Bu Blogda Ara

8 Eylül 2011 Perşembe

İZMİR’İN 8500 YILLIK YİYECEĞİ “MİDYE”

Mayıs ayında Bornova Belediye Başkanı Sevgili Kamil Okyay Sındır’ın konuğu olarak Yeşilova Höyüğü’ndeydik. İzmir’in merkezinde yaklaşık 8500 yıllık bir yerleşim merkezi. Dünyada benzeri yok. Kazı ekibi başkanı Ege Üniversitesi Arkeoloji Bölümünden Yrd. Doç. Dr. Zafer Derin. Kamil Başkan, Zafer hoca ve öğrencileri, Yeşilova höyüğünde bizleri çok güzel ağırladılar. İzmir önümüzdeki yıllarda turizm açısından çok önemli bir merkez daha kazanacak. Yapılan yarışma sonucu müze ve çevresi projelendirilmiş. Gelen turistler burada hem Neolitik dönemdeki İzmir’i görecek, müzesini gezecek; hem de canlı olarak yaşayacaklar. Gezi bittiğinde oturup bir şeyler içip yiyebilecek, hatıra eşyaları alabilecekler.




Yeşilova Höyüğü, İzmir’in içindeki en eski yerleşim alanı. 2003 yılında tesadüfen keşfedilmeden önce en çok 5 bin yıl eskiye giden geçmişi olduğu düşünülen İzmir, Yeşilova Höyüğü’nün keşfi ve yapılan kazılarda elde edilen bulguların ardından Anadolu’nun en eski yerleşimlerinden bir olma özelliğini kazanmıştır. Çimentaş Işıkkent Eğitim kampusu ile çevre yolu arasındaki Yeşilova Höyüğü, 400 m. kuzeyindeki Yassıtepe Höyüğü (Forum Bornova önünde) ve İpekli Kuyu Höyükleri (Bornova Anadolu Lisesi bahçesinde); İzmir’in Prehistorik Yerleşim Alanını (Tarih Öncesi) oluşturmakta. Yeşilova Höyüğü'nün eski katlarından karbon 14 yöntemiyle 7840+-50 BP (yaklaşık MÖ.7024) tarihi elde edilmesine karşın yeni analizlerle bu durumunun daha da eskiye gidileceği düşüncesinde kazı ekibi. İzmir'in tarihi yüzey toprağının 4 metre altındaki ilk yerleşimle, günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce Neolitik Çağ'da (Cilalı Taş Dönemi) başlamış ve Neolitik Çağın sonuna doğru en zengin dönemine ulaşmış. Bu dönemde Yassıtepe'nin bulunduğu yerde de yerleşimin yayılım gösterdiği anlaşılmıştır. Yeşilova'ya Kalkolitik Çağ süresince de (günümüzden 6 bin yıl önce) yerleşilmeye devam edilmiştir. Höyük alanı sıklıkla gelen sel baskınlarından sonra Erken Tunç Çağı'nda (5 bin yıl önce ) terk edilmiş ve sonunda tamamen alüvyon tabakası altında kalmıştır.

Gezimizde bizlere deri elbiseler giydirildi, her birimize o dönemlerin adlarından yazılı kolyeler takıldı. Kazı evinde güzel bir kahvaltı ettikten sonra, kazı alanına gittik; ama orada da bizi neolitik dönem yemeği buğday ve mercimek karışımı bir yemek bekliyordu. O yemekten de toprak kaplar içinde tattık. Ev planları şimdiki gibi üç oda bir salon veya çevresindeki dubleks evler gibi değil. Bir tek oda. Salon mutfak yatak odası hepsi içinde. Zafer hoca bizlere mutfaktaki ocakta bulunan midyeleri gösterdi. O dönemde insanların avcılık ve toplayıcılıktan, tarım toplumuna geçtiğini belirtti. Buğday, arpa yetiştirdiklerinden, koyun keçileri evcilleştirdiklerinden bahsetti. İzmir körfezinden de midye toplayıp yediklerini de söyledi. Fotoğrafta da o dönem evlerinin mutfak bölümündeki ocak olarak kullanılan yerdeki midye kabukları çok açık görülmekte.



Midye gerçekten harika bir yiyecek. “Ölmeden Önce Görülmesi Gereken Yerler”, “Yenilmesi gerekenler” tarzı listelerde mutlaka yerini alır. Midye (mussel) Çift kabuklu yumuşakçalar sınıfına mensup. Bu familyanın en önemli türleri ise Mytilus galloprovincialis (kara midye veya Akdeniz midyesi) ve Mytilus edulis (mavi midye veya Avrupa midyesi), Modiolus barbatus (at midyesi) ve Perna sp., (Afrika midyesi)’dir. Ülkemiz sularında ise Mytilidae familyasının ekonomik olarak değerlendirilen yukarıdaki türlerden Akdeniz midyesi İzmir’den Karadeniz sularına kadar bulunabilirken, At midyesi en fazla Ayvalık ve civarında görülebilir. Midyeler solungaçlarını kullanarak suyu filtre ederek beslenirler. Dolaşım sistemleri açıktır. Bir kısmı kayalara tutunarak dururken diğerleri kendilerini çoğunlukla kumlu tabana gömer ve sifonlarını taban yüzeyi üstüne uzatarak beslenir. Su içerisindeki besin maddeleri ağız kısmından geçerken yakalanır. Sudaki malzemenin olduğu gibi filtrelenmesi nedeniyle suyu temizlerler. Midyeler suyu filtreleyen tek canlılar değillerdir. Bu canlılar suyu filtrelerken; suyla birlikte Kabuklu su ürünleri organizma ile birlikte toksini alırlar ve vücutlarında biriktirirler. İnsanlarda paresteziden, çizgili adele paralizilerine kadar varabilen nörolojik semptomlara yol açan bu toksinler, bu deniz kabuklularını zarar vermemekle beraber , dokularında birikir. Bunları yiyen balıklar, deniz kuşları ise ölürler. Dinoflagella ve ürettiği toksinlerdeki farklılığa göre üç değişik tablo gelişir. Her üç farklı tabloda da aşağıda belirtilecek olan temel farklılıklar dışında genelde benzer semptomlar görülmektedir. Dilde ve ağız çevresinde uyuşma çoğunlukla başlangıç belirtisidir. Bunu, sorumlu toksine göre değişen birçok çeşitlilikteki nörolojik semptomlar izler. Kollarda ve bacaklarda genel uyuşukluk, koordinasyon bozuklukları, baş dönmesi, uykuya meyil, mantıksız konuşma ve hareketler gelişmeye başlar. Çoğu hastada bulantı, kusma, karın ağrısı, kaşıntı, eklem ağrıları ve titreme gibi belirtiler de bulunabilir. Kış aylarında görülen nörotoksik deniz kabuklusu zehirlenmesinde ise tablo daha hafif şiddettedir. Bu nedenle Almanlar, Fransızlar içinde "r" harfi bulunmayan aylarda midye, istiridye gibi kabukluların yenmemesi gerektiğini söylerler. Bu dillerdeki ay adlarına baktığınızda, içinde "r" bulunmayanların mayıstan eylüle kadarkiler olduğunu görürsünüz.

8500 yıl öncesinden günümüze doğru yaklaşınca, Karşıyaka sahilinde neredeyse otuz yıldır KSK önündeki Salih ağabeyden midye dolması alıp yeriz. Yaz aylarında Boyalık sahilindeki midyeci Şakir de en tanınan isimlerden. İzmirlinin genlerinde var midye yemek. 8500 yıldan beri yiyor. Bir yandan çekirdek gibi midye yerken kimimiz ya hastalanırsak diye düşünsek de midyeleri midemize indirmeden yapamıyoruz.



Midyeyi 8500 yıldır yiyoruz da bir de bunları çıkartanlar var. Midye avcıları vardır İzmir Körfezinde. Bostanlının sığlıklarında karşımıza çıkar. Yıllardan beri bir takım insanlar kar kış demeden denize girer, suyun içinde garip hareketler yapar. Kürekçi de denir bu kişilere. Kıyıya yakın çalışırlar , çoğu yüzme de bilmez. Ellerindeki kürekle deniz dibindeki kumu kaldırıp, elekli sandıklara koyuyorlar. Sonra kumu eleyerek, geride kalan midyeleri, bellerinden sarkan turuncu torbanın içine atıyorlar. Kimimiz onların ne iş yaptığını merak eder dururuz. Yarı bellerine kadar suya giren bu insanlar midye avlıyorlar. Hayatları boyunca denizle ilgileri olmamış bu insanların hemen hepsi doğu, güneydoğu Anadolu’dan göçmüştür. Ağalık düzeninden, sağlık güvencesine kadar bir çok sorunları vardır çözüm bekleyen. Çıkarılan bu midyeler Türkiye’de lüks lokantalarda yer bulabiliyor. Asıl hedef yurt dışı. Buralardan çıkan midyeler Ayvalık dolaylarında temiz deniz suyunda bir süre kalıyor ve temizleniyor. Sonra önce başta Fransa olmak üzere ihraç edilmekte. Hatta dünyanın en ünlü midye restoranı olan Brüksel’deki Leon’da da karşınıza çıkabilir.

Biz Karşıyakalılar midye dolmasını pek severiz. Midyecinin yanına geldik mi ayımıza veya saate göre tepsi kapatmak ritüelini bile gerçekleştirebiliriz. Özellikle akşamın geç saatlerinde yoğun pazarlıkla bir tepsi midye oldukça ucuza kapatılabilir. Hele etleri sarımtırak ve kalın, pilavın baharatı ve özellikle karabiberi kararındaysa yemesine doyulmaz. 40 – 50 tane ardı ardına gider. İyi midyeci limonu sakınmayandır. İstanbul midye dolmaları daha büyük ve baharatlıdır. Pek beğenmem. Çeşme, Karaburun, Cunda, Marmaris, Bodrum ve İstanbul’da midye dolması yemiş biri olarak Karşıyaka’mızdaki midyeleri hiçbir yere değişmem. Bu yazının üzerine hepinize afiyet olsun diyorum.

Hiç yorum yok: