki;
“cihân-ârâ cihân içredir ârâyı bilmezler
ol mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler”

dünyayı süsleyen aslında dünyanın içindedir ancak süsleyeni (ve/veya süsleyeni aramayı) bilmezler, o denizin içindeki balıklar da denizi bilmezler.”

Sokrates öncesi filozoflar içersinde, çok önemli isimlerden birisi de Pythagoras’dır. Pythagoras iyi bir bilim adamı olmasına karşın, felsefe üzerine de çalışmalar yapmıştır. Özellikle ruhun ölümsüzlüğü ile insan yaşamını düzenleyen kurallar üzerinde yoğunlaşarak, felsefenin doğuşuna büyük katkıda bulunmuştur.

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli Pythagoras tarafından atılmıştır. Biz kendisini okul sıralarından o meşhur dik üçgen teoremi ile hatırlarız ama Pythagoras günümüzde ulaştığımız bilim seviyesinin babalarından sayılır. O kendi devrine kadar gelişmiş bütün çalışmaları bir disiplin altında toplamış, geometri, aritmetik, astronomi, coğrafya, müzik ve tabiat bilgisi olarak ayrı ayrı bilim dalları yaratmıştır. Pythagoras bilimi, bilim için düşünüyor ve seviyordu. Bu nedenle bilgi seven anlamındaki filozof sözcüğünü ilk olarak o kullanmıştır. Pythagoras tüm evrenin sayılar ve aralarındaki ilişkilere göre kurulduğuna inanıyordu. Pythagoras’un müziğin içindeki matematiği bir demirci dükkanının önünden geçerken keşfettiği rivayet edilir. Demirci ustasının, demir döverken kullandığı aletlere göre değişik sesler çıkarması Pythagoras’ın ilgisini çekmiş, dükkanı kapattırarak ustaya çeşitli aletler kullandırmış, çıkan sesleri incelemiş ve kayıtlar almış.

Pythagoras felsefesinde, matematiğin ilkeleri olan sayılar, aynı zamanda varlığın da ilkeleri olarak belirtilmektedir. Sayı varlıksal bir özyapıdadır. Tüm doğada ilk olan şey sayılardır. Sayılarda armoni özellikleri ve bağıntılar bulunur. Evren de armoni ve sayılardan oluşmuştur. Evren, kendisinde egemen olan düzen ve uyum nedeniyle bir “kosmos” olarak adlandırılır. Hareket eden gök cisimleri belirli aralıklarla ses çıkarırlar. Pythagoras müzikteki uyumun tamamıyla sayıya dayandığını, tellerin ya da borunun uzunluğu ile onlardan çıkan ses perdeleri arasında matematik bir bağıntının olduğunu öne sürer. Bu buluşunu, yıldızlar, güneş ve ay gibi gök cisimlerinin yeryüzüne uzaklığına da uygulayarak evrenin uyumlu sesler veren bir birlik oluşturduğu söyler. Pythagoras’a göre, tüm felsefe ve dinlerde “hakikat”ın dağınık ışınları yer almaktaysa da, bu ışınların merkezi ezoterik doktrindir. Ayrıca hakikate ulaşmada öncelikle “sezgi” gereklidir, sadece gözlem ve muhakeme yeteneği yeterli değildi.

Pythagoras, bir filozof ve bilim adamı olmanın yanında, 48. Olimpiyatlarda yumruk düğüşü dalında madalya alacak kadar güçlü bir vücuda da sahipti. Bu özelliği ona, aklî melekelerindeki güçlülük yanında, bilgeliği, fizik alandaki kuvvetini, ve âhenk içerisinde kullanma imkânı vermiştir.

Pythagoras’un Hayatı. Mısır ve Babil Yılları.

Orpheus'dan 200 yıl sonra, (İ.Ö. 570) Samos (Sisam) adasında doğan Pythagoras, çocukluk yıllarını Samos’ta geçirmiş iyi bir eğitim almış ve oldukça zengin olan babasının ticaret yapması nedeniyle birçok yere seyahat etmiştir. Samos halkı güçlü ve o dönemin teknolojik olarak gelişmiş bir şehir devletine sahipti. Şehir önemli bir ticaret merkeziydi. Dini festivallerin odak yeriydi. Pythagoras gençliğinde öğretmeni olan filozof Pherekydes’ten çok etkilenmiştir. 18 - 20 yaşlarında iken Miletus’lu Thales’i (M.Ö.624 - 546) ziyaret etmiştir. Thales kendisine Mısır’a giderek daha çok Matematik ve Astronomi öğrenmesi tavsiyesinde bulunmuştur. Pythagoras, Thales’in öğrencisi Anaximander (M.Ö. 610 - 546)’in Miletus’daki derslerine girerek geometri ve evren bilimi (cozmology) öğrenmiştir. Pythagoras, Delph mâbedinde inisiye edildi. "Orpheic" doktrini öğrendikten sonra, Samos Tiran'ı Polykrates'e karşı olduğu için adadan ayrılarak, Mısır'a (Menfis'e) gitti. Pythagoras, Heliopolis, Memphis ve Thebes’teki tüm önemli tapınaklar arasında mekik dokuyarak rahiplerle birlikte ayinlerin aktif bir parçası oldu, tapınaklarda görev almayı reddetmesine karşın hermetik uygulamanın en eski, kutsal ve saygın merkezi Thebes’te (Aşağı Mısır’da) giriş için gerekli dinsel törenleri tamamladıktan sonra ilk yabancı kişi olarak rahipliğe kabul edildi. Hermes mâbedinde inisiye edilen düşünür, 22 yılını Osiris râhipleri ile birlikte geçirdi, büyük üstatlığa kadar yükseldi. Bu dönemde (MÖ 525) Pers hükümdarı Gambis, Mısır’ı işgal ederek bir çok hermetik râhip ile birlikte Pythagoras’ı da esir alarak Bâbil’e sürdü. Mezepotamya, o dönemin en büyük matematikçilerini barındırmakla ünlüydü. Orada Babil’lilerden aritmetik, müzik ve diğer matematiksel bilimlerde öğrendikleriyle mükemmelliğin zirvesine ulaştı. Bölgede yapılan kazılarda elde edilen tabletlerden Mezopotamya’daki Sümer matematiğinin hem batı yönünde Roma’ya, hem de doğu yönünde Hindistan’a kadar yayıldığı görülmüştür. Pythagoras Baal mabedinde 12 yıl geçirdi. Güvenini kazandığı Bâbil Kralı sayesinde, Fenike, Kalde ve Hindistan’ı gezerek, yeni fikir ve görüşler edinen Pythagoras, Sümer medeniyetinin yaşayan tüm eserlerini inceleme imkânı bulmuştur. Sümer râhipleri, sürgündeki Mısırlı inisiyeleri kendilerinden kabul ettikleri için, Güneş odaklı inanç sisteminin hâkim olduğu öğretilerinin bütün sırlarını, ona da açıklamışlardır. Hermes mâbedindeki gizemli tefekkür derecelerinin Baal mâbetlerinde de aynen yaşadığını gören Pythagoras, burada da, üstad olarak tanınmıştır. Pythagoras Babil'in Persler tarafından işgali sırasında resmi din olarak kabul edilmiş bulunan Zerdüşt dinini inceleme fırsatı buldu. Hindistan'da Kadim "Rama" dininin öğretilerini savunan “Gimnosophistler”le, Kudüs'te de Kabbalacılarla temas kurdu. Mistik sayı tekniğinin Kabbala'daki yorumunu da inceledi.

Samos (Sisam)’a Dönüş ve Pythagoras Okulu

Pythagoras, 34 sene sonra, Pers hâkimiyeti altına girmiş bulunan, Sisam’a dönebilmiştir. Öğretisini, Delph mâbedindeki râhiplere vermekte güçlük çektiği için, bir yıl sonra güney İtalya'daki zengin Yunan kentlerinden birine, Crotana'ya geçti ve kendi etik kurallarına uygun matematik, astronomi, felsefe ve din ile ilgili okulunu kurdu. Din bilimi ve matematik kombinasyonu P ythagoras ile başladı. Kurduğu okula “yarımdaire” dedi. Bu okul çok sayıda izleyiciye sahipti. Okulun iç grubunda (imtiyazlı danışman grubu) az sayıda, kendilerine “mathematikoi” denilen filozof/matematikçiler vardı. Bunlar vegeteryan beslenme biçimini kabul etmek zorundaydılar. Bu grupta hem erkek hem de kadın bulunmaktaydı. Gerçekten Pythagorasçı birçok kadın sonraları ünlü filozoflar arasına girdi. Bunlar bir manastırdaki gibi yaşadılar. Katı kurallara bağlı ve her hangi bir özel mal ve mülke sahip değillerdi. İç grubun dışındaki dinleyicilere “akousmatikoi” denirdi ve bunlar kendi aileleri ile kendi evlerinde yaşarlardı; bunların et yemelerine de izin verilmişti. Bazı yazarlara göre bu tür eğitim tarzı, bilim çağının başlaması için ilk adımı oluşturdu ve yüzyıllar sonra İtalya'da Rönesans'ın doğmasını sağladı.

Pythagoras söylemlerinde kendini hissettiren gizemcilik (mistisizim) Asya’dan getirdiği değerlerin dışavurumu olduğu görülmektedir. Doğuda gördüğü ve benimsediği gibi yaparak çevresinde bir “kardeşlik” ortamı yaratmaya çalışmıştır. Pythagoras tarafından, gençlere kendilerinden daha yaşlı olanlara saygı duyulması fikri geliştirildi ve öğretildi. Eşitlik temeline dayalı adalet vurgulandı. Okulda, sakin olmak, nazik olmak ve dürüstlük kuralları teşvik edildi. Pythagoras aynı zamanda gizli kardeşlik olarak bilinen topluluğun da başkanıydı. İbadet edilen sayılar ve sayısal ilişkilerdi. Evren, tanrılar, müzik v.s. için matematiksel açıklamalar bulmaya çalıştılar. Pythagoras’a göre “Evren bir sayı uyumudur”. Pythagoras tüm ilişkilerin sayılardaki ilişkilere indirgeneceğine inanmıştı. Kardeşliğin Pythagorasçılar denilen üyeleri tam ortaklık içinde yaşıyor, her yeni buluşu Pythagoras’ın adına saptıyorlar ve her yeni düşünceyi gizli tutmak için yemin ediyorlardı. Hiçbir el yazması bırakmadıkları için kuramlarına ilişkin bilgiler bir kural olarak başka kaynaklardan gelmiştir. Hatta günlük yazılarını ıslak kumlar üzerine yazıldığı söylenir.

Pythagoras okulu en parlak dönemine M.Ö. 490 civarında ulaştı 600 civarında öğrencisi olmuştu. Pythagorasçıları organize olmuş bir araştırma grubu ya da bir üniversite veya araştırma enstitüsü olarak düşünmemelidir. Öğrencileri arasında sonradan karısı olacak Thenao da vardı. Pythagoras, 60 yaşında iken Thenao ile evlendi.

Kendine “sofos” yerine “filosofos” adını veren ilk kişinin Pythagoras olduğuna inanılır. Sözcük, bilgeliğin kazanılmış olduğunu değil, bilgeliğin sevgisi olarak yalnızca ona doğru bir çabayı anlatmaktadır.
Hermes ve Baal mâbetlerinde edindiği ezoterik bilgilere dayanan öğretisine, Yunanca “ermişler” anlamına gelen “Epifani” (ermişlik) ismi verildi. Ezoterik anlamda, ulaşılabilecek son nokta sayılan “Epifani’lik” mertebesine erişmiştir (Bazı kaynaklar Epifaniliğin İslâm tefekkürü içerisindeki karşılığı, “evliyalık” olarak düşünülmektedir). Okula giriş, Hermes ve Baal okullarında olduğu gibi, çok titiz araştırmalar ve sınavlardan sonra gelen, gizli ve özel inisiyasyon törenlerine bağlamıştı. Ancak zamanla öğretiye kabul edilmeyenler, okula karşı mücadeleye giriştiler bunun sonucu bir ayaklanma ile mâbet yıkıldı. Pythagoras da, yanarak öldü. Fakat bir başka rivayete göre filozof, yine güney İtalya'da bir Yunan kenti olan Metapontion'a kaçtı ve orada öldüğü söylenir (İ.Ö. 500).
Felsefe tarihi çerçevesinde, Pythagoras Okulunun üç önemli özelliği vardır;

1- İlkçağ Yunan felsefesinde, İyonya’da kurulmuş olan doğu geleneği karşıtı olarak, batı geleneğini temsil eder.
2- Pythagorasçı Okul, felsefeyi doğuran motifi değiştirmiştir. İyonya’da filozoflar, salt teorik kaygılarla, anlamak ve bilmek amacıyla felsefe yaparken, Pythagorasçılar felsefeye pratik anlamda yaklaşmışlardır. Amaç, anlamak ya da öğrenmekten çok, arınmak, bilgi yoluyla saflaşarak, Evren’in ruhuyla bütünleşmektir. Başka bir deyişle felsefeyi; varlığın nasıl ve neden meydana geldiği hakkında bir açıklama olmaktan çıkarıp, bir yaşam tarzı hâline dönüştürmüşlerdir.
3- Felsefede madde yerine form, nitelik yerine nicelik, fizik yerine de matematik kavramları, Pythagorasçı okul ile birlikte ön plana çıkmıştır. İyonya’lıların, her şeyin kendisinden doğmuş olduğu maddî neden olarak aldıkları temel tözü, Pythagorasçılar matematiksel ilkeler şeklinde tanımlamışlardır.

Pythagorasçı Okul, önceleri dinî bir çerçeve içinde ifâde edip, sonra felsefî bir düzeye yükselttiği ruh göçü inancı ve anlayışıyla tanınmıştır. İnsan varlığı, biri ruh, diğeri beden olmak üzere, iki farklı bileşenden meydana gelir. Ruh temel öge olarak, gerçek özü meydana getirmektedir. Bedenin yok olup gittiği âlemde, asıl gerçeklik olan ruh, bedenden bağımsız bir varlığa sahip ve ölümsüzdür. Mutluluğun ruhta aranması gerektiğini ifâde eden Pythagoras’a göre, ruhun bedenle olan ilişkisi, onun aslî özünü kirletir. Ruhun tek hedefi vardır; tam anlamıyla arınmak ve tanrısal katmana yücelmek. Ruh, dünyasal yaşam boyunca işlediği fiillere, yaptığı iyilik ya da kötülüklere bağlı olarak, daha üstün ya da daha alçak bedenler içersinde yeniden doğacaktır. Bu sarmal, mutlak ölümsüzlüğe erişinceye, ya da Tanrı’ya ulaşıncaya kadar devam eder.

Pythagorasçıların bilimsel bulguları arasında, Okulun üstün başarısını eşsiz bir biçimde örnekleyen ünlü Pythagoras teoremi, en üst sırada tutulmaktadır (Matematikçiler, Pisagor’un -M.Ö.572- zamanından 1000 yıl önce Babilliler’in Pisagor teoremi hakkında bilgileri vardı. Ancak genel bir ispatı için geometrinin gelişmesine gerek vardır ve Pisagor’un ilk ispatı elde ettiği kabul düşünülmektedir). Teorem, Pythagorasçıların salt aritmetiksel ve geometrik olguları aşmış olup, bu olguları tümdengelimsel bir sistem içinde özümsediklerini gösteren, güzel bir örnektir. Öğretinin en büyük başarısı ise astronomi dalında gerçekleşmişti. Epifani (Ermişler) öğretisine göre; Evren’in merkezinde bir ateş bulunmakta ve Güneş, bu ateşin bir yansıması olarak düşünülmekteydi. Üçüncü dereceye ulaşan müritlere, Dünya’nın hem kendi ekseni ve hem de Güneş etrafında döndüğü öğretilirdi. Gökteki bütün yıldızların yaratıcı bir kuvvetten doğduğu, tüm varlıkların, büyük ruhtan (Yaratıcı Ruh’tan) zerreler taşıdığına inanılırdı. İnsan ruhunun da, “Yaratıcı Büyük Ruh”un bir parçası olduğu kabul edilmekteydi. Ölüm ile insan ruhunun, nehirlerin denizlere ulaşması gibi Tanrı’ya ulaşacağı ve dolayısıyla ruhun ölümsüz olduğu öğretilirdi. Yine üçüncü derece mensuplarına, Evren’in yaratılışı, geçirdiği safhalar ve ruh âlemi anlatılırdı. Okulda iyi ahlâklı, dogmalardan arınmış ve hikmet sahibi insanlar yetiştirmek amacıyla aklın, bilim sayesinde hikmete ermesine çalışılırdı. Tıp alanında ise, Evrendeki genel uyum düşüncesini insan bedenine uygulayarak, sağlık hâlini, ıslak ve kuru, sıcak ve soğuk, acı ve tatlı gibi karşıt güçlerin dengede olmasına bağlamışlardı. Hastalık hâlini ise, bu karşıt güçlerden birinin, diğerlerine ağır basması olarak belirlemişlerdi. Hekimin görevi, bu karşıt güçler arasında yeniden eşitlik ve denge kurmak ve bedende uyumlu bir yapı oluşturmaktı. Diğer yandan, ses perdesi ile tel uzunluğu arasındaki ilişkiyi tespit etmiş, müzikte uyumun (harmonia) sayılarla anlatılabileceği kuramından hareketle, olayların sayılar ile tabiî bir yakınlığı olduğu sonucuna varmışlardı.

Pythagoras, enstitüye girmek isteyen adayları çok uzun süre, bazen yıllarca gözetim altında tuttuktan sonra, aralarından ancak layık olduklarına inandıklarını alırdı. Enstitünün girişinde Hermes'in bir heykeli bulunmaktaydı ve kaidesinde, “inanmayan uzak dursun” yazıyordu. Enstitüye girmeye layık olduklarına inanılanlar bazı denemelere tabi tutuluyordu. Bu sınavlar, Mısır'daki inisiasyon sınavlarını andırsa da, bunların çok daha yumuşatılmış şekilleriydi. Aday ilk aşamada tek başına gecelemek üzere bir mağaraya bırakılıyor, bunu reddedenler veya mağaradan kaçanlar enstitüye kabul edilmiyordu.

Bir sonraki sınavda adaya, hiç tanımadığı bir Pythagoras sembolü gösteriliyor ve bunun hakkında yorum yapması isteniyordu. "Bir dairenin içindeki üçgen neyi anlatır" ya da, "....sayısının anlamı nedir?" gibi. Adaya, bu soruların cevabını hazırlaması için 12 saat verilir, bu arada da aç ve susuz bırakılıyordu.

Üçüncü ve en zor sınav, adayın gururunun ve benliğinin, enstitüye daha önce kabul edilmiş çıraklar tarafından kırılması sınavıydı. Bu sınavda adayla alay edilir, küçültücü sözler söylenir, kızdırılırdı. Aday, kendisine hakim olmayı başarmak zorundaydı. Aksine davranır ve öfkelenir, ağlar veya terbiyesizce cevaplar vermeye başlarsa, kendisini uzaktan izleyen Pythagoras tarafından derhal kovulurdu. Bu yöntem, son derece kişilikli ve olumlu insanları okul kazandırmış olmasına rağmen, enstitünün yıkılış sebebini de oluşturdu. Enstitüye kabul edilmeyen ve bu arada gururu da kırılan adaylar Pythagoras'a ve müritlerine düşman kesildiler. Enstitünün yıkılmasına ve Pythagoras ile yüzlerce yandaşının öldürülmesine neden olan olayların hazırlayıcılarının başında, işte bunlardan birisi olan Silon yer aldı.

Sınavlardan geçen ve yapılan özel bir törenle kardeşliğe alınan adaya, acemi ya da çırak anlamına gelen “Novice” unvanı verilirdi. Çıraklar bu dönem süresince Pythagoras ile karşılaşmazlardı. Novice dönemi, kişinin yeteneğine bağlı olmak üzere, en az iki en çok beş yılla sınırlandırılmıştı. Novice’lerden beklenen şey hiç konuşmamaları, soru sormamaları, tartışmaya girmemeleri ve sadece derslerini sükûnet içinde dinlemeleriydi (Akusico). Bundan amaç, öğrencinin sezgi yeteneğini geliştirmekti. Görünen âlemin üstünde bir başka görünmez âlem olduğu gibi soyut bir fikrin sadece sezgi ile algılanabileceğini söyleyen Pythagoras, çıraklarından önce Tanrının varlığını sezmelerini sonra da onu sevmelerini isterdi. Tüm evrenin sevgi üzerine kurulu olduğunu belirten Pythagoras, sevgiyi öğrenmenin ilk adımının aile içinde, anne-baba sevgisi ile başladığını, babanın Tanrının eril, annenin de dişil ifadeleri olduklarım öğretirdi. Pythagoras’a göre, bu ikisinden doğan insan, Tanrının yeryüzündeki temsilcisiydi. Pythagoras ayrıca Novice'lerden ikişerli gruplar oluşturmalarını ve her iki Novice'in birbirlerini çok iyi tanımalarını, dost olmalarını isterdi. Dostluğun, karşılıksız sevginin en mükemmel ifadelerinden olduğunu öğrenen Novice’e, “Dost bir başka sensin, O ve sen aslında birsiniz” şeklinde özetlenebilecek Ezoterik yorum öğretilirdi. Sevgiye son derece önem veren pisagor, tüm evrenin sevgi üzerine kurulu olduğunun bilgisiyle hareket ederek bu sevgiyi onlara vermeye çalışmıştır. Sevgiyi öğrenmenin ilk adımının anne baba sevgisi ile başladığını babanın Tanrının eril, annenin de dişil ifadeleri olduklarını öğretir . Bunun için müritlerin evlenmesi zorunlu idi aile ve evlilik kutsaldı, enstitüye daha öncede söylediğim gibi hem kadınlar hem erkekler alınıyordu, müritlerin evlilik konusunda uymaları gereken oluşturulmuş tek kuralsa kendisi gibi bir inisiye ile evlenmeleriydi zira inisiye edilmemişlerde erdemi bulmak çok zordu. Novice'lerden ayrıca, üstatlarına sonsuz itaat ve bağlılık göstermeleri, disiplinli davranmaları, sağlık kurallarına uymaları ve devamlı temiz olmaları istenirdi. Ruhun arındırılması amacında olan Pythagoras müridleri, ruhla beraber bedenin de temiz olması gereğine inanır ve bazen günde birkaç kez yıkanırlardı. Müridlerin bedenleri gibi giysileri de tertemizdi ve saflığın sembolü olan beyaz renkteydi. Ezoterik inanışlarını Pythagorasculuktan alan İsmaili tarikatı müritlerinin ve onların Hıristiyan dünyasındaki etkileşimi niteliğinde olan Templier Şövalyelerinin giysileri de, aynı Pythagorascular gibi beyazdı. Kıyafetlerinde deri kullanmazlardı.

Çıraklıkta iki ila beş sene çalışanlar, özel bir törenle ikinci dereceye “Nomoteth” e yükselirlerdi ve “kutsal sayılar bilimi” öğretisine geçerlerdi. Bu tören sırasında öğrenci Pythagoras ile karşılaşırlardı, bu karşılaşmaya “altı gün” adı verildi. Bu derecede öğrenciye sayıların evrene hükmeden özellikleri dile getirilirdi.
1: Monad İnsanı ve tanrıyı simgeler ( • )
2: Diyad Evrendeki dualiteyi simgeler. ( - )
3: Triad İnsanlığı, eseri yani Horus’u simgeler. Ruh – can ve beden. ( Δ )
4: Tetrad Ölümsüzlüğün gücü, hava, ateş, su ve toprak (  )
5: Pentad (2 + 3) sevginin ve evliliğin simgesi ()
6: Sekstad Evrenin altı yönü. Kuzey, güney, doğu, batı,yukarı, aşağı (  )
7: Septad ( 3 + 4) tekamül yasasının simgesi. Müzikdeki 7 nota, ritim, harmoni, yedi renkten meydana gelen beyazı yani saflığı ve temizliği simgeler (Dörtgen üzerine üçgenlerden kurlu piramit)

Bu sayılardan sonra en kuvvetli sayı on dur.
10: Tetraktis (1+2+3+4) Kamil insanın Tanrı ile bir olmasının simgesiydi. 1 ve 0 rakamlarının bir araya gelmesi ile hiçlikte tekliği, yoklukla varlığı ve ahengi ifade ederdi. Bu yüzden on sayısı, bu âhengin tezâhürü olan makrokozmos'u da betimlemeli ve tüm varlıkların, makrokozmos içerisinde büyük bir âhenkle, yeniden bir araya geleceklerine ait sembolik bir mesaj oluşturmalıdır. Bir başka deyişle, eğer on ya da tetrakis en mükemmel sayı ise, bütün sayılar alanını kucaklar gibi görünmeli ve bunun sonucu kozmik düzenin uyumunda da karşımıza dikilmelidir. O hâlde en azından gökte, yıldız türünden dolanan 10 cisim bulunmalıdır. Bu sebeple Pythagorasçılar, kozmik düzende kendi sistemlerinin âhengini târif etmek üzere 10 göksel cisim keşfetmeye gayret etmişlerdir. Ancak görünen sadece 9 cisim vardır. Onlar da onuncu bir cisim icat ederek öğretilerine yerleştirdiler ve adına, “görünmez bir karşı-dünya” dediler. Günümüzde, böyle bir gezegenin varlığını iddia eden ciddî kaynaklara rastlıyoruz. Bu teze göre, oldukça basık ve elliptik bir yörünge üzerinde hareket eden bu yıldız, 3600 Dünya yılında bir kere olmak üzere, gezegenimize çok yakından geçmektedir.

Üstadlık derecesi; sayılar ile ilgili sınavları başaranlara “Properzin” isimli salonda özel tören yapılarak üstadlık derecesi “Intellectuel” verilirdi. Üstadlara kâmil insan modeli, ruhun ölmezliği, Tanrıya dönüş kavramlarını, bedenin ölümsüz olan ruhun bir taşıyıcısı olduğu öğretilirdi. Bir fisagoriyenin günlük yaşantısı şöyle geçerdi: Vakit gelince İyon denizin mavi dalgalan arasından güneşin altın ışıklan göklere yansımaya başlar ve Müzler Mabedi'nin sütunlarını ilk ışınlar parlatırdı. O zaman genç fisagoriyenler Apollon’a bir dua okurlar ve dua ederlerdi. Sonra mabet içinde sükût ile derin düşünceye dalarak bir süre dolaşırlardı. Onlar için her uykudan uyanış, dünyaya yeni bir geliş demekti. Günün başında, tamamen temizlenmiş olan ruh sabah dersi için bu safiyet ve masumluğunu korurdu. Gençler ormanlarda, büyük ağaçların sessiz gölgeliğinde gurup gurup toplanırlar ve Üstadlar onlara derslerini verirlerdi Öğle vakti kahramanlara adanan bir dua okunur, iyilik yapan dehalar takdis edilirdi. Esoterik geleneklere göre büyük ruhların, öğle vakti, güneş ışınlarıyla birlikte dünyaya yaklaştıkları kabul edilirdi. O zaman fena ruhlar gölgeye çekilirler ve gecenin bastırmasını beklerlerdi, öğle yemeği olarak çoğunlukla ekmek, zeytin ve bal yenirdi. Öğleden sonra jimnastik yapılır, ondan sonra meditasyon çalışmadan başlardı. Daha sonra da sabahleyin alınan ders üzerinde derin düşünceye dalınırdı. Güneş batınca, hep bir arada bir dua okunurdu. Daha sonra akşam yemeğine oturulur ve yemekten sonra, her iki dost bir arada, küçük büyüğün gözetimi altında konuşma ve okumalara başlanırdı.

Kesin olmamakla birlikte 100 yaşına yakın öldüğü birçok kaynak tarafından kabul edilmektedir. Eflatun, Pythagoras için şöyle yazmıştır: “ Bu kadar yüceltilmesinin nedeni, yaşam biçiminin belirli bir yol göstermiş olmasıdır.” Kesin olan şu ki Pythagorasçılar Croton’dan diğer İtalyan şehirlerine de yayılarak yıllarca gelişmelerini sürdürdüler. Kardeşlik dördüncü yüzyılın sonlarına doğru ortadan kayboldu. Pythagorasçılıkla ilgili bazı bilgiler Tarentum’lu matematikçi Archytas ‘a (M.Ö. 428-350) aittir. Pythagoras, dünyanın güneş etrafında hareket ettiğini ileri sürdüğünde oldukça sert tepki almıştı. Pythagoras’ın doktrinlerini yazılı olarak M.Ö.335 yıllarında ünlü olan ilk Matematik tarihçisi Rodos’lu Eudemus (M.Ö.350-290) anlatmıştır. M.S. 1. Yüzyılda Tyana (Kemerhisar) da doğan Tarsus’a yakın bir şehirde eğitim alan, Pythagoras doktrinlerine bağlı kalarak, vegeteryan olan, derviş yaşamını benimseyen Appollonius, yeni Pythagorasçılığın temellerinin atılmasında önderlik eden filozof ve din öğretmenidir.

Pythagoras Bardağı

Pythagoras eğitimlerinde çeşitli sembol, sayı ve alegorilerden yaralanırdı. “Pythagoras ağacı”, 1+2+3+4 =10 gibi kamil insanı simgeleme temelindeki “tetrad”, üçgen sayılar, kare sayılar bunlardan bazılarıdır. Pythagoras’un bu eğitimleri içinde kullandığı bir araçta ünlü düşünürün buluşu olan ilginç bir bardaktır. Pythagoras’un bardağının çok önemli ve anlamlı bir özelliği bulunmaktadır: İçine koyduğumuz suyun, bardağın ortasındaki çıkıntının seviyesini geçmesiyle birlikte bardağın altındaki deliklerden su akmaya başlamaktadır. Bu bardakla herhangi bir içecek içebilmeniz için en fazla bu yükseltinin seviyesinde doldurmamız gerekmektedir. Düşünür Pythagoras, bu buluşuyla “aza kanaat getirmeyen, çoğu bulamaz” sözünü belirtmek istemiş ve açgözlü kişilere uyarıda bulunmuştur. Hayatta "ölçülü olamk" hedeftir. Bu bardağın diğer adı da “Kendini bil bardağı”dır!




Sonuç

Görülüyor ki tarih boyunca insana “Kendisini tanıma ve bilme” yeteneği verilmeye çalışılmıştır. Bu düşünce sistematiği içerisinde her şey İnsan ölçeğinde incelenmiş; doğa, mutlak ve insan arasındaki ilişkinin ancak bu yolla keşfedilebileceğine inanılmıştır. Bu inançlar mesleğimizdeki pek çok fikrin esin kaynağı olmuştur. Lao Tse’nin dediği gibi “Başkalarını yenen kişi güçlüdür. Kendini yenen kişi kahramandır” .


Kaynakça
Hüseyin Çakıllı.- Thales, Pisagor, Aristaeus. Maltepe Üniv.
Tülin Bumin ve Arkadaşları. 2002. Felsefe - TÜSİAD Yayınları.
Paul Stratherm.1997. Pisagor ve Teoremi büyük fikirler. Gendaş Kültür.
Fikri Akdeniz. Samoslu Pisagor. Ç.Ü. Fen Edebiyat Fakültesi.
Orhan Hançerlioğlu 2000. Felsefe Ansiklopedisi, 3.Baskı, Remzi Kitabevi.
Orhan Hançerlioğlu 1995. Düşünce Tarihi, 6.Baskı Remzi Kitabevi.
Jean – Paul Dumont.2007 Antik Felsefe. Dost Kitapevi.