Bu Blogda Ara

17 Mart 2012 Cumartesi

ROMA'DAN İKİ MEYDAN

Gittiğimiz şehirlerde bir günü o şehrin içinde yaşamayı tercih ediyoruz. Roma’da da benzeri bir gün için önerilerim var. Çoğunlukla tavsiye edilen PIAZZA NAVONA. Navona meydanı.
Meydana geldiğinizde cıvıl cıvıl bir görüntü ile karşılaşırsınız. Barok mimari ile süslü binalarla çevrili. Meydan şeklini Roma yarış pistine benzer, ki meydan eskiden bir yarış pistiydi. MS 86 yılında Domitianus Stadyumu'nun yerine inşa edilen oval meydanı üç çeşme süslüyor; Fontana del Moro, Fontana di Nettuno ve ortada Fontana dei Fiumi.
Bu çeşmelerin en ünlüsü 1651'de, Bernini'nin tasarladığı ortadaki Fontana dei Fiumi'dir. Dünyanın dört büyük nehri dört devle temsil edilmiştir. Papa Innocentius tarafından yaptırılmıştır. (Bu Papa'dan AB anayasası ve Roma anlaşlmalarının imzalandığı sarayın içindeki siyah heykelinden Roma ile ilgili ilk yazımda bahsetmiştim). Suların fışkırdığı orta kısımda kayalar üzerinde serbest çalışılmıştır , kayanın dibinde at , ağaç ve aslan figurleri vardır . The danube ( 4 heykelin ilki ), the ganges river Asya kıtasını temsil eder , the nile river başı örtülü bir heykel ile tasvir edilir buna sebep olarak Nil nehrinin Avrupalılar tarafından sonradan bilinir olması gösterilir , son heykel The rio della plata bir zencidir Amerikalı zenginleri temsil eder . Çeşmenin ortasında da Papa’nın kendini yüceltmek bi nevi gösteriş yapmak için koyduğu bir imza türü oyma vardır.
Meydan da kalabalık bir Roma resimleri satanlara rastlarsınız . Ben ressamlara rastlamadım. Müzisyenler daha sanattçı. Güzel müzik yapıyorlar.
Meydanın bir tarafı restoran ve kafelerle sıralı. Fiyatları diğer meydanlara hatta aşağıda anlattığım ve çok yakınındaki Campo dei Fiori’dekilerden daha pahallı. Çok da lezzetli değil. Restoran ve kafelerin karşısındaki sırada genç azize Agnes'e adanmış Saint Agnese in Agone Kilisesi bulunuyor. Ön cephesinde azizenin heykelini görebilirsiniz. Meydanın hemen güneyi Palazzo Braschi Roma Müzesi'ne ev sahipliği yapar. Bu arada kilisede bir de düğün vardı. Damat oldukça genç gelin orta yaşın üzerindeydi.
Bu meydandan hemen ara sokaklardan yürüyerek yürüyerek Campo dei Fiori’ye geçiyoruz.
Çok daha samimi bir meydan. Adı “çiçek tarlası” anlamına geliyor. Zamanında çayırlık, çimenlikmiş. Sonradan bir kilise yapılmış ve meydana açılan sokaklarıyla tam bir pazar ve alışveriş alanına dönüşmüş. Çok güzel bir Pazar vardı. Yeşillikler, sebzeler, meyveler. Peynirler, makarnalar etler. Harikaydı.
Etrafındaki kafe ve restoranlar ucuz ve güzel.
Zamanında 15 günde bir at ve sığır pazarı kurulurmuş burada. İşte bu at pazarının kurulduğu yerde, halka açık idam cezaları da yerine getirilirmiş. Pazarın orta yerinde sürekli bir darağacı dururmuş. Asıl önemlisi Giordano Bruno’nun yakılarak öldürüldüğü yer burası. Şimdi burada, yüksek bir kaidenin üstünde kocaman bir tunç heykeli. Bruno’yu keşiş giysileri içinde, elinde bir kitapla betimleyen bir heykel
Yontunun kaidesindeki levhada şunlar yazılı: “Ateşe verildiği bu yerde, öngördüğü kuşaklardan Bruno’ya…”
Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya'nın Nola kasabasında dünyaya geldi. On altı yaşındayken Dominiken tarikatına girdi. Kopernikus sistemi ile tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. Engizisyon baskısından kurtulmak için Roma'ya ve ardından Kuzey İtalya'ya kaçtı. Dinsizlik ile suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi. Cenevre'ye geçti, Ardından yaşamına Güney Fransa, Paris ve Londra'da devam etti. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi'nde bir kürsü elde etti. Londra'da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı. Londra'dan kısa bir süreliğine yine Paris'e geçen Bruno, bu defa da Almanya'ya gitti ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü. Daha sonra Zürih'e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik'e davet edilince bu daveti kabul etti. Burada Galileo Galilei ile tanıştı. Ama Mocenigo adlı bir Aristokratla çatışınca, onun tarafından Engizisyon'a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün İşkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkûm edildi.
Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır: ”Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”. Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo dei Fiori meydanında yerine getirildi. Bruno önce diline çivi çakılarak yapılan işkence sonrasında kazığa bağlanıp diri diri yakıldı. Bu dönemde cehalet ve dini yanlış yorumlama öyle bir noktadadır ki, İncil'de "kan dökmeyiniz" yazdığı için insanlar diri diri yakılarak öldürülmektedir. Bruno’nun bedeni yakıldıktan sonra, külleri Tiber ırmağına dökülmüş. O günden bu yana, Giordano Bruno, düşündükleri, yazdıkları ve söyledikleri yüzünden cezalandırılan insanların en saygın simgelerinden biri.
Peki Giordano Bruno ne düşünüyordu da yakıldı. Belki bu düşünceleri maalesef bu gün de kimileri tarafından yakılacak düşünceler…
Bruno şöyle diyordu " Evren sonsuzdur, kaldı ki TANRI da,varsa eğer, kendini ancak böylesine bir sonsuzlukta gerçekleştirebilir. Evren bir türdendir, daha açık bir deyişle,ayni özdekten yapılmıştır.. Sonsuz evrenin içinde sonsuz dünyalar vardır. Her şeyin nedeni yaratıcı doğadır... Bu sonsuz birlikteliğin içinde sonlu varlıklar, sürekli olarak göçüp giderler.. Tek tek varlıklar yetkin değildirler, ama bütün her bakımdan yetkindir. Evrende her şey bu yetkin bütün'ü yansıtır.. Ne doğum ne de ölüm vardır.. Sürekli değişmeyle bu bütün her an yenilenmektedir. ÖTEKİ DÜNYA YOKTUR,ÇÜNKÜ EVREN HER HANGİ BİR ÖTEYE İMKAN BIRAKMAMACASINA SONSUZDUR.. İnsanın ve dolayısıyla düşüncenin (Felsefenin ) ödevi, evreni bilmek ve tanımaktır.... EVRENİ BİLMEK, TANRIYI da BİLMEK DEMEKTİR..." Felsefeyi böylesine bir coşkuyla kaplayan Bruno, geçmiş ve gelecek bütün büyük düşünürleri kişiliğinde özetlenmiş bulunuyor...

Hiç yorum yok: