Bu Blogda Ara

5 Şubat 2013 Salı

İkinci Yüzyıla Başlarken

(1. Bölüm - Aralık 2012 tarihli Karşıyaka Life'da Yayınlanmıştır)
  

Karşıyaka Spor Kulübü 1 Kasım 2012 günü yine ülke gündemine oturarak 100. yılını kutladı. Hem de rekor kırarak. Bu güne kadar 1800 meşale yakarak 100. yılını kutlayan ve kutlamaları youtube’da efsane olan Hajduk Split takımının rekorunu kırarak. Tam 7000 meşale yanı sıra yüzlerce işaret fişeği ve havai fişekle nefis bir görsel şölen yaşatıldı İzmir’e (!). Biz de ailecek elimizde meşaleler sahil boyunca sıralanan Karşıyakalılar arasına katıldık. Karşıyaka Taraftar Derneği ve KSK Çarşı grubu tarafından düzenlenen gecede 7’den 77’ye tüm Karşıyakalılar içlerinden gelerek bir hıdrellez misali sahile dökülmüştü. Elinde meşale olan olmayan gece boyu sanki şampiyonluk olmuş gibi 100. yaşımız sahilimizde kutladık.  Karşıyaka bize yine şunu gösterdi ki bir kenti gururlandıran varlıkla o kentin özdeşleşmiş olması gerekiyor.
 


Sizi bundan 100 yıl öncesine Karşıyaka Spor Kulübünün 2 numaralı üyesi ve kurucu başkanı merhum Zühtü Işıl’ın Sayın Yaşar Aksoy’un KSK ve Karşıyaka Tarihi Kitabındaki satırlara götürüyorum; “1908 Meşrutiyet İnkılâbı olduğunda bizim nesil 10-15 yaşlarında idi. Hürriyet, Adalet, Musavvat, Uhuvvet diye dört inanç doğmuştu. Memleket bizimdi, fakat hâkim olan Türklerden başkaları idi. Ticareti, sanayii her şeyi Türklerden başkaları için bir nimetti. Hürriyet ilanı ile “Türküz” diye övünmek ihtiyacını yavaş yavaş duymaya başladık. Her sahada duyulan bu ihtiyaç bizi sporda örgütlenmeye itti. İzmir’de Rumların Panyanios, Apollon ve bir çok kulüpleri vardı. Bornova’da İngilizlerin kendi aralarında kurduğu bir takımları vardı. O tarihte biz de aramızda para toplayarak top aldık. Kısa pantolonlarla o günün sahası olan Osmanpaşa Camisini yanındaki ilk mektebin bulunduğu yerin bitişiğindeki arsada oynamaya başladık. Aramızda ilk defa bir topluluk kurmaya beş altı arkadaş o günlerde bu arsada karar verdik. Ağabeyim Kadızade Raşit, teyzezadem Süreyya İplikçi, ben, Refik Civelek, Osman Nuri, Örnekköylü Hüseyin bir zeytin ağacı altında hafif yağmurlu bir günde biz de bir kulüp kurmayı tasarlamıştık. İçimizdeki milli heyecan bir yangın gibi ateş almıştı. Bizlere Hüsnü Tonak, Tahir Bor, Fevzi Fikri Altay, Sezai Çullu da katıldı. 2-3 ay sonra bu topluluğumuzu daha çok canlandırmayı düşündük. Bu bizim için bir özlem olmuştu. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne müracaat ettik. Bizi olumlu karşıladılar ve bir oda tahsis ettiler. Bu büyük bir ümit olmuştu. Haftanın birkaç günü akşamları burada toplanıp tasarladıklarımızı büyüklerimize iletiyorduk. Onlardan büyük teşvik görmeye başlamıştık. Bir müddet sonra vilayete müracaatla hukuk müşavirliği kanalı ile kulübümüzü “Karşıyaka Mümaresei Bedeniye Kulübü” ismi altında teşekkül etmiş oluyorduk. K.S.K. artık doğmuştu. Tarih 1 Kasım 1328 yani 1912 idi”.

 
Kulübün forması için uzun tartışmalardan sonra seçilen Yeşil - Kırmızı renkler Türklüğü ve Müslümanlığı simgelemekteydi.  Tribünleri yüzyıldır inleten Kaf Sin Kaf ise KSK’nin baş harflerinin Arapça okunuşundan gelmektedir. Bunu büyük usta Atilla İlhan yıllar önce Cumhuriyet gazetesindeki “Neden Kaf Sin Kaf” yazısında şöyle özetlemişti; “Niye öteki taraftarlar, Altaylı, ya da Altınordulu oluyor da; biz, Karşıyakalı taraftarlar, “Kaf Sin Kaf”lı oluyoruz? Bunu bir türlü anlayamıyordum. Çocukluğumun bulmacalarından biri: Karşıyaka dayız (İzmir); o semtin takımı, KSK; o yıllarda kimse Karşıyaka demiyor, adını anmak için; ille Kaf Sin Kaf diyeceksin: âdet bu!. 1930 lu yıllar. Yıldırımspor'un Asım'lı, Kör Hikmet'li, Göbek Hidâyet'li zamanı. Bu takım federe değil, Karşıyaka’nın genç takımı gibi, bir mektepli takımı; başlıca rakibi Alaybey’dir ki, o Naldöken palamut fabrikasındaki, bazı işçilerin de oynadığını sandığım bir halk takımıydı. Duvarların tepesine çıkıp, Yıldırımspor/Alaybey maçlarını seyrettiğimiz; eski Mahfel deki, uyduruk (toprak) sahada; ağabeylerden birisi, muammayı benim için, yarı yarıya çözmüştü: Kulübün adı Karşıyaka Spor Kulübü, baş harfleri KSK, eski alfabeyle okudun mu, Kaf Sin Kaf! İşte o kadar! Golden ya da galibiyetten sonra, taraftarların coşturucu bağırışı da, zaten bunun üzerine kurulmamış mı? Kafkafkaf Sinsinsin Kafsin kafsin kaf ! O yıllarda öteki İzmir takımlarının böyle özel bir bağırış biçimleri yoktu; ya ya ya, şa şa şa diye bir ağızdan bağırıp, futbolcularını yüreklendiriyorlar; doğrusu, bizim farklı bağırış tarzımız, hoşuma gidiyor ama; sebebini de merak etmiyor değilim: meğerse, neymiş!”

Kaf Sin Kaf’ımızın tarihine yaptığımız bu iki kısa yolculukla biraz yakın tarihte çıkan (2010) Sevgili Yiğit Akın editörlüğünde benim de bir bölüm yazdığım Kaf Sin Kaf kitabının girişinde şöyle diyor; “Yüzyıla yaklaşan tarihi boyunca pek az sportif başarısı olan bir kulübe duyulan bu büyük sevginin sebebi nedir? Bizim tarihimizde –belki ’86-‘87 sezonunu hariç tutarak söylersek- altın dönemlerimiz yoktur, dizi dizi lig şampiyonluklarımız, kadrosunu bütün Türkiye’nin ezbere saydığı efsane takımlarımız, herkesin hatırladığı efsane dönemlerimiz yoktur. Başarı, hele sürekli başarı bize uzak hem de çok uzak bir mefhumdur. İstikrarı sevmez Karşıyaka, iki maç galip gelirse üçüncüsünde muhakkak mağluptur. Bir-iki maç iyi oynar, ümit verir, “acaba bu sefer oluyor mu, o gece bu sene mi?” dedirtir. Bir sonraki maç muhakkak kahreder sevenlerini. Ağız tadıyla bir heyecan yaşatmaz taraftarlarına Karşıyaka, süründürür, kıvrandırır, tarifsiz kederlere gark eder insanı. İşte o yüzden genç arkadaşlarımızın yarattığı “kırmızı giy kalbini sev, yeşil-kırmızı giy kanseri sev” sloganında gerçek payı vardır. Nesiller boyunca böyle olmuştur, değişeceğine dair hiç bir işaret de yoktur ufukta. Peki o halde yine de binlerce insanı peşinden sürükleyen, her maçtan sonra “bir daha gelirsem…” diye tövbeler ettirip bir sonraki maça yeniden götüren, Alsancak’ta, Atatürk’te, Arena’da aynı yere oturtan, karda kışta, yağmurda çamurda, kümes gibi statlarda, bütün takımların bir an evvel kurtulmak için can attığı alt liglerde hatırı sayılır bir kalabalığı arkasında toplayabilen bu sadakatin arkasında yatan nedir? Biz bu kitapta bu temel soruya cevaplar bulmaya, bugün memleketin en çok tanınan taraftar kitlelerinden birini yaratmış olan bir spor geleneğini anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Bu derlemedeki yazıların hemen hepsinde göze çarpan ortak bir nokta semtin, Karşıyaka semtinin, KSK sevgisindeki yeri. Belki de yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı tam da burada, Türkiye’nin hiç bir yerinde olmadığı kadar, semt ve kulüp kimliğinin Karşıyaka’da iç içe geçmiş olduğu gerçeğinde gizli. KSK ve Karşıyaka’nın nesillerdir birbirini besleyen, zenginleştiren bu ilişkisi bizi, Karşıyakalıları, diğer kulüplerden farklı kılan en önemli faktör”.



 

Kulübün forması için uzun tartışmalardan sonra seçilen Yeşil - Kırmızı renkler Türklüğü ve Müslümanlığı simgelemekteydi.  Tribünleri yüzyıldır inleten Kaf Sin Kaf ise KSK’nin baş harflerinin Arapça okunuşundan gelmektedir. Bunu büyük usta Atilla İlhan yıllar önce Cumhuriyet gazetesindeki “Neden Kaf Sin Kaf” yazısında şöyle özetlemişti; “Niye öteki taraftarlar, Altaylı, ya da Altınordulu oluyor da; biz, Karşıyakalı taraftarlar, “Kaf Sin Kaf”lı oluyoruz? Bunu bir türlü anlayamıyordum. Çocukluğumun bulmacalarından biri: Karşıyaka dayız (İzmir); o semtin takımı, KSK; o yıllarda kimse Karşıyaka demiyor, adını anmak için; ille Kaf Sin Kaf diyeceksin: âdet bu!. 1930 lu yıllar. Yıldırımspor'un Asım'lı, Kör Hikmet'li, Göbek Hidâyet'li zamanı. Bu takım federe değil, Karşıyaka’nın genç takımı gibi, bir mektepli takımı; başlıca rakibi Alaybey’dir ki, o Naldöken palamut fabrikasındaki, bazı işçilerin de oynadığını sandığım bir halk takımıydı. Duvarların tepesine çıkıp, Yıldırımspor/Alaybey maçlarını seyrettiğimiz; eski Mahfel deki, uyduruk (toprak) sahada; ağabeylerden birisi, muammayı benim için, yarı yarıya çözmüştü: Kulübün adı Karşıyaka Spor Kulübü, baş harfleri KSK, eski alfabeyle okudun mu, Kaf Sin Kaf! İşte o kadar! Golden ya da galibiyetten sonra, taraftarların coşturucu bağırışı da, zaten bunun üzerine kurulmamış mı? Kafkafkaf Sinsinsin Kafsin kafsin kaf ! O yıllarda öteki İzmir takımlarının böyle özel bir bağırış biçimleri yoktu; ya ya ya, şa şa şa diye bir ağızdan bağırıp, futbolcularını yüreklendiriyorlar; doğrusu, bizim farklı bağırış tarzımız, hoşuma gidiyor ama; sebebini de merak etmiyor değilim: meğerse, neymiş!”

Kaf Sin Kaf’ımızın tarihine yaptığımız bu iki kısa yolculukla biraz yakın tarihte çıkan (2010) Sevgili Yiğit Akın editörlüğünde benim de bir bölüm yazdığım Kaf Sin Kaf kitabının girişinde şöyle diyor; “Yüzyıla yaklaşan tarihi boyunca pek az sportif başarısı olan bir kulübe duyulan bu büyük sevginin sebebi nedir? Bizim tarihimizde –belki ’86-‘87 sezonunu hariç tutarak söylersek- altın dönemlerimiz yoktur, dizi dizi lig şampiyonluklarımız, kadrosunu bütün Türkiye’nin ezbere saydığı efsane takımlarımız, herkesin hatırladığı efsane dönemlerimiz yoktur. Başarı, hele sürekli başarı bize uzak hem de çok uzak bir mefhumdur. İstikrarı sevmez Karşıyaka, iki maç galip gelirse üçüncüsünde muhakkak mağluptur. Bir-iki maç iyi oynar, ümit verir, “acaba bu sefer oluyor mu, o gece bu sene mi?” dedirtir. Bir sonraki maç muhakkak kahreder sevenlerini. Ağız tadıyla bir heyecan yaşatmaz taraftarlarına Karşıyaka, süründürür, kıvrandırır, tarifsiz kederlere gark eder insanı. İşte o yüzden genç arkadaşlarımızın yarattığı “kırmızı giy kalbini sev, yeşil-kırmızı giy kanseri sev” sloganında gerçek payı vardır. Nesiller boyunca böyle olmuştur, değişeceğine dair hiç bir işaret de yoktur ufukta. Peki o halde yine de binlerce insanı peşinden sürükleyen, her maçtan sonra “bir daha gelirsem…” diye tövbeler ettirip bir sonraki maça yeniden götüren, Alsancak’ta, Atatürk’te, Arena’da aynı yere oturtan, karda kışta, yağmurda çamurda, kümes gibi statlarda, bütün takımların bir an evvel kurtulmak için can attığı alt liglerde hatırı sayılır bir kalabalığı arkasında toplayabilen bu sadakatin arkasında yatan nedir? Biz bu kitapta bu temel soruya cevaplar bulmaya, bugün memleketin en çok tanınan taraftar kitlelerinden birini yaratmış olan bir spor geleneğini anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Bu derlemedeki yazıların hemen hepsinde göze çarpan ortak bir nokta semtin, Karşıyaka semtinin, KSK sevgisindeki yeri. Belki de yukarıda sorduğumuz sorunun cevabı tam da burada, Türkiye’nin hiç bir yerinde olmadığı kadar, semt ve kulüp kimliğinin Karşıyaka’da iç içe geçmiş olduğu gerçeğinde gizli. KSK ve Karşıyaka’nın nesillerdir birbirini besleyen, zenginleştiren bu ilişkisi bizi, Karşıyakalıları, diğer kulüplerden farklı kılan en önemli faktör”.

