Bu Blogda Ara

6 Ekim 2010 Çarşamba

Minyatür Kale İle Yaşanan Dostluk

(Karşıyaka Karşıyaka Dergisi Ağustos - Eylül 2010 27.sayısında yayınlanmıştır)

Geçenlerde arkadaşlarımla sohbet ediyorduk. Konu futboldan açıldı, laf döndü dolaştı geçmişte sokak arasında oynadığımız minyatür kale futbol maçlarımıza geldi. Önceleri sokak arasında veya mahallenin boş arsasında minyatür kale futbol oynarken, yıllar geçtikçe okul bahçelerine taşındı. Paraları birleştirip demir kale yaptırır, balıkçılardan aldığımız ağlar ile kale ağlarını yapardık. Kaleler kırılmış ya da yürümüşse (!) yeni kale yapılana kadar iki taş ile sorunu çözerdik. Ancak bu çözüm birçok tartışmaları da beraberinde getirirdi. Demir kaleniz yoksa taştan kaleleri kurmuşsanız gol ancak topun kalenin tam ortasından geçmesi germekteydi. Aksi takdirde bel üzeri yada taş üzeri gol tartışmaları mahalle kavgalarına kadar varırdı. Kaleyi oluşturan taşların arası adımlanırdı. Maç içinde küçültmeye çalışıldığı olurdu. Maçların heyecanına bağlı olarak eve girme genellikle sokak lambalarının yanması ile gerçekleşirdi. Bundan dolayı yediğimiz fırça ve cezalar geceyi sonlandırırdı.



Dediğim gibi sokaklar araba doldukça, arsalar apartman oldukça maçlar okul bahçelerine taşındı. Karşıyaka Ortaokulu gibi bahçede oynamaya izin verilen okulların bahçelerinde maçlara devam ettik.

Bu günlerde en gencimiz 40 yaşında olan bir grup arkadaşım ile minyatür kale maç keyfini sürdürüyoruz. Kışın Pazar sabahları, havaların ısınması ile hafta içi iş çıkışı bir ya da iki gün yaklaşık bir buçuk saat süren minyatür kale maçlarımızı yirmi yılı aşkın Karşıyaka Stadı basket sahasında yaşıyoruz.



Gelelim eski minyatür kale maçlarına… Bu gün PS3, bilgisayarlarda yüzlerce oyun çocukların gündeminde. Bu oyunlar içerisinde futbol maçları da var. Hayalinizdeki takımları yaratıp istediğiniz takımları karşılaştırmanız mümkün olmasına karşın bizim çocukluğumuzdaki maçlar daha heyecanlı ve hayal gücümüzü zenginleştirmekteydi. Dediğim gibi çocukluğumuzda en çok oynanan oyundur mahalle arasında yapılan futbol maçları. Kaleden başka önce bir futbol topu gerekmekteydi maç yapmak için. Topu bulmanın iki yolu vardı. Ya mahalle grubundan bir çocuğun bir topa sahip olması ya da harçlıklarımızı birleştirerek mahalle bakkalından ortak alınan bir top. Top bulunduktan sonra sıra takımları oluşturmaya kalmış olurdu. İki mahalle maç yapıyorsanız kolaydı. Ama kendi aranızda yapacaksanız genellikle iki çocuk karşılıklı birbirlerinden belirli bir mesafede dururlar ve adımlama yöntemiyle birbirlerine doğru yürürlerdi. Yürürken de her adıma bir hece gelecek şekilde

-Aldım verdim ben seni yendim
şeklindeki tekerlemeyi söylerlerdi. Adımlamada tam adım, yarım adım ya da daha sonraları Michael Jackson’nun geniş kitlelere sevdirdiği “moon walk” tarzı bir hareketle biraz geriye kaçılırdı. Bu karşılaşmanın sonunda kim diğerinin ayağına önce basarsa ilk adam alma hakkı onun olurdu. Sonra sırayla bu iki çocuk diğerlerini alarak takımlar oluşurdu.

-Fatih'i aldım
-Mustafa'yı aldım
- ……
- ……
- Oha oğlum siz çok güçlü oldunuz, bari Mustafa’yı bana ver.

diye gruptaki herkes bir takıma girene kadar devam ederdi bu adam almaca. Bu adamları alma işi genellikle top sahibi çocukla futbolu en iyi oynayan çocuk ya da yaşı diğerlerinden biraz daha büyükçe olan tarafından yapılırdı. Ancak şunu da belirtelim bu adam almacalar da illa bir kişi açıkta kalırdı ki bu genellikle iyi top oynayamayan bir çocuk olurdu. Ona da hakemlik görevi düşerdi.

Neyse maç başlamadan önce maçın süresinin ne olacağı konuşulurdu. Eğer oynayacak çocukların birisinde saat varsa bu saat hemen hakeme verilir ve dakikalı maç başlardı. Dakikalı maçlar daha çekişmeli ve heyecanlı geçerdi. Yok eğer kimsede saat yoksa ona da elbet bir çözüm bulunurdu, üç de devre altı da maç diye süre belirlenirdi. Maçta hepimiz antrenördük, eğer iki takımdan biri güçsüz olursa ufak değişiklikler de yapılırdı. Bazen güçsüz takıma “avans” verilirdi.

Bir de penaltı oldu mu nasıl atılacağı tartışılırdı. Kimi yerlerde üç korner bir penaltı olarak değerlendirilse de Karşıyaka’da genellikle korner kullanırdık. Penaltı atacak oyuncu altı adım sayar ya kaleci tek ayağını bir direğe yaslayıp koyar o tek ayağını kullanabilirdi ya da o tek ayak kalenin ortasına sabit konurdu. Bir diğer alternatif ise boş kaleye arkası dönük bir şekilde topa tersten vururdu. Artık top kaleye mi gider yoksa yön değiştirip auta mı çıkar Allah bilirdi.

Minyatür kale maçlarının bazı raconlarını hatırlayalım; “abanma” tabir edilen topa sert vurma biraz nahoş karşılanırdı, iyi futbolcular güzel gol atmalıydı, teknik vurmalıydı. “Abanan” kişi topu bahçeye, balkona, araba altına kaçırdığında “atan alır” kuralıyla topu almak zorundaydı ki sonraları bu laf “aynı hızla” ile yer değiştirdi. Faul gibi durumlarda “açılsana oğlum” derdik ve “açılma” mesafesi üç adımdı. Bu adımları uzun atan arkadaşımıza “babana dayağa böylemi gidiyorsun?” denirdi. Sokaktan “araba” geçmesi durumlarında demir kale kaldırılır, taşı ise sürücünün ortalayıp geçmesi istenirdi. Bu sırada herkes kaldığı yerde kıpırdamadan dururdu. Bu günün bilgisayar oyunlarında “pause” a denk gelen konum bu oluyor. Araba geçtikten sonra top kimdeyse yine ondan başlardı. Araba sokağın arabası ise maç yapılan yere park etmemesi konusunda rica edilirdi. Zira sokakta park etme sıkıntısı olmadığı gibi arabası olan komşumuzun sayısı da parmakla gösterilecek kadar azdı. Ha bir de bu durma sırasında kale taşını daraltanlara da rastlanırdı. Gol tartışmaları “hamam parası olsun” yada “ağlamayın oğlum” replikleri ile sürer giderdi. Kaleden kaleye gol atmak yasaktı. Top arabanın altına kaçtığında her zaman sıkışır ve el ile topa yetişilemediği zamanlarda arabanın altına yatılır, top iki ayak arasına sıkıştırma yöntemi ile çekilir. Bu yöntemde işe yaramazsa topa taş atma, sopa ile itekleme yöntemlerine başvurulur.

Bir de bu maçların unutulmaz kahramanı mahallenin bizden yaşça büyük abisinin gelmesi topu kapıp herkesi çalımlayıp gol atmasıdır. Bu sırada herkes durur ve bu “sıcak” abi kendi haline bırakırdı, çalımları bilinçli yenirdi, yeter ki abi golünü atıp gitsin, maça devam etsin. Bir diğer abi türü ise çalım atıp gitmeyen, direk bütün maç oynamak isteyenlerdi. Bu abilere “yer yok” desenizde “ya oynarım ya da maçı bozarım” tehdidi ile maça dahil olurdu. Ve maçın içine ederdi.

Maçta şaibeli bir gol olduğunda (mesela top direk yerine kullanılan taşın üstünden geçer ya da öyle gözükür, gol mü direk mi anlaşılmaz) golü yiyen takım “gol değilll”, “direk” diye bağırırlar, tartışmalar alevlenir fakat tam o sırada bir etik ruha sahip bir takım arkadaşınız “gol gol ben de gördüm” der ve o an karşı takım hep bir ağızdan “adamın diyoooo oğlum” diye bağırır. Bu durumda yapacak bir şey yoktur, içten içe ya da dıştan dışa golü kabul eden takım arkadaşına küfür edilirdi. Top birinin hayalarına geldiği anda herkes sakatlanan çocuğa “hemen işe denirdi” eve gidecek kadar zaman da olmadığı için arsada tercihan bir ağaç altında işlem gerçekleşirdi.

Peki bu maçlar nasıl biterdi…En çok rastlanan olaylar; Çoğunlukla topun sahibi çocuğun annesi tarafından eve çağırılması veya maçın oynandığı topun aniden patlamasıdır. Bir de maddi nedenler vardır. Sokakta herhangi bir camın topun çarpması nedeniyle kırılması halinde herkes toz olur ve ortada maç filan kalmazdı. Bir diğer maç sonlanması topun yandaki aksi komşunun bahçesine, balkonuna kaçmasıdır. Zili çalıp aksi komşudan topu istemek mahallenin en sempatik çocuğuna düşse de bahçeye giden top da kesilmiş olarak geri gelirdi az sonra. Bazen da maç yapan çocukların aşırı gürültüsünden bıkan öfkeli bir büyüğün çocukları kovalaması ile sonlanan maçlarda topu kurtaramamışsanız topun akıbeti kesilme ile sonlanırdı

Kısaca hatırlatmak istedim minyatür kale maçlarını. Şimdiki çocuklar maçları bilgisayar başında yapıyorlar ama bu oyundan bizim yaptığımız yukarıda anlattığım maçlarda aldığımız tadı alabiliyorlar mı çok şüpheli. Ben arkadaşlarımla bu yaşlarda hala pazarın gelmesini, yağmur – soğuk demeden (son yıllarda KSK Stadında basket sahalarının zeminin kötü bir malzeme ile kaplanmasından yapamıyoruz) devam ediyoruz. Eski dostlar olarak en azından haftada bir görüşüyoruz, sohbet edip haftanın derdi tasasını, stresini atıyoruz. Asıl önemlisi spor yapıyoruz, hem de en ucuz yolla. Şimdi bu satırları okuyanlar belki de çocukluklarına döndüler.

Özdemir Asaf'ın dediği gibi; “gözümü kapadım, açtığımda yaşlanmıştım ama o arada neler oldu, hiç hatırlamıyorum...” dememek için hayatı keyifle yaşayınız. Hiç ertelemeden. Neden derseniz? Bilirsiniz kimi zaman eski bir dostla karşılaşmanın verdiği keyfin yerini hiçbir şey tutamaz. O bırakmış olduğunuz andan başlarsınız yalansız, samimi sohbeti. Geçip giden zamana karşın sanki dün ayrılmışsınız gibi kahkahalarla devam ederken her iki taraf da neden bu kadar uzun süre ayrı kalındığını düşünüp durur. Ancak gerçek dostluklar yıllara meydan okuyabilir. Sık sık görüşülse, araya yine yıllar girse de önemli olan bir yerlerde birlikte kahkaha atılabilecek, hayatı daha çekilir kılabilecek ve aranacak birinin olduğunu bilmektir. Minyatür kale maçları da her zaman sevgi, dostluk ve samimiye içinde tertemiz geçti. Yüreğimizin daha hızlı çarpması bu duygunun yansımasıydı.





(Karşıyaka Karşıyaka Dergisi Ağustos - Eylül 2010 27.sayısında yayınlanmıştır. Cem Karagözlü)

Aşağıdaki fotoğraflar yaklaşık 25 yılı kapsayan bir süreç. Neredeyse bir nesil büyüdü, evlendi, çocukları oldu. Ama bu keyiften vaz geçmedi. Tabi resimlerde sevgili BERE'nin dediği gibi "Fotoğraflara baktığımızda değişen tek şey fotoğrafın dijital makine ile çekilmesinden kaynaklanan çözünürlük farkı......" :))

Bu arada fotoğraflarda Karşıyaka stadımızın ve çevresinin değişimi de ayrı bir nostalji..















1 yorum:

AVRAM USTA dedi ki...

Sevgili Cem hocam , eline diline sağlık...Cam da kırdım , top ta kaptırdım.Anamdan sıkı dayak ta yedim o maçlar yüzünden.Ama hala bugün girne olan , Bostanlı'da Aksoy'un arazisi üzerinde dede OSTIN'ın (neden öyle dendiğini bilmiyorum)bekçilik yaptığı , ilkokulların ilkbahar pikniklerini düzenlediği , bütün Bostanlı'nın mahalle maçlarını neredeyse aynı anda oynayabildiği arazideki anılar capcanlı duruyor ve sayende yeniden çıkarıp bakma şansı buldum.