Tüm heyecanı ile 1912’de başlayan yaşam devam ediyor. İkinci yüzyıla yelken açtık. Yeni heyecanlarla. Statlarda, salonlarda takımın ve armanın peşinde. Bu satırları okuyan herkesin kafasındaki soru, bu kadar güçlü geçmişi olan bir spor kulübü özellikle futbolda neden süper ligde değil. Basketbolda her sezon play off oynar, arenada iddialı takımlara korku salar. Voleybol kadınlar liginde maalesef iki sezondur ikinci ligdeyiz. Geçen yıl son maçta birinci ligin kapısından döndük. Yelken, tenis başarılarımız devam ediyor. Yüzme şubemiz şimdi masterlar ile yeniden canlandı. İşte sorunuzun cevaplarından birini böyle cevaplandırdık. KSK bir gençlik spor kulübüdür. Sadece futbol değil. Ancak kabul edelim ki futbol başlı başına bir sektör. Bunun cevabını gelecek ay devam edecek yazımıza bırakacağım. Futbolu ve bu bağlamda Karşıyaka Spor Kulübünü birlikte irdeleyeceğim, özellikle son on yılda futbol sektöründe süren gelişmeler ışığında.

Son cümlelerimde yerel ve büyükşehir belediyelerine seslenmek istiyorum. KSK yüz yılı aşan bir değer. Bir de Gazi Mustafa Kemal’in iki defa ziyaret edip, armasına ay – yıldız konmasını istediği bir kulüp. Nasıl İzmir Büyükşehir Belediyesi 103 yıllık Konak Saat Kulesini yok sayamazsa, ne KSK’yi ne de diğer kulüpleri yok sayabilir. Bugünden daha çok fazlası ile destek olması gerekir. Aynı düşüncem Karşıyaka Belediyemiz için de geçerlidir. Son beş yılda Karşıyaka Belediyesi, KSK’müze ciddi destek vermiştir. Bu konuda Sayın Cevat Durak ve Sayın Hüseyin Çalışkan’a teşekkür ederiz. Bu günden sonra da bu desteğin artarak devam edeceğine inanıyorum.

19 Aralık (19.12) Dünya Karşıyakalılar Günümüz kutlu olsun…

 



(İkinci Bölüm - Ocak 2013 tarihli Karşıyaka Life'da yayınlanmıştır)

Birinci bölümde Karşıyaka Spor Kulübünün kuruluşu, Gazi Mustafa Kemal’in ziyaretleri, bir asrı deviren Kaf Sin Kaf’ımızın çok büyük başarılara imza atmasa da taraftarıyla nasıl bir bağ oluşturduğunu paylaşmaya çalışmıştım. Neticede 1 Kasım 2012 tarihinde Karşıyakamız ikinci yüz yıla yelken açtı. Karşıyaka bir spor kulübü. PTT tarafından KSK’nin  100. Yılı nedeniyle basılan pullarında bile bu vurgu yapılmış. Bir çok futbol kulübünün sporcusu, taraftarı iki haftada bir deplasman yaparken; bizim sporcularımız ve taraftarımız aynı hafta iki deplasman yapmaktadır. Örneğin 15 Aralık günü futbol takımımız Adana’da Adana görünümlü Süleyman Abay isimli hakemi geçemeyip 3-2 mağlup olup liderlik yolunda önemli bir yara alırken basketbol takımımız Antalya Büyükşehir Belediyesini deplasmanda 88-74 yenerek liderlik iddiasını sürdürüyordu. Her iki deplasmanda da taraftarımız kendine ayrılan bölümü dolduruyordu. Bu süreç yıllardır kuruluşundaki aynı felsefe ile devam ediyor. Ancak 2000’li yıllarda spor, bir endüstri dalı olarak karşımıza çıkarken; bizim gibi semt ve spor kulüplerini ekonomik yönden oldukça zorlamaya başlamıştır. Bu sıkıntılar yurt içindeki ve yurt dışında bize benzer birçok kulüp için geçerli. Peki, gelecek KSK için ne getirecek? Bu küresel spor endüstrisi çarkının içine biz de mi dahil olacağız? Yoksa yeni bir yol mu açacağız? Tabi burada mevcut dernekler yasası ile milyonluk bütçeli spor kulüplerini yönetmek oldukça sıkıntılı. Üzerine bir de UEFA’nın futbol kriterleri gelince Karşıyaka gibi birkaç spor dalında mücadele eden kulüplerin yeni çözümler üretmesi gerekiyor. Şimdi burada önce kulüplerin amiral gemisi futbol dalını ele alalım.

 
Çok kısa olarak nedir UEFA kriterleri? UEFA’nın kulüplerin daha sağlıklı olabilmesi için 5 kriteri var. Bunlar; 1.Mali 2.Personel ve idari.3.Sportif 4.Altyapı ve tesis. 5.Hukuki.  Bunlarla birlikte de UEFA’nın mali fair-play uygulamasındaki hedefleri de var. Bunlar dedir?

1.Kulüplere mali disiplin ve kontrol getirmek.

2.Kulüplerin maaş-transfer baskısını azaltmak ve futbol enflasyonunu sınırlamak.

3. Kulüplerin gelir ve gider dengesini sağlamak.

4.Kulüplerin yükümlülüklerini zamanında yapmalarını sağlamak.

5.SGK, vergi ve gecikmiş borçlarının ödenmesini sağlamak.

6.Transfer hovardalığının önüne geçmek.

Türkiye’de herhangi bir futbol kulübü çok kısa sürede PTT 1. Ligde ve Süper Ligde kalıcı olabilmek noktasında yukarıdaki 5 kriteri de sağlamak zorundadır. Diğer takımlar için koşullar nasıl sağlanır bilinmez ama KSK, kurumsallaşma adına bu düzenlemeleri planlı ve programlı bir şekilde yapmak ve kalıcı çözümlemeler üretmek zorundadır.

Şimdi içinizden bunca yıldır giden bu düzenler neden böyle değişiyor diye sorabilirsiniz. Bunun cevabı için büyük resme bakalım. Bugün dışsal etkileriyle birlikte futbol endüstrisi 2010 yılı rakamı ile yıllık 225 Milyar Dolar gelir yaratıyor. Sadece Futbol Kulüplerinin tüm Dünya’da yarattığı gelir 24 milyar dolara ulaşıyor.  Bu gelirin 2/3’ü Kara Avrupa’sında yaratılıyor. Avrupa Futbol piyasasının büyüklüğü ise 22 milyar dolar (15,6 milyar Euro) civarında. Ülkemizde ise futbol pastasının büyüklüğü 820 milyon dolara (585 milyon Euro) yükselmiş durumda. Türk futbol pastasının mevcut büyüklüğü bu haliyle, Avrupa futbol pastasının yaklaşık % 4’üne karşılık geliyor. 2003- 2010 arasında Avrupa futbol pastası yüzde sekiz civarında büyürken, Türk futbol pastası 2001- 2010 arasında yüzde 290’lık bir büyüme kaydetmiştir. Avrupa’da ve Türkiye’de futbol pastası büyük bir hızla gelişirken, buna karşılık karlılık ne yazık ki, istenilen düzeyde gelişememiştir. Bundan KSK’de payına düşeni fazlası ile almıştır.

Futbolda sportif performansın parasal performansa dönüşmesi sorunu günümüz futbolunun en önemli sorunlarından birisidir. Futbol kulüpleri sportif performanslarını parasal performansa dönüştürebildikleri oranda sportif ve mali rekabet güçlerini artırabilmekte ve sonuçta buna bağlı olarak kulübün marka değeri yükselebilmektedir. Sportif performans, parasal performansa, parasal performans da yine sportif performansa dönebiliyorsa buna “Futbolun Başarı Döngüsü” diyoruz. Bu döngü başarılı döngüye dönüştüğü oranda kulübün de marka değeri yükselmeye başlıyor.

Futbolda finansal başarıya ulaşmada doğru, sağlıklı ve sürdürülebilir yönetimin etkisi, kulübün ortaya koyacağı sportif performanstan daha önemlidir. Başarılı bir gelir modeli yaratılmaması sürecinde yeterli gelir elde edemeyen, istenilen sportif performansa ulaşamayan, hatalı transfer politikası izleyen kulüplerde, gelirlerin giderleri karşılamada yetersiz kalması, kulüpleri borçlanmaya, karşılıksız anlaşmalara itmektedir. Futbolun bugün lokal bir organizasyon olmaktan çıkıp, küresel ürün pazarlayan bir konuma geçmesi, iyi kurumsal yönetişim (Good Corparate Governance) uygulamalarını zorunlu hale getirdi. Olaya futbol kulüpleri açısından bakıldığında, kurumsal yönetim kalitesinin yüksek olması; kulüplere rekabet üstünlüğü sağlamak açısından, düşük maliyetli fonları yaratabilme olanağını da beraberinde getirdi. Bu bağlamda iyi yönetilen futbol kulüpleri, rakipleriyle aralarını giderek açıyorlar. Sahip oldukları devasa bütçeler, onların lehine haksız rekabet sağlıyor.

1990’lardan sonra giderek parasallaşıp ticarileşen ve bunun sonucunda da endüstriyel bir karaktere bürünen futbol doğal olarak Türk futbolunda da yapısal dönüşümlere yol açtı. Bu, doğal olarak bazı sorunları da zaman içinde beraberinde getirdi. Bu genel sorunları ana başlıklarıyla ele alırsak; Kontrolsüz transfer/Personel harcamaları. Yetersiz kulüp tesisleri (saha ve kamp). Kulüplerin artan borçları. Stadyumlarımızın eksiklikleri (İzmir’deki stadların hali herkesin malumudur. Yeni stad için hala bir gelişme yoktur). Kurumsal yönetim yetersizliği. Sportif altyapıların eksiklikleri. Yanlış şirketleşme ve halka arzın yarattığı sorunlar. Örgütlenme sorunları (yetersiz kalan dernekler kanunu) gibi konuları tüm kulüpler için karşımıza çıkmaktadır. Aynı sorunlar KSK içinde geçerlidir.  Bu kapsamda KSK olarak sorunlarımız;

- Uzun vadeli kalıcı plan ve strateji yerine kısa vadeli günü kurtarmaya yönelik bir kulüp yönetimi,

- Denetimden uzak ve başkanlık sistemi egemen yönetim,

- Kulüp denetiminin yetersiz, kongre sürecinde ibra müessesesinin anlamlı çalışmaması.

- Sorumluluktan uzak ben merkezci, ehliyetsiz yöneticilerin karar aldığı bir yapı,

- Futbolun endüstriyel dönüşüm dinamiklerini yakalayabilecek yetenek ve kapasiteden uzak bir yönetim anlayışı.

Peki, biz Kaf Sin Kaf olarak neler yapabiliriz? Başlıklar halinde çözüm önerilerini sıralarsak; Parasal geliri çeşitlendirerek artırmak. Yıllardan bu yana özveri ile destek olan Sayın Selçuk Yaşar ve Pınar Süt’ün basketbola sponsorluğunun faydası yadsınamaz. Futbola da ciddi bir sponsor bulunması için gereken lobi faaliyetine girilmelidir. İkinci olarak, borçlanma kesinlikle kontrol altına alınmalı, mevcut borç uzun yıllara yayılmalıdır. Üç, ehliyetli-Yeterli profesyonellere yetki verilmesi. Dört; Bağımsız mali üst kurul oluşturulmalı. Beş; Şirketleşme gerçekleşmeli. Altı; Profesyonel futbol şubesinden ayrı altyapıya önem verilmelidir.

Evet 2013e girdik. Yeni yıl, yeni kararlar. Artık beklemeye tahammül yok. Herkesin elini taşın altına koyduğu yeni yüzyılımızda, yeni kararlarla, yeni yönetim sistemi ile yeni ufuklara ve başarılara yelken açmanın tam zamanı. Başka Kaf Sin Kaf yok unutmayalım…





 


Hiç yorum yok